1 ile 9 arası 9 sonuç (toplam 9) görüntüleniyor
  • Yazar
    Arama Sonuçları
  • #100033323

    Konu: GEBERE

    forumda GEBERE

    Kaptan
    Yönetici

    ben bir gebere otuyum lara nın falezlerinde
    denizden otuz metre yükseklikte…
    mavinin kokusundan meyvelerimin mayhoşluğu
    …………………………………………..sarhoşluğum
    dalgalar bastırır iç çekişlerimi içim sızlar
    bu kadar yakın ve uzak olmak akdenize
    kopsa bir fırtına kabarsa deniz
    gözlerimin içine içine dolsa okyanuslar

    açsam avuçlarımı yalvaracak kimsem yok
    tanrım Gazzeli bir kız çocuğunun kanlı parmaklarında
    ve kim bilir bombalardan korumak için
    hangi taşın altına sakladı…

    Bree yakup
    neden öldürmeye elverişli oğulların…

    tanrım kayıp
    ya sizin ki ?

    nepalli bir şairin çığlığı gelir umutlu
    benim dinim diyor
    ‘pişmanlık duymadan yaşayabilmek ve
    pişmanlık duymadan ölebilmek’

    cevapla beni tanrım
    neden içimizdeki engellenemez öldürme çılgınlığı
    keşke hep çocuksu oyunlarda kalabilseydik…

    benim dinimse koparıp köklerimi
    lara nın falezlerinden düşmek denize
    en güzel otomobili yapmak deniz boncuklarından
    ve kıyasıya yarışmak deniz atlarıyla
    sevişebilmek yunuslarla balinalarla…
    avuçlayabilmek kansız ellerimle
    yahudi bir çocuğun günahsız ellerini…

    yok illaki rodos a mı gitmeli
    ve bir rodoslu bakirenin ellerinden mi
    sunmalı sevdamı…

    bir gebere otuyum lara nın falezlerinde
    ve her gün şavkımında ayyaş bir pezevengin
    idrarıyla yıkıyorum yüzümü
    bir rus yosmasının gözyaşlarına tanıklık edip
    ağlıyorum…

    takılıyor gözlerim aşık bir martının süzülüşüne…

    ezop aralık ikibinsekiz

    #100030778

    Konu: CANIM KIZIM

    grup forumunda İclal AYDIN

    temptation
    Katılımcı

    Meğer sanaymış yolculuğum. Burgun kendime neden yasadığımı sordum; bir anlamı olmalıydı basımdan gecen onca şeyin; bir karşılığım olmalıydı hayatta.bu soruyu sorduğumda kendime yirmi üç yasındaydım. Ellerim yaslanmamıştı henüz ama soluk soluğa kalmış yorgun bir çocuktum, bildiğim her şeyden, herkesten uzaktaydım..
    Yalnızlık, yabancılık, haksızlık dünya kederleri bir olup yüklenmişlerdi bir gece kalbime. Balkona çıktım, dördüncü kattaydım.soğuk bir kıs gecesiydi. Demirleri tuttum caddeyi seyrettim ağlayarak. Göreceksin insan nasıl acır kendine böyle anlarda… Yüz yirmi dokuz numaralı otobüs geçiyordu ve bir kız köşedeki benzinciden çıkmış; elinde bira şişesi ağlıyordu, uzundu sacları.kaldırıma oturdu elindeki bira şişesini karşısındaki saat kulesine fırlattı. Saat oniki’ye on vardı ve belli ki ikimizinde canı çok yanmaktaydı…
    Annem geldi aklıma bir Pazar dönüşü elimi avucunun içinde kavrayışı ve bana doğumumu anlatısı. Yalnızmış sancıları geldiğinde; çok korkmuş ya başaramazsa diye. Balkona çıkmış insanları seyretmiş başka kadınlarda çekti bu sancıyı diyerek ve başka insanların acılarından güç alarak doğuma girmiş. Doğduğumda yaptığı ilk şey saate bakmak olmuş. Saat öğlen oniki’ye on varmış. İşte böyle demiştim kendi kendime; buraya kadarmış. Sonra çilekli pastayı, çaldığım vişneleri, limonlu dondurmayı ne çok sevdiğimi düşündüm. Saclarımı uzatacaktım, para biriktirip yollara çıkacaktım ve bir daha hiç yirmi üç yaşında olmayacaktım. Büyük kararlardan önce mutlaka bir gece beklemeli eğer sabah aynıysa her şey o zaman düşünmeli bitirmeyi bir hikayeyi.. Ertesi gün güneşli bir sabahtı; çoktan düşmüştü ruhumun ve kederimin ateşi…
    O günden sonra neler oldu bir bilsen…sana anlatacak o kadar çok şeyim var ki. Çok korkuyorum severmisin acaba beni? İyi bir anne olabilecek miyim? Koruyabilecek miyim seni? Kalbimde ve zihnimde biriktirdiklerimi eksiksiz iletebilecek miyim sana?
    Takvimler bir sonbahar çocuğu olacağını söylüyor. Annende sonbaharda doğmuş bir bebekti. Bu mevsim hüzünlüdür kızım ve çok sever güneşi.şuanda minicik tekmelerinle ben burdayım diyorsun. Gelişine az kaldı. Seni sevinçle beklerken odanı hazırlıyoruz hevesle.ama ne yazık ki odan kadar sessiz ve özenli bir ülkeye gelmiyorsun. İsterdim ki benim gördüklerime sen şahit olma ama onlar sana bile yetişti. Geleceği zamanı kendi seçen biri olarak güçlü ve bendende önde olacağını biliyorum umarım sende seversin karıncaları, kedileri ve kelebekleri. Ben babasını çok özleyen bir çocuktum dilerim sen ayrı kalmazsın seni sevinçle bekleyen babandan….
    Anneler ve babalar tanıyacaksın bizden başka. Oğluna söz verdiği bisikleti alamadığında notalarla oğlunun adını yazan bıyıklı yorgun babaları, ya da kendi giyemediği mavi yirmi üç nisan elbisesini sabaha dek uyumadan kızına diken anneleri, sonra kendinden başkasını düşünmeyenleri, kendi öfkesinde boğulanları ve yalancıları tanıyacaksın. AŞk’ı tanıyacaksın bir gün, kalbim kırılacak ve belki kıracaksın birilerini… İyi bir tamirci ol kızım, çabuk onar kırdığın kalplere ve çaresiz kalma kendi kırık kalbine. Sen şimdi kendi öykünü yazmaya geliyorsun.
    Hayat iki seçenek sunuyor: ya payına düşen kederi parlatacaksın; ya da ömrünle iyi geçinmeye bakacaksın. İkincisini tercih edersin umarım…
    Bana öğretildiği gibi kızım; öğrendiğin çiçek adlarını unutma, kelebekleri kitap arasında kurutma, kin büyütme kalbinde ve incitme kimseyi…
    Dilerim dünyaya geliş nedenini sen çabuk bulursun.yolun acık olsun….

    Annen

    İclal Aydın

    #100028308

    Konu: KÜÇÜK KIZ ÇOCUĞU

    grup forumunda Ceyhun YILMAZ

    Aysun
    Katılımcı

    Birgün sende anlayacaksın..
    Kalabalıklardan kaçıp,
    Dizlerini karnına kadar çekip ağlayacaksın!
    İşte o an özleyeceksin..
    Eski sevgilini değil,
    Pili bitmiş oyuncak ayını..
    Yanından ayırmadığın saflığını..
    Sen de birgün anlayacaksın
    Dizlerini karnına kadar çekip,
    Çocukluğuna ağlayacaksın..
    O küçük kız çocuğu değilsin artık..
    Tel sarar kızıma tel sarar diyen babana
    Benzemeyecek bazı erkeklerin gözleri
    Ve özleyeceksin kendini
    O küçük kız çocuğu değilsin artık..
    Ama birgün sende anlayacaksın
    Kenarları dantelli elbisesiyle
    Saçlarını özene bezene
    Yanlara ördüğün bez bebeğini
    Nereye koyduğunu
    Hatırlaman gerektiğini..

    Ceyhun Yılmaz

    #100024319

    Konu: MAVİ KIZ VE MASUM ÇOCUK

    grup forumunda Sema ŞENER

    sema
    Katılımcı

    -I-

    Sen; mavi bir denizin ortasında
    Yüzmesini bilmeyen ve bu denizde çırpınan
    Çırpındıkça maviyi bulandıran masum bir çocuktun…

    Ve o kız, bu rüyasında sana değil
    Maviye üzüldü masum çocuk…

    Üstelik o kız denizin tekrar maviye döneceğini,
    Ama senin öldükten sonra,
    Dönmeyeceğini bilerek
    Maviye üzüldü masum çocuk….

    Ve ben seni bu gece rüyalarıma çağırıyorum
    Bütün mavi okyanusları bulandırmak
    Ve o kızdan intikam almak için….

    -II-

    Sen dün gece o kızın rüyasında çırpınan
    Çırpındıkça maviyi bulandıran
    Ve bulanık mavide boğulan, masum bir çocuktun

    Ve ben bu gece intikam alman için
    Kendi rüyamda, fırsat vermiştim sana…

    Ama sen gelmedin, gelmedin rüyalarıma…

    Ya boğulduğunu unuttuğun, ya da maviye vurulduğun için,
    Yine gidip girdin o kızın mavi rüyalarına…

    Biliyor musun masum çocuk?
    Seni mavide boğan o kız aslında her gün
    Kendi girdabında boğuluyormuş…

    Anladın mı masum çocuk?
    Yani mavi kız da en az senin kadar masummuş

    Hadi! Sana yardım elini uzatan
    O kızın elini tut
    Tut ki; Maviyi bulanmaktan,
    Seni de boğulmaktan kurtarsın…

    Tut ki; Ben de diğer elini tuttuğum o kızı
    Kendi girdabında boğulmaktan kurtarayım….

    -III-

    Mavi kız bir rüya gördü
    Rüyasındaydı masum çocuk
    Yüreği sıkıştı
    Elleriyle öldürüyordu onu
    Boğuyordu mavisiyle
    Geri çekti birden kendini
    Hayır bu böyle olmamalıydı
    Yapabilecek bir şeyler olmalıydı
    Masum çocuğun
    Gözlerindeki dinginliğe baktı
    Onlara hayrandı zaten
    Ve o an kararını verdi mavi kız
    Tüm fırtınalarını girdaplarını
    Ve
    Mavisini de alarak yanına
    Gitti bir sonsuzluğa
    Masum çocuk daha bir masumlaştı
    Bu gidişle
    Duruldu duruldu
    Maviye vurgundu oysaki
    Mavi kızla birlikte giden
    Kendisiydi oysa
    -Masum çocuk mavi kızın içindeydi-
    Onu kurtarmak için
    Bilinmezliği tercih eden mavi kız
    Yine de kendi elleriyle
    Yok etmişti masum çocuğu
    Son kez baktı ardından mavi kızın
    Masum gözlerini kapadı
    Ve bir daha hiç açmadı…
    Yaptığını son anda farketti mavi kız
    Elleriyle yüreğini tutarak
    Hızla geri döndü geldiği yollardan
    Ama geç kalmıştı
    İçindeki masum çocuğu öldürmüştü
    Ve o an…
    Yemin etti mavi kız
    Onu bu kararı vermeye zorlayanlardan
    İntikam almaya yemin etti.
    Bu rüyadan uyanmalıydı
    İntikamını alabilmesi için
    Uyanması gerekiyordu
    Ve…mavi kız gözlerini açtı..
    Uyanmıştı…

    -IV-

    Maviydi tüm dünyası
    Hüznü sevdası nefreti hatta gözyaşı
    Hepsi maviydi
    İntikamı da maviydi artık
    Maviliğiyle katil olmuştu oysaki
    Nefret etmeye çalıştı maviden
    Beceremedi
    Bu gerçeklikteki tek varlığıydı mavi
    Bu düşünceyle
    Daha bir sıkı sarıldı mavisine
    Kendi mavisinde boğulmaya başladı
    İçine düştüğü girdap
    Daha bir büyüdü yüreğinde
    Gözlerini acıtan sonsuzluğa baktı
    Sonra masum çocuğu düşündü
    İçi yandı
    O anda tüm duyguları ayağa kalktı
    Saçları uçuştu mavi rüzgarıyla
    Gözlerinde biriken yaşlar süzüldü yanaklarından
    Dokundu bir damlasına
    Ağlamak ona göre değildi oysa
    Ellerini uzattı semaya
    Bulutlara dokundu
    İçini bir boşluk kapladı
    Gözlerini kapadı
    Masum çocuğun gözlerini gördü
    Gülümsedi ona
    Masum çocuk da ona gülümsedi
    Ellerini uzattı mavi kıza
    O anda farketti içindeki girdabın büyüklüğünü
    Masum çocuk onun için gelmişti
    Son bir gayretle uzattı elini ona
    Ona doğru uzanan başka bir eli daha farketti
    Bir dost elini..
    Düşünmeden tuttu bu eli de
    Bir kırmızlıkta buldu o anda kendini
    İçi sıcacıktı
    Mutluydu
    Ve mutluluğunu ona borçluydu
    Dostuna…

    Mavi Kız girdabından kurtuldu.
    Ama biliyor ki, yeni girdaplar gelecek ve her biri bir öncekinden daha büyük olacak. Yine de umutlu, çünkü yine biliyor ki dostu olacak hep yanında, elini uzatmaktan çekinmeyen bir dostu.

    #100023540

    afflicted_
    Katılımcı

    Memleketimden İnsan Manzaraları

    İkinci Bölüm
    I

    Atlantiğin dibinde upuzun yatıyorum, efendim,
    Atlantiğin dibinde
    dirseğime dayanmış.
    Bakıyorum yukarıya:
    bir denizaltı gemisi görüyorum,
    yukarıda, çok yukarıda, başımın üzerinde,
    yüzüyor elli metre derinde,
    balık gibi, efendim,
    zırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum.
    Orası camgöbeği aydınlık.
    Orda, efendim,
    orda yeşil, yeşil,
    orda ışıl ışıl,
    orda yıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum.
    Orda, ey demir çarıklı ruhum,
    orda tepişmeden çiftleşmeler, çığlıksız doğum,
    orda dünyamızın ilk kımıldanan eti,
    orda bir hamam tasının mahrem şehveti,
    mahrem şehveti efendim,
    gümüş kuşlu bir hamam tasının
    ve koynuna ilk girdiğim kadının kızıl saçları.
    Orda rengarenk otları, köksüz ağaçları
    kıvıl kıvıl mahlukları deniz dünyasının,
    orda hayat, tuz, iyot,
    orda başlangıcımız, Hacıbaba,
    orda başlangıcımız
    ve orda hain, çelik ve sinsi
    bir denizaltı gemisi.
    400 metroya kadar sızıyor ışık.
    Sonra alabildiğine derin
    alabildiğine derin karanlık.
    Yanlız ara sıra
    acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde
    ışık saçarak.
    Sonra onlar da yok.
    Artık dibe kadar inen
    kat kat kalın sular kati ve mutlak
    ve en dipte ben.
    Ben, upuzun yatıyorum, Hacıbaba,
    upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin
    dirseğime dayanmış,
    bakıyorum yukarlara.
    Avrupa Amerika’ dan Atlantiğin yüzünde ayrıdır
    dibinde değil.
    Gazgemileri gidiyor yukarda, çok yukarda, birbiri peşi sıra.
    Omurgalarının altını görüyorum,
    omurgalarının altını.
    Dönüyor keyifili keyifli pervaneleri.
    Dümenleri ne tuhaf suyun içinde
    İnsanın tutup tutup kıvırası geliyor.
    Köpekbalıkları geçti gemilerin altından,
    karınlarını gördüm
    ağızları da orda.
    Gemiler şaşırdılar birdenbire,
    herhalde köpekbalıklarından değil.
    Denizaltı gemisi bir torpil attı, efendim
    bir torpil.
    Gemilerin dümenlerine baktım:
    telaşlı ve korkaktılar.
    Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı,
    gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini
    karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı.
    Denizaltılar birden üç oldular, derken, altı, yedi, sekiz.
    Gazgemileri düşmana ateş açarak
    insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak
    batmaya başladılar.
    Mazot, gaz, benzin,
    tutuştu yüzü denizin.
    Bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan,
    yağlı ve yapışkan
    bir alev deryası efendim.
    Kıpkızıl, gömgök, kapkara,
    arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara.
    Ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak.
    Köpürüp, dağılıp parçalanmalar.
    Yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak.
    Gece uykuda gezenler gibi bir hali var:
    lunatik.
    Geçti kargaşalığı,
    girdi deniz dünyasının cennetine.
    Fakat durmadan iniyor.
    Kayboldu ıslak karanlıkta.
    Artık baskıya dayanamaz, parçalanır.
    ve direği, efendim, bacası yahut
    nerdeyse yanıma düşer.
    Yukarda insanla dolu denizin içi.
    Bir tortu gibi dibe çöküyorlar
    tortu gibi çöküyorlar, Hacıbaba.
    Baş aşağı, baş yukarı,
    uzanıp kısalıyor, bir şeyler aranıyor kolları bacakları.
    Ve hiçbir yere, hiçbir şeye tutunamadan
    onlarda iniyorlar dibe doğru.
    Birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma.
    Parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası
    ve Münihli Hans Müller dışarı çıkıverdi.
    39 ilkbaharında denizaltıcı olmadan önce
    Münihli Hans Müller
    Hitler hücum kıtası altıncı tabur
    birinci bölük
    dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi.
    Münihli Hans Müller
    üç şey severdi:
    1-Altın köpüklü arpa suyu
    2-Şarkı Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna.
    3-Kırmızı lahana.
    Münihli Hans Müller için
    vazife üçtü:
    1-Çakan bir şimşek
    gibi mafevke selam vermek.
    2-Yemin etmek tabancanın üzerine.
    3-Günde asgari üç çıfıt çevirip
    sövmek sinsilelerine.
    Münihli Hans Müller’in
    kafasında, yüreğinde, dilinde üç korku vardı:
    1-Der Führer.
    2-Der Führer.
    3.Der Führer.
    Münihli Hans Müller
    sevgisi, vazifesi ve korkusuyla
    39 ilkbaharına kadar
    bahtiyar
    yaşıyordu.
    Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli
    Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli
    Anna’nın
    tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine
    şaşıyordu.
    Diyordu ki ona:
    -Bir düşün Anna,
    yepyeni bir manevra kayışı takacağım,
    pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben.
    Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin,
    balmumundan çiçekler takacaksın başına.
    Tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz.
    Ve mutlak
    hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak.
    Bir düşün Anna,
    tereyağı, yumurta yiyeceğiz diye
    top, tüfek yapmazsak eğer
    yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder?

    Münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler
    çünkü doğamadılar,
    çünkü henüz, efendim, Anna’yla zifaf vaki olmadan önce
    bizzat harbe girdi Hans Müller.
    Ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında
    dibinde Atlantiğin
    benim karşımda durmaktadır.
    Seyrek sarı saçları ıslak,
    kırmızı sivri burnunda esef,
    ve ince dudaklarının kıyılarında keder.
    Yanı başımda durduğu halde
    yüzüme çok uzaklardan bakıyor,
    İnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler.
    Ben biliyoum ki, o bir daha görmeyecek Anna’yı,
    ve artık bir daha arpa suyu içip
    yiyemeyecek kırmızı lahanayı.
    Ben bütün bunları biliyorum, efendim,
    ama o bütün bunları bilmiyor.
    Gözü bir parça yaşlı,
    silmiyor.
    Cebinde parası var,
    çoğalıp eksilmiyor.
    Ve işin tuhafı
    artık ne kimseyi öldürebilir
    ne de kendisi ölebilir bir daha.
    Şimdi şişecek birazdan,
    yükselecek yukarıya,
    sular sallayacak onu
    ve balıklar yiyecek sivri burnunu.

    Ben
    Hans Müller’e bakıp, Hacıbaba, bunları düşünürken
    yanımızda peyda oluverdi
    Liverpul Limanından Harri Tomson.
    Gazgemilerinden birinde serdümendi.
    Kaşları ve kirpikleri yanmıştı.
    Gözleri sımsıkı kapalıydı.
    Şişman ve matruştu.
    Bir karısı vardı Tomson’un:
    tavan süpürgesi gibi bir kadın,
    tavan süpürgesi gibi, efendim, zayıf, uzun, titiz, temiz
    ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz.
    Bir oğlu vardı Tomson’un:
    altı yaşında bir oğlan, Hacıbaba,
    tombul mu tombul, pembe beyaz, sarı papa mı sarı papa.
    Tuttum Tomson’un elinden.
    Açmadı gözlerini.
    “-Vefat ettiniz” dedim.
    “-Evet ” dedi, “İngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için:
    Canım isterse, harp içinde bile Çörçil’e sövmek hürriyeti
    ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna.
    Fakat değişecek hürriyette bu son bahis,
    harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz.
    Planı hazırlıyor Lordlarımızdan biri.
    Adalet: ihtilalsiz.
    Ben İngiliz İmparatorluğu’nu dağıtmaya gelmedim, dedi Çörçil.
    Ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim:
    buna Kenterburi başpiskoposu
    bizim tredünyonun reisi
    ve karım razı değil.
    Ay bek yur pardın.
    İşte bu kadar,
    nokta, son.”
    Sustu Tomson.
    Ve ağzını açmadı bir daha.
    İngilizler fazla konuşmayı sevmezler,
    hele hümoru seven ölü İngilizler.

    Tomson’ la Müller’i yanyana yatırdım.
    Şiştiler yan yana,
    yan yana yükseldiler yukarı doğru.
    Balıklar Tomson’u afiyetle yediler,
    fakat dokunmadılar ötekisine,
    Hans’ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan.
    Hayvan deyip geçme, Hacıbaba,
    sen de hayvansın ama
    akıllı bir hayvan…

    #100022534

    Konu: KÜÇÜK KIZIM SU’YA

    grup forumunda Can YÜCEL

    afflicted_
    Katılımcı

    Bir derin uykudaydım ölümün içinden
    Açtım ki gözlerimi
    Bir suyun gölgesi gibi
    Kendisi adeta bir suyun
    Ayakucunda sen oturuyorsun

    Şiir getirenlerin çok olsun çocuğum!

    #100021953

    Konu: D E L İ L E R

    grup forumunda Ümit Yaşar OĞUZCAN

    cicceekk
    Görevli

    Birinci deli kara sevdalı
    Elinde kağıt kalem
    İri memeli, geniş kalçalı
    Kadın resimleri yapıyor
    Burumuş bir mektup avuçlarında
    Hem ağlıyor, hem öpüyor

    İkinci deli Tanrıya küskün
    Çıkmış dinden, imandan
    Küfrediyor bütün gün
    Kocaman kocaman elleri var
    Bir tutuşta parçalayacak gökyüzünü
    Bıraksa gardiyanlar

    Üçüncü deli zavallının biri
    Bakışları bomboş
    Cam gibi mavi gözleri
    Bir yangında dört yıl önce
    İki çocuğu yanmış cayır cayır
    Çıldırmış, karısı da ölünce

    Dördüncü deli bir eski zengin
    Düşmüş, namerde muhtaç olmuş
    Bir dilim ekmek için
    Hala rüyasını görür geçen zamanların
    Sekiz silindirli otomobillerin
    Dağ gibi apartmanların

    Beşinci deli aklı başında
    Besbelli hayli dirsek çürütmüş
    Büyük ümitler peşinde
    Deli demeğe bin şahit ister
    Beğenmemiş gidişini dünyanın
    Deli demişler.

    #100021828

    Konu: ŞAFAK TÜRKÜSÜ

    grup forumunda Nevzat ÇELİK

    likevoyager
    Katılımcı

    1

    Beni burada arama anne
    Kapıda adımı sorma
    Saçlarına yıldız düşmüş
    Koparma anne
    Ağlama

    Kaç zamandır yüzüm tıraşlı
    Gözlerim şafak bekledim
    Uzarken ellerim
    Kulağım kirişte
    Ölümü özledim anne
    Yaşamak isterken delice

    2

    Bugün görüş günü
    Günlerden salı
    Islak
    Sarı bir yağmur
    Ülkemin neresine bakarsa ay
    Orada yitik bir anne ağlıyor
    Sen aralıyorsun yağmuru
    Acıdan sırılsıklam alnına siper edip elini
    Sonra bir umut koşuyorsun
    Yüreğin avcunda
    ısırırken
    çırpıntı gözlerini
    (ah verebilseydim keşke
    yüreği avcunda koşan
    her bir anneye
    tepeden tırnağa oğula
    ve kıza kesmiş
    bir ülkeyi armağan
    koşma anne
    birdenbire batacak olan
    düş denizinde yarattığın umut sandalıdır
    oysa benim için gece
    ışık hızıyla koşan
    kısa ve soğuk bir zamandır
    bu yüzden boğuk seslerle geldiler bir şafak
    uykusuz
    yorgun
    ve korkak

    3

    sanırım baytardı
    yüreğimin depreminde rihter ölçeği çatlarken
    ölebilir raporu veren beyaz önlüklü doktor
    boşver hipokrat amca
    üzülme ne olur
    sen de anne
    sen de üzülme
    hücremin dört bir köşesinde el ayak izlerimi
    ciğerlerimde yırtılan bir çığlıkla hazır beklediğim
    ve korkunç bir sabırla birbirine eklediğim
    korkak kahraman gecelerimi
    düşlerimle sınırsız
    diretmişliğimle genç
    şaşkınlığımla çocuk devrederken sıradakine
    usulca açılıverdi
    yanağımda tomurcuk

    pir sultan’ı düşün anne
    şeyh bedrettin’i
    börklüce’yi
    torlak kemal’i düşün anne
    hala kanaması nedendir faşizmin göğsünde
    utangaçlığı bile vuramadan yanaklarına yasının
    onsekizinde ölümüne pervasız yürüyen
    ince bilekli çıplak ayaklı tanya’nın
    deniz’i düşün anne
    her mayıs şafağında uzun
    uzun döverken darağaçlarını
    ve o şafaktan doğma
    onbir yaşını çiğneyip yürüyen çocukları
    insanları düşün anne
    düşün ki yüreğin sallansın
    düşün ki o an
    güneşli güzel günlere inanan
    mutlu bir yusufçuk havalansın

    4

    sıcak omuzlar değerken omzuma
    buz üstünde yürüdüm yıllar boyu
    bayraklar ve türkülerle
    kopunca memelerinden o mükemmel yaşama

    kurşunlar sıktılar alnıma
    açık alanlarda ağır
    kartalların konup kalktığı
    yalçın kayalardan biriydim
    ölüp dirildim yeniden
    güneşli güneşsiz akşamlarda

    mutlu yarınlar adına
    özgürlük adına ekmek adına
    üstüne vardım kuyruğu kanlı itlerin
    dirilip dönmesin diye hiroşimalar
    tahtadan atların boynuna çıplak
    ölümlerle yatmasın diye çocuklar
    aç gözlerle bakmasın diye çocuklar
    kardeşlik adına
    havadaki kuş denizdeki balık adına
    yürüdüm yıllar boyu

    dönüp bakmadım arkama
    ıraktı gözlerim çok ırak
    izim kalır mı bilmem yürüdüğüm yolda
    kalsa da silinir gider
    yalnızca bir ağıt gibi çakılır
    ardımca gelenlere gözlerimi yaktığım yer

    5

    tören adımlarıyla ölmek
    ne garip şey anne
    kanlı karanlık bir oyunda baş oyuncuyum
    bütün gözler üstümde

    sürüyor gecenin karnında şafağa bakan oyun
    masa üstünde üşüyen bir sigara
    yanında küçücük bir cam bardak
    içinde rengi bu gecenin
    cılız titrek bir kibrit
    kağıt kalem
    sandalye
    geride flu
    yağlı
    büküm büküm bir ip
    ve çingene kuralına uygun
    değişmez dekoru mudur
    idam mahkumunun

    6

    kırılacak cammışım gibi davranıyorlar
    yüzlerinde zoraki çatılmış bir hüzün
    oysa birazdan boynumu kıracaklar
    pul pul dökülecek yaz sıvası eylül’ün

    ben ölümü asıl az ötede titreyen
    çingenenin kara killi ellerinde gördüm
    anladım ki küllenen sigaradır
    soğuyan bir bardak çaydır benim ömrüm

    yani benim güzel annem
    alacaşafağında ülkemin
    yıldız uçurmak varken
    oturup yıldızlar içinde
    kendi buruk kanımı içtim

    7

    ne garip duygu şu ölmek
    öptüğüm kızlar geliyor aklıma
    bir açıklaması vardır elbet
    giderken darağacına

    8

    geride
    masa üstünde boynu bükük kaldı kağıt kalem
    bağışla beni güzel annem
    oğul tadında bir mektup yazamadım diye kızma bana
    elleri değsin istemedim
    gözleri değsin istemedim
    ağlayıp koklayacaktın
    belki bir ömür taşıyacaktın koynunda

    usul adımlarla yürüdüm ömrümü
    karşımda kurum kurum-laşan darağacı
    (tarlakuşu korkmaz ki korkuluktan
    ökse de olsa dört bir yanı)
    birdenbire acıdı boynum
    gelecekler var birbiri ardınca genç
    yakışıklı

    ne olur işçi kadınım
    az yumuşak dik
    şu kefenin yakasını

    9

    yaşamak ağrısı asıldı boynuma
    oysa türkü tadında yaşamak isterdim
    çiçekleri kokmak ırmakları akmak
    yaz boyu çobanaldatanlara aldanmak
    su başlarında aylak sektirmek kavalımı
    sonra bir çocuğun afacan bacaklarında
    anavarza kayalıklarına tırmanmak isterdim
    o güzel günleri görenler arasında
    bir soluk ben de yaşamak isterdim
    bir de luvr müzesinde seyretmek gizliden
    öperken siya-u jakond’u tebessümünden
    işte o an saçlarından yakalamak dolunayı
    bir de yirmibeş kilometreden görebilmek
    nazım’ın gözleriyle pırıl pırıl moskova’yı

    ölmek ne garip şey anne
    bayram kartlarının tutsaklığından aşırıp bayramı
    sedef kakmalı bir kutu içinde
    vermek isterdim çocukların ellerine
    sonra
    sonra benim güzel annem
    damdan düşer gibi
    vurulmak isterdim bir kıza

    10

    künyemi okudular
    suçumuz malum

    gecenin kıyısında durmuşum
    kefenin cebi yok
    koynuma yıldız doldurmuşum
    koşun çocuklar çocuklar koşun
    sabah üstüme
    üstüme geliyor
    yanlış mı duydum yoksa
    erkenci bir horoz mu ötüyor
    keskin bir acı bilenmiş
    gitgide yaklaşıyor sonum

    iri sözlerim yoktu söyleyecek
    usulca baktım yüzlerine
    bin yıllık iskeletleri çatırdayarak
    göçtü ayaklarının dibine

    korkutamadılar beni anne
    avlunun ortasında çatık bir kaş gibi duran
    darağacı
    bir zaman rüzgarda
    saçını tarayan telli kavak değil mi
    boynumdaki kemendi bir öğle sonu bükerken o kız
    sarı sıcak sevdasını düşünmedi mi
    söyle anne
    o çingene
    bir çiçek bahçesi kadar sıcak sokağımızdan
    bağıra çağıra geçen bohçacı kadını
    sevmedi mi çılgınca

    11

    kurulmuş tuzaklar yok artık yolumda
    işkenceler zindanlar hücreler
    savunmak yok mutlu tok bir yaşamı
    açlık grevlerinde beynimi bir sıçan gibi kemiren
    mideme karşı
    kısacası
    bir çiçeği düşünürken ürpermek yok
    gülmek umut etmek özlemek
    ya da mektup beklemek
    gözleri yatırıp ıraklara

    ölmek ne garip şey anne
    artık duvarları kanatırcasına tırnağımla
    şaşkın umutlu şiirler yazamayacağım
    mutlak bir inançla gözlerimi tavana çakamayacağım
    baba olamayacağım örneğin
    toprak olmak ne garip şey anne
    ceplerimde el yerine balyoz taşırken
    korkunç bir merakla beklerken kurtuluş haberlerini
    ve yüreğimin ırmakları taştı
    taşacakken
    ölmek ne garip şey anne

    uçurumlar ki sende büyür
    dağdır ki sende göçer
    ben yaprak derim çiçek derim
    çam diplerinde açmış kanatlarını kozalak derim
    gül yanaklı çocuğa benzer
    yine de
    oğlunu yitirmek kimbilir
    ne garip şey anne

    12

    beni burada arama anne
    kapıda adımı sorma
    saçlarına yıldız düşmüş
    koparma anne
    ağlama
    kırıldıysa düş evinin kapısı
    bütün kırık kapıların çağrılışıyım
    kızların yanaklarında çukurlaşan
    biten başlayan aşkların ortasındayım
    her kavgada ölen benim
    bayrak tutan çarpışan
    her kadın toprağı tırnaklayarak doğurur beni
    özlem benim kavga benim aşk benim
    bekle beni anne
    bir sabah çıkagelirim

    bir sabah anne bir sabah
    acını süpürmek için açtığında kapını
    umarım kurtuluş haberleriyle dönmüş olur
    çam ve kekik kokuları içinde acı yüzlü çocuklar
    o zaman nasıl indirilmişlerse şen şakrak
    öylece kalkar uykudan şalterler
    dişleyip tükürmeden sigaralarını
    türkü tadında giyinirken işçiler

    bir sabah anne bir sabah
    acını süpürmek için açtığında kapını
    adı başka sesi başka nice yaşıtım
    koynunda çiçekler
    çiçekler içinde bir ülke getirirler
    başlarını koymak için yorgun dizine
    sen hazır tut dizini anne
    o mükemmel güne

    Ağustos-Ekim 1983

    #100023744

    Konu: GÜZELLEME

    grup forumunda Cemal SÜREYA

    saniye
    Katılımcı

    Güzelleme

    Bak bunlar ellerin senin bunlar ayakların
    Bunlar o kadar güzel ki artık o kadar olur
    Bunlar da saçların işte akşamdan çözülü
    Bak bu sensin çocuğum enine boyuna
    Bu da yatak olduğuna göre altımızdaki
    Bak bende yalan yok vallahi billahi
    Sen o kadar güzelsin ki artık o kadar olur

    İşe bak sen gözlerin de burda
    Gözlerinin ucu da burda yaşamaya alışık
    İyi ki burda yoksa ben ne yapardım
    Bak çocuğum kolların işte çıplak işte
    Bak gizlisi saklısı kalmadı günümüzün
    Gözlerin sabahın sekizinde bana açık
    Ne günah işlediysek yarı yarıya

    Sen asıl bunlara bak bunlar dudakların
    Bunların konuşması olur öpülmesi olur
    Seni usulca öpmüştüm ilk öptüğümde
    Vapurdaydık vapur kıyıya gidiyordu
    Üç kulaç öteden İstanbul gidiyordu
    Uzanmış seni usulca öpmüştüm
    Hemen yanımızdan balıklar gidiyordu.

1 ile 9 arası 9 sonuç (toplam 9) görüntüleniyor