1 ile 15 arası 15 sonuç (toplam 17) görüntüleniyor
  • Yazar
    Arama Sonuçları
  • #100034705

    Aysun
    Katılımcı

    bitsek neye yarar
    toprağa karılsan teninden silemezsin vebalimi

    * * *

    aşk acısı nasıl geçer anne
    nasıl kabuk bağlar ruhumda açılan yara
    her gün artan yaşlarım nasıl kurur
    bildiğim şarkıları nasıl unuturum
    gezdiğimiz sokaklardan ayak izlerimizi nasıl silerim
    kıyısına çekilmiş bir şehri nasıl yaşarım uzağında
    bir vapur güvertesinde nasıl vururum martıları
    dalgaları nasıl kanatırım
    kızkulesi?ni hangi gücümle sökerim yerinden
    bu kadar ağır acıyı nasıl çekerim

    dilimde dudak kesiği bir özlem
    gözlerimde tuzbuz bir adam
    teni bulut, gözleri orman
    dokunsam dört yanı yalan
    iki nefes aşk çeksem neye yarar
    bir ihanet daha koklasam?

    ismini bekleyen mezar taşı gibi soğuk
    koca bir yalnızlık
    koca bir ölüm
    bin pişmanlık soyunsan
    ?neye yarar

    bir şehri gözlerime sığdırıp da
    göğüme sığdıramadığım sevgili?

    iki kış bir aşk etti kırk yıllık ömrümde
    içimdeki yangın mı
    tenimdeki ayaz mı ayrılık

    aşk bir kez daha canımı acıttı
    bir kez daha aynı adam!
    seni dinlemedim anne
    kalan hiç?lermiş aşk dedikleri

    Arzu Altınçiçek
    Gizdökümü/Aralık-2010

    #100034200

    N.GOKHANSONSEL
    Katılımcı

    Semtimizde şekerci , bir deli Rıza vardı ,
    Kimsesizdi sersefil , sokaklarda yatardı .
    Soğuklardan mosmor olmuş, limon gibi sapsarı ,
    Yardım kabul etmezdi , nane şeker satardı.

    Karga burun lakaplı , Fevzi ağabeyimiz ,
    Pilot Necati- katil Kerim , Gürsel beyimiz .
    Zargana Kemal- tosun Bekir , Oflu Bahtiyar ,
    Namusların bekçisi , ünlü kabadayılar .

    Fil damı denilen yer , sebze bahçemiz ,
    Etrafında küçük evler , hepsi tertemiz.
    Güllerden görünmezken ,çift kat evimiz ,
    Bir huzur sokağıydı , bizim mahallemiz.

    Nerede bisikletçi Salih , gazeteci Cemal?im
    Maça kızı Zekiye , aziz dostum dev Halim.
    Benim bütün dostlarım, sizleri çok özledim ,
    Sizleri her anışta , nemleniyor gözlerim.

    Bakırköy ?Osmaniye , ta…içime yer etmiş,
    Benim gibi eskiler , hep orayı terk etmiş.
    İstanbul?a gittikçe , onları arıyorum,
    Ölen tüm dostlarımı , rahmetle anıyorum.

    N.Gökhan SONSEL

    #100032491

    Konu: ASKER OCAGI

    forumda ASKER OCAGI

    Kaptan
    Yönetici

    ASKER OCAGI
    Yasi yirmiüc oldu kani kayniyor

    Yüregi vatan aski icin atiyor

    Bu görev herkes icin onuda biliyor

    En büyük asker benim askerim diyor.

    Anasi babasi al bayrakla ugurladilar

    Adina türküler yazdilar

    Götüren bütün arabalar korna caldilar

    En büyük asker bizim asker diye bagirdalar:

    Kiskaniyorum senin vatan askini

    Nice analar ogullarinin yokluguna alismadilarmi

    Seni ne kadar cok sevsemde sen onu seveceksin

    O topraklar icin yine sen ugruna öleceksin.

    Git hadi benim gönlümde seninle gidecek

    Her gecenin ardindan günes yine dogacak

    Hasretim özlemim göerevin bittiginde bitecek

    Canim askerim bu askin seni hep bekleyecek.

    (Bu siirimizde xask olsun icin askere giden aski icin yazilmistir armaganimiz olsun.)

    #100031300

    Konu: DUYDUN MU

    grup forumunda Mehmet BÜYÜKSARI

    Mehmet BÜYÜKSARI
    Katılımcı

    Duydun mu?

    Aziz dostum sen bu ilden gideli,

    Sekiz mevsim geldi geçti duydun mu,

    Yine kar koymadı baharın yeli,

    Şeftaliler çiçek açtı duydun mu,

    Memiklerin Iraz için kel Durdu,

    Sinanoğlu Muharremi öldürdü,

    Keş Ahmet bayramda namaz kıldırdı,

    Kerim ağa köyden göçtü duydun mu.

    İşte bunlar köyümüzün kahırı,

    Kahve yaptık kırk senelik ahırı,

    Erkek Fatma dişi çürük Mahiri,

    Güpegündüz aldı kaçtı duydun mu.

    Daha bunlar bildiğimin yarısı,

    Gelecek mektuba kalsın gerisi,

    Bu yıl Mehmetcanın gönül arısı,

    Çiçekten çiçeğe uçtu duydun mu.

    Mehmet Büyüksarı

    #100031016

    temptation
    Katılımcı

    Ayrı duran kalpleri bağladık dost bağıyla,
    Sevda yeline saldık,bir örümcek ağıyla.
    Mavi sümbül, menekşe, isterim benim olsun.
    Izdırap gülleri mi? Bırak dalında solsun.

    Anlatılmaz bir duygu selindeyim bu akşam.
    Seni görür gibiyim hangi tarafa baksam.
    Tatlı rüya, ey hayal, aslın nerde? O gelsin.
    Sen ne derde bir çare, ne vakitsiz ecelsin.

    Sen aklıma geldikçe; derin bir of çekerim.
    İçimi sızı kaplar, yaralanır yüreğim.
    Sevdamı bindirip martı kanatlarına,
    Ümidimi bağlarım mahşer atlılarına.

    Sinemdeki küllü kor, şimdi artık volkandır.
    Yanağımdan süzülen gözyaş değil al kandır.
    Ruhumdaki hicrana kim verir bu hiddeti,
    Esrarlı ney sesinde belki durur şiddeti.

    Lüle lüle saçların koşuşurken sehere,
    Işık ol gel güzelim, çıkmadan son sefere.
    Yedi renkte buluşup bir demet nur olalım,
    İsrafil”in nefesi, çaldığı sur olalım.

    Akşamın duyguları gömülürken şafağa,
    Dökülüyor insanlar evlerinden sokağa.
    Izdırap içinde gün, yükselirken ufuktan,
    Her yer çok sıcak ama, sevdam üşür soğuktan.

    Sevdaları sararım şafağın tüllerine,
    Hergün lanet okurum, gurubun güllerine.
    Ne şafağın sevabı, ne gurubun günahı
    Yoktur, bilirim amma, bunlar gönlümün ahı.

    İlhan Büyükyörük

    #100029073

    Konu: SEVGİLİYE GÖZDAĞI

    grup forumunda Vefa KARANFİL

    likevoyager
    Katılımcı

    Hasretin içimde bir kor,
    O yanmaları gel sen bana sor.
    Arkadaşım aradı gitmem gerek deme,
    Yaparım sana hayatı dar koridor.

    Asarım,doğrarım,keserim,
    Ben adamın ciğerini sökerim.
    Sapağa sapma yolundan git,
    Bak o zaman gönlünü nasıl eylerim.

    Sevdim seni canı gönülden,
    Gidersen eğer, ölümlerden ölüm beğen.
    Bu kadar gözdağı yeter sana,
    Haydi bakalım git artık gidebilirsen…

    #100028837

    Konu: BİLME

    grup forumunda Nurdan ÜNSAL

    likevoyager
    Katılımcı

    Sıyrılıp çırılçıplak herşeyimden
    Okşarken ürperiyorum,
    Ürküyorum ellerinden.
    Sarılıp bağrına basarken
    Kırıyorsun korkuyorum
    Gitme n’olursun yalvarıyorum!

    Karnımda yediveren güllerim
    Kırılır, kırılır ellerim
    Daralır, daralır yüreğim, gitme!
    Hep aynı, yine, yeniden
    Kanarım, dolarım, boşalırım, eririm
    Bir fiske yeter, vurma paramparçayım!
    Arsız bir böcek gibi
    İnadımdan ayakta
    İnatla güzel
    İnadımdan bal akar hala dudakta, gitme!

    Hüzünlerim erir, kurur gözyaşlarım
    Kokuları köpük köpük denizlerim
    Sıcacık parlak güneşlerim
    Sabahlarım ne güzel, gitme!
    Gelsin iblislerin en hayasızı gece,
    Hadi hazırım herşeye
    Oyun, oyun, oyun
    Körebeyim ben
    Çıldırtan sen, kışkırtan sen,
    Kudurtan sen, saklanan sen…
    Görüyorum, biliyorum
    Orda bir yerdesin
    Çıplak, çırılçıplak
    Gerçek!

    Yarısı sen, yarısı ben
    Yarısı kanat, yarısı yürek
    Dışı kabuk, içi parlak
    Akar irin akar,
    Bağırır ses cırlak!
    Tanrım!
    Tanırım!
    Erkek!

    Aynam sana bakar
    Saçım sana taranır
    Gözüm sana kayar
    Etim ister canım çeker.
    İnce belli bardak
    Gerdan kıran kaltak
    Kaypak şeytan ben miyim, bak?

    Tüllerin ardında sen ve ben
    Buğulu sisli aynıyız.
    Üşürüz sabahları ayazda
    Yanarız ateşlerde
    Kanarız kırmızı
    Güler, oynar, söveriz
    Ağlarız acılarda
    Görmek istiyorum aç içini, gitme!

    Yaraların?
    Hep bildik yaralar
    Gül basarım, öperim
    Ya ötesi?
    Ötesinde ne var?
    Gitme, konuş yalvarırım!
    Bu öfke, korkun neden?
    Ölüm?
    Birlikte ölelim hadi!
    Ya da tutma uçsun kelebekler!
    Gel yere inelim beraber
    Kaf dağının ardındaki güzele
    Mağaradaki cine, hadi!
    Aç bakmak istiyorum içine, gitme!

    Mis kokum hanımellerim yetmez mi?
    Dayanırım, hala kanar yürek
    Kuşlarım göçtü, hala kıpırdar içim
    Denizlerim bitti
    Boşa çekerim, gitmez kürek!
    Gitme yoruldum!

    Gitme dur!
    Neydi bana diyeceğin
    Neydi, neydi?
    Haykır hadi, söyle!
    Kuşlar, karıncalar bile sırdaş
    Saklanma, kaçma, yaklaş
    Hep esrarlı, kaypak
    Bu kadar içimdeyken
    Bu kadar uzak!
    Yanıyorum ateşlerde
    Yalınayak
    Gitme, kavruldum!
    Yüreğim yüreğinde atar,
    Kanım kanına ateş salar,
    Yarılır çatlarım damar damar
    Yine uzak, yine uzak!

    Boşa koştun, yorulmadın mı?
    Bağlasam durmaz dalaşın
    Hırsından zincirleri kırarak,
    Avlanacak av kalmadı, bırak!
    İstemem, okşa saçımı
    Dizimde uyu, kokla koynumu
    İstemem gitme, bırak oyunu
    Gitme yoruldum!
    Gitme yoruldun!

    Hep tetikte yürek, gitme
    Tüm yollar bildik
    Sular hep aynı
    Heryerde aynı güneş
    Aynı soğuk, aynı sıcak, gitme.
    Kurudu toprağım
    Çatladı dudaklarım
    Susadım…
    Avutmuyor rüzgarın sesi
    Aksa da boş çağlayanlar, çeşmeler
    Kırıldı testim…
    Yitirdim seni, biliyorum
    Anladım…
    Aynı güneş değil doğan
    Aynı soğuk değil üşüdüğümüz
    Aynı yağmur değil yağan
    Aynı yolcu değiliz giden
    Anladım…

    Senin gözlerinden baktım içine
    Oradasın hep gitsen de
    Burada değilsin gelsen de
    Gördüm…
    Sorma gördüklerimi
    Bildiklerimi sorma
    Duyma dayanamam, işitme.
    Sen öyle kal.
    Git.
    Bilme…

    19.03.2005 Ankara

    #100028609

    Konu: OY BENIM…

    grup forumunda Yılmaz ERDOĞAN

    Aysun
    Katılımcı

    Ceyhan depremi ve Kerim Tekin için

    yakayıp geçti tramvay
    atmosfer yakıverdi sızılayıp
    yıldızların en haylazını

    hey gidi başıbozuk
    ayarsız gemi
    azıya aldım tayfalarımı
    salınmaktayım
    filikasız filan
    önce fareleri kurtarıyorum
    bu titanik akşamından

    geçerdi her saat başı
    cürmünden büyük amatör bir gökkuşağı
    tedirgin renkler taşırdı
    tedavisi yarım kalmış ikindilere

    oy benim
    gamzeli kuşbakışlı evrenim
    ummanda ıslak
    kaderde alt yazılı dünyalım
    önce çocukları
    ve
    muayyen kadınları kurtarıyorum
    bu galaksi mesaisinden

    kırık faylarda yolalan
    bir depremdir
    trenimin güzergahı
    açılır saçbağı gibi kundaklara düşerim

    göçük altında enfes bir nefestir
    bazen benden bile sakladığım
    vay benim güzağacım
    köklerinden kurtulmuş
    erozyon bir hayatın özüdür
    humuslu bir kayıbı anlamak
    ya da mümkün müdür
    bu rastlantısal karmaşada
    ölümün sıradanlığına şaşmadan yaşamak?
    belki de o balkonları
    ondört yaşında çocuklar atlasın diye yapıyoruz

    ey benim
    zavallı yüsekliğim
    bütün serüven küçücük bir an’dı
    allah hep kerimdi
    ve tekin değildi doğumlar
    genç bir gidiş için
    erken çıkılmalıydı yola
    vuslata varılmalıydı hava kararmadan
    kimsenin gelmediği buluşmalara
    aceleyle
    polaroid hızıyla gidiyorduk
    oysa koşmanın da bir hukuku vardı durulmanın da…

    oy benim
    yaz ölümlerim
    gencecik bir hazirana gömülen…

    #100026465

    likevoyager
    Katılımcı

    Ben geldim anne…
    Rahatsız olmanı istemem ama,
    Bir kere kalksan da,
    Sarılsam doya doya…
    Sonra,rahatsan tekrar yat anne…
    Ben geldim anne…
    Bak,o en sevdiğin sümbüllerden aldım sana,
    Hep sen mi alacaktın eve,
    Bu kez de ben sana getirdim işte…
    Duyuyor musun kokusunu,
    Sen…Sen çok severdin anne…
    Anne…bu sümbüller senin kadar güzel kokmuyor be anne…
    Kokunu özledim be anne…Kokunu özledim…
    Dün gece giriverdin rüyalarıma,
    Hani o pembe oyalı beyaz tülbentinle,
    Bana gülümsüyordun yatağımın yanıbaşında,
    ‘Geldin mi anne? ‘ diye uyandım düşümden,
    Yoktun anne…
    Üzerim açılmış,üşümüştüm belki de,
    Hani sen olsaydın usulca örtüp çıkardın odadan,
    Her gece,her gece usanmadan…
    Bense bir kere örtemedim üstünü anne,
    Üşüyerek uyanırdın yanımda,”uyurken insanın üstüne kar yağarmış” derdin,
    Sonradan gelirdi aklıma,ses etmezdin…
    Bense senin üstüne toprak örtüp gittim işte anne! ! !
    Anne…Ne kadar vefalı bir evlatmışım gösterdim mi işte? ? ?
    Üstümü örten olmayınca hasta oluyorum anne…
    Hasta olunca,ayrılmazdın ya yanımdan,
    O sıcacık tarhana çorbandan yapar içirirdin,
    İçine de ekmek ufalardın,doysun karnın diye,
    Gözlerimin içine bakardın telaşlı,
    Bir isteğim var mı sorar dururdun,
    Ve ben sana bunu hiç soramadım…
    Bir isteğin var mı anne? ? ? …
    Sulayayım mı toprağındaki gülleri? …
    İstersen sümbül de dikerim toprağına,
    İster misin anne? ? ? …
    Bir isteğimi yapmasan,
    ‘Beni sevmiyorsun! ‘ diye küserdim sana,
    Sense ”sen de anne ol,seni de görelim” derdin,
    E peki neden yoksun şimdi anne?
    Hani görecektin? …
    Beni neden koyup gittin anne? ? ? …
    Bir derdin olsa bana anlatırdın,
    Gözünde yaşlarla…
    Bense ‘çok takıyorsun kafana’ der geçiştirirdim,
    Şimdi ben kimseye anlatamıyorum anne…
    Hani sen olsan,dinlerdin mutlaka beni,
    Koynuna alır,teselli ederdin hem de…
    Şimdi kimse,dinlemiyor bile beni…
    Gözlerimden yaş gelse,”geçer” diyorlar,
    Sense gözlerimde bir hüznü nasıl da anlardın hemen,
    O hüznü gözlerine yaş yapardın ben üzülmeyeyim diye…
    Anne…Şimdi neden yoksun söyle? …
    Hiç bir zaman layık olamadım sana,
    Hayırsız bir evlattan öteye geçemedim işte…
    ”Hakkını helal et yavrum” deyip çekip gittin,
    Anne…Benim sende ne hakkım olabilir ki,
    Asıl sen hakkını helal ettin mi anne? …
    Şimdi ben nasıl öderim ki anne? …
    Anne…Bir isteğin varsa söyle…
    Biraz daha sulayayım mı toprağını,
    Gözyaşlarımı istersen akıtmam toprağına,
    Sümbül de dikeyim mi güllerinin yanına,
    Ha? Ne dersin anne? …
    Anne…Bir isteğin varsa söyle…
    Bak bugün Anneler Günü,anne…
    Ve ben ilk sensiz Anneler Günü’mü yaşıyorum,
    Hadi çık,bir kere öpüveriyim ellerini anne,
    Alışık değilim sensiz bugüne…
    Anne…
    Bir isteğin var mı söyle…

    #100024259

    Konu: ANLADIM..

    grup forumunda Yılmaz ERDOĞAN

    afflicted_
    Katılımcı

    Anladım,
    sabahları açılır.
    Esnaf çarşıları yeminle
    ?Bedreddin’im bir ağaca asılır?.

    Anladım,
    En büyük yalan yemindir.
    Edilir sabahları,
    Gecesini hatırlamayan esnafların

    Tüm merasimleri gömdüm.
    Ömrümün reklam amaçlı takvimlerine.
    Anladım,
    Kimse üzgün değildi.
    Bayraklar yarıya indiğinde.

    Bir tek el isteyen,
    Yordam ve özür dileyen,

    Anladım.
    Herkese kötü şeyler hatırlatan yüzüm,
    Evet yüzümdü.
    Her görüşmeye taşıdığım,
    Kandırılmaya gönüllü bir gönülle,
    Az sütlü neskafelere sigaralar iliştirdim.
    Göz gördüm başka açılara ayarlı.
    Uzun bir yüz gördüm.
    Meğer filmin sonu diye ayarsız
    Fin yazardı end zamanında
    Bir zamanlar,
    Fransızlar hep Fransız kalacaklar,
    Sabah sinemasında pazarları…

    Aklımı alıp doğduğum evin,
    Müze olma isteğine saklayacaklar.

    Ama kavaklar büyüyecek.
    Herkesten gizli boyatmak,
    Bir kavağın becereceği iştir ancak.

    Anladım ki ağaçlar,
    Toprağa acı verdikçe büyüyorlar.

    Her pazartesi and içip,
    Cumaları marşa basan,
    Camiler dolusu yemin edip,
    Taburlarca yalan söyleyen,
    Bu toprakta bu ağaç
    Kuruyacaktır elbet.

    Anladım.
    Kimseye acı vermeden,
    Büyünmüyor.
    Namusum ve şerefim ve
    Çocukluğumun üzerine beton dökerim ki
    Tüfek filan değil,
    Çimento icat edildi de
    Bozuldu mertliğin mimarisi,
    Esrarlı bir ülkeye göçtü sabrın taş ustaları.

    Anladım.
    Altı dükkan olsun istiyor evinin.
    Ve ağlamaklı bulmuyor apartımanları
    Benim taş ustamın karısı.
    Ve her yerde
    Şube açmak istiyor.
    İskender kebabını icat eden,
    Büyük İskender?in çocukları
    Ki gölge filan etmez.
    Yoğurtlu bir ziyafet çekerdi.
    Diyojen?le karşılaşsaydı.

    Anladım.
    Bursalı İskender?in,
    Romalı arkadaşından daha çoktur
    Uygarlığa katkısı.

    Oysa;
    Bu satırlarla üstünü örten ben,
    Kelimelerle sargı bezi ve
    Merhem yapan,
    Ozanlığı en çok kendini üzen ben,
    Anladım.
    Sadece öğlenleri açarım yaramı.
    Ve hiçbir yerde şubesi olmaz,
    Bu kanamalı hastanın.

    Anladım.

    #100023567

    afflicted_
    Katılımcı

    Onun Doğuşu ve Demirhane Bacası

    Demirhane bacası ki
    yağmurda ümitsiz ve müntekim
    dururdu.
    Ve rüzgâr ki kendini
    kaldırıp kaldırıp demirhane bacasına vururdu.
    Ve siyah bir yelken gibi gece rüzgârdayken,
    sahip değilken ağaçlar dallarına, kuşlar kanatlarına,
    ve çekerken karanlıktan yıldırımları toprak,
    insanlar ve âletler bırakıp kaldırımları
    derin uykulardayken
    bir zemin katında bir çocuk doğdu.
    Yıldızlar teker teker
    deste deste yandılar.
    Yıldızlar, onun çocuk gözleri gibi aydınlık
    ferah veren
    kerim olandılar…
    Demirhane bacası
    ışıyıp gülümsedi,
    dedi :
    « – Zemin katında doğan bil ki o dur.
    Rehber ve delil ki o dur.
    Fikri derin, şefkati gani, gazabı yamandır,
    âletsizlerin oğlu,
    âletsizlere âlet verecek olandır.
    O, onların içinde, onların önünde o,
    matem gecesinde, kavga yerinde, bayram gününde o.
    Ve o her yanından ana kucağı gibi
    saracaktır onları.
    Ona ram olacak dört kadim unsur :
    âteş ve toprak, rüzgâr ve yağmur.
    Ve körler hikâyesinin son babını
    o, tekmil ettirecektir.
    Yazacaktır insanoğlu öz kitabını
    bilerek
    isteyerek.»

    Sustu demirhane bacası.
    Söküyor şafak.

    #100023522

    afflicted_
    Katılımcı

    Kuvâyi Milliye – İkinci Bap

    Yıl Yine 1919
    Ve
    İstanbul’un Hâli
    Ve
    Erzurum Ve Sivas Kongreleri
    Ve
    Kambur Kerim’in Hikâyesi

    Biz ki İstanbul şehriyiz,
    Seferberliği görmüşüz :
    Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,
    vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi
    bir de İttihatçılar,
    bir de uzun konçlu Alman çizmesi
    914’ten 18’e kadar
    yedi bitirdi bizi.
    Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker
    erimiş altın pahasında gazyağı
    ve namuslu, çalışkan, fakir İstanbullular
    sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında.
    Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa
    ve süpürge tohumu
    ve çöp gibi kaldı çocukların boynu.
    Ve lâkin Tarabya’da, Pötişan’da ve Ada’da Kulüp’te
    aktı Ren şarapları su gibi
    ve şekerin sahibi
    kapladı Miloviç’in yorganına 1000 liralıkları.
    Miloviç de beyaz at gibi bir karı.
    Bir de sakalı Halife’nin,
    bir de Vilhelm’in bıyıkları.

    Biz ki İstanbul şehriyiz,
    güzelizdir,
    dört yanımız mavi mavi dağdır, denizdir.
    Öfkeli, büyük bir şair :
    «Ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir»
    demiş
    bize
    ve bir başkası,
    yekpare Acem mülkünü fedâ etti bir sengimize.

    Biz ki İstanbul şehriyiz,
    işte, arzederiz halimizi
    Türk halkının yüce katına.
    Mevsim yazdır,
    919’dur.
    Ve teşrinlerinde geçen yılın
    dört düvele teslim ettiler bizi,
    gözü kanlı dört düvele
    anadan doğma çırılçıplak.
    Ve kurumuştu
    ve kan içindeydi memelerimiz.

    Biz ki İstanbul şehriyiz,
    Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan
    bir de Yunan,
    bir de zavallı Afrika zencileri
    yer bitirir bizi bir yandan,
    bir yandan da kendi köpek döllerimiz :
    Vahdettin Sultan,
    ve damadı Ferit
    ve İngiliz muhipleri
    ve Mandacılar.

    Biz ki İstanbul şehriyiz,
    yüce Türk halkı,
    malûmun olsun çektiğimiz acılar…

    919 Temmuzunun 23’üncü günü
    pek mütevazı bir mektep salonunda
    in’ikad etti Erzurum Kongresi.

    Erzurum’un kışı zorludur balam,
    tandırında tezek yakar Erzurum,
    buz tutar yiğitlerinin bıyığı
    ve geceleyin karlı ovada
    kaskatı katılaşmış, donmuş görürsün karanlığı.

    Erzurum’da kavaklar, balam,
    Erzurum’da kavaklar tane tane,
    kavaklarda tane tane yapraklar.
    Ve terden ve toz dumandan ve sinekten geçilmez
    Erzurum’da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar.

    Erzurum’un düzdür, topraktır damı.
    Erzurum güzelleri giyer, balam,
    incecik ak yünden ehramı.
    Yürek boynun büker, balam,
    Erzurumlu türkülere.
    Halim selimdir Erzurum’un adamı
    ve lâkin dönmesin gözü bir kere!…

    Erzurum’da on dört gün sürdü Kongre :
    orda, mazlum milletlerden bahsedildi
    bütün mazlum milletlerden
    ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların.

    Orda, bir Şûrayı Millî’den bahsedildi,
    İradei Milliyeye müstenit bir Şûrayı Millî’den.
    Buna rağmen,
    «Âsi gelmiyelim» diyenler vardı,
    «makamı hilâfet ve saltanata.»
    Hattâ casuslar vardı içerde.

    Buna rağmen,
    «Bütün aksâmı vatan birküldür» denildi.
    «Kabul olunmaz,» denildi,
    «Manda ve Himaye…»

    Buna rağmen,
    İstanbul’da birçok hanımlar, beyler, paşalar,
    Türk halkından kesmişlerdi umudu.
    Yağdırıldı telgraflar Erzurum’a :
    «Amerikan mandası altına girelim,» diye.
    «İstiklâl, diyorlardı, şâyanı arzu ve tercihtir, amma
    bugün bu, diyorlardı, mümkün değil,
    birkaç vilâyet, diyorlardı, kalacak elde,
    şu halde, diyorlardı, şu halde,
    Memâliki Osmaniye’nin cümlesine şâmil
    Amerikan mandaterliğini talep etmeği
    memleketimiz için en nâfi
    bir şekli hal kabul ediyoruz.»

    Fakat bu şekli halli kabul etmedi Erzurumlu.
    Erzurum’un kışı zorludur balam,
    buz tutar yiğitlerin bıyığı.
    Erzurum’da kaskatı, dimdik ölür adam,
    kabullenmez yılgınlığı…

    İstanbul’da hanımlar, beyler, paşalar,
    tül perdeler, kravatlar, apoletler, şişeler,
    çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri
    ve biçare telgraf telleri
    devretmek için Amerika’ya Anadolu’yu
    şöyle diyorlardı Erzurum’dakilere :
    «Bizi bir başımıza bıraksalar,
    tarafgirlik, cehalet
    ve çok konuşmaktan başka müspet
    bir hayat kuramayız.
    İşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor.
    Filipin gibi vahşi bir memleketi adam etti Amerika.
    Ne olacak,
    Biz de on beş, yirmi sene zahmet çekeriz,
    sonra Yeni Dünya’nın sayesinde
    İstiklâli kafasında ve cebinde taşıyan
    bir Türkiye vücuda geliverir.
    Amerika, içine girdiği memleket ve millet hayrına
    nasıl bir idare kurduğunu
    Avrupa’ya göstermek ister.
    Hem artık işi uzatmağa gelmez.
    Çok tehlikeli anlar yaşıyoruz.
    Sergüzeşt ve cidâl devri geçmiştir :
    Türkiye’yi, geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir.»

    4 Eylül 919’da toplandı Sıvas Kongresi,
    ve 8 Eylülde
    Kongrede bu sefer
    yine ortaya çıktı Amerikan mandası.
    Ak koyunla kara koyunun
    geçitte belli olduğu günlerdi o günler.
    Ve İstanbul’dan gelen bazı zevat,
    sapsarı yılgınlıklarıyla beraber
    ve ihanetleriyle birlikte
    bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler.
    Ve Erzurumlulardan ve Sıvaslılardan ve Türk milletinden çok
    işbu Mister Bravn’a güveniyorlardı.
    Bu zevata :
    «İstiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!»
    denildi.
    Fakat ayak diredi efendiler :
    «Mandanın, istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken,»
    dediler,
    «Herhalde bir müzâherete muhtacız diyorum ben,»
    dediler,
    «Hem zaten,»
    dediler,
    «birbirine mani şeyler değildir
    istiklâl ile manda.
    Ve esasen,»
    dediler,
    «müstakil kalamayız böyle bir zamanda.
    Memleket harap,
    toprak çorak,
    borcumuz 500 milyon,
    vâridat ise 15 milyon ancak.
    Ve Allah muhafaza buyursun
    İzmir kalsa Yunanistan’da
    ve harbetsek,
    düşmanımız vapurla asker getirir.
    Biz Erzurum’dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz?
    Mandayı kabul etmeliyiz, hemen,»
    dediler.
    «Onlar dretnot yapıyor,
    biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz.
    Hem, İstanbul’daki Amerikan dostlarımız :
    Mandamız korkunç değildir,
    diyorlar,
    Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir,
    diyorlar.»

    Ve böylece, bin dereden su getirdi İstanbul’dan gelen zevat.
    Sıvas, mandayı kabul etmedi fakat,
    «Hey gidi deli gönlüm,»
    dedi,
    «Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm,
    ya İSTİKLAL, ya ölüm!»
    dedi.

    Kambur Kerim de böyle dedi aynen.
    Adapazarlıydı Kambur Kerim.
    Seferberlikte ölen babası marangozdu.
    Seferberlik denince aklına Kerim’in :
    çok beyaz bir yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü,
    Fahri Bey çiftliğinde patates toplayıp
    kaz gütmek,
    mektep kitapları
    ve bir de saçları altın gibi sarı
    fakat alnı çizgiler içinde anası gelir.
    335’te Kerim Eskişehir’e gitti,
    mektebe, teyzelerine ve dayısına.
    Dayısı şimendiferde makinistti.
    Düşman elindeydi Eskişehir.
    Kerim on dört yaşındaydı,
    kamburu yoktu.
    Dümdüzdü fidan gibi
    ve dünyaya meraklı bir çocuktu.
    Dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi
    Kerim’e ekmek vermediğinden teyzeleri
    (çok uzun saçlı, ihtiyar iki kadın)
    Hintli askerlerle dost oldu Kerim.
    Bunlar
    (şaşılacak şey)
    Türkçe bilmeyen
    ve siyah sakalları, siyah gözleri parlak,
    avuçlarının üstü esmer, içi ak
    ve tel örgülerin üzerinden
    Kerim’e bisküviti kutularla atan amcalardı.
    Kocaman bir ambarları vardı,
    Kerim içinde oynardı.
    Ambarda nohut çuvalları, bakla, kuru üzüm,
    (şaşılacak şey,
    katırların yemesi için)
    ve sonra cephane sandıklarıyla silahlar.
    Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim’e :
    «Ambardan silâh çalıp bana getir,
    gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim.»
    Ve ambardan silâh çaldı Kerim :
    bir
    bir tane daha
    beş
    on.
    Aldattı Hindistanlı dostlarını
    zeybekleri daha çok sevdiğinden.
    Zaten çok sürmedi, parlak kara sakallı amcalar gitti,
    Kerim geçirdi onları istasyona kadar.
    Ertesi gün Lefke köprüsünü atıp
    zeybekler gelince Eskişehir’e
    dayısı Kerim’i elinden tutup
    verdi onlara.
    Ve işte o günden sonra
    bugüne kadar
    kahraman bir türküdür ömrü Kerim’in.
    Eskişehir’den alıp onu
    «Kocaeli Grubu» paşasına götürdüler.
    Çatık kaşlı, yüzü gülmez bir paşaydı bu.

    Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi,
    sığırtmaç olmayı
    -zaten bilgisi vardı bunda-
    kayalardan genç bir keçi gibi inmeyi,
    gizlenmeyi ormanda.
    Ve bütün bu marifetleriyle Kerim
    kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak
    ve «Geçmiş olsun» dedikleri zaman şaşarak
    düşman içinden geçip getirdi haber
    götürdü haber.
    Onu namlı bir «kaptan» gibi saydı çeteler,
    bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o.
    Ve bir fidan gibi düz
    bir fidan gibi cesur
    bir fidan gibi vaadeden bir çocuğun
    sevinçle oynadığı bu müthiş oyun
    sürdü 1337’ye kadar…

    Kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir :
    yüksek
    kalın.
    Gökyüzü gözükmez.
    Durgun bir geceydi.
    Hafif yağmur yağmıştı biraz önce.
    Fakat ıslanmamış ki yerde yapraklar
    karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri Kerim’in.
    Solda
    ilerde
    tepenin eteğinde ateş yanıyordu :
    «Tekneciler» diye anılan
    gâvur çetelerinin olmalı.
    Dallardan damlalar düşüyordu Kerim’in yüzüne.
    Beygirin başı gittikçe daha çok karanlığa giriyor.
    İpsiz Recep’in yanından dönüyordu Kerim.
    Kâatlar götürmüş
    kâatlar getiriyor.
    Birdenbire durdu beygir,
    heykel gibi,
    -Tekneciler’in ateşini görmüş olacak-
    sonra birdenbire dörtnala kalktı.
    Şaşırdı Kerim.
    Dizginleri bıraktı.
    Sarıldı beygirin boynuna.
    Deli gibi gidiyordu hayvan.
    Çocuğa art arda çarpıyordu ağaçlar.
    Meşeleri ve gürgenleriyle orman
    karanlık bir rüzgâr gibi geçiyor iki yandan.
    Kim bilir kaç saat böyle gidildi.
    Orman bitti birdenbire.
    -Ay doğmuş olacak ki ortalık aydınlıktı-
    Ve Kerim aynı hızla geldiği zaman
    Armaşa’nın altında Başdeğirmenler’e
    beygir ansızın kapaklandı yere,
    tekerlendi Kerim.
    Doğruldu.
    Ve aklına ilk gelen şey
    saatına bakmak oldu.
    Kırılmıştı camı.
    Bindi beygire tekrar.
    Hayvan topallıyordu biraz.
    Uslu uslu yola koyuldular.
    Sol kulağı kanıyordu Kerim’in,
    Kirezce’ye geldiler
    (Sapanca’yla Arifiye arası),
    Kerim durdu,
    Biraz zor nefes alıyordu.
    Geyve’ye girdi ertesi akşam.
    Beli o kadar ağrıyordu ki
    inemedi beygirden
    indirdiler.
    Kerim’i bir yaylıya bindirdiler.
    Adapazarı.
    Sonra belki on gün, belki on beş,
    kağnılar, mekkâre arabaları,
    sonra, gitgide daralan nefesi,
    Yahşıhan,
    Konya,
    Sile nahiyesi
    (burda malûl gaziler için
    takma kol ve bacak yapılıyordu),
    ve nihayet Hatçehan köyünden çıkıkçı Şerif Usta.
    Hâlâ rüyalarında görür Kerim
    incecik bir yoldan eşekle gelip
    üzerine doğru eğilen
    bu çiçekbozuğu insan yüzünü.
    Usta, ovdu Kerim’i bayıltıncaya kadar.
    Sonra, zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini.
    Yirmi gün geçti aradan.
    Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden
    Kerim’i kambur çıkardılar.

    #100023110

    Konu: BİRİ DAHA

    grup forumunda Aşık Mahsuni ŞERİF

    afflicted_
    Katılımcı

    Avcı sakın vurdum sanma onu
    Diri daha diri daha – vallahi
    Dert başımdan gider gelir
    Diri daha diri daha – vallahi

    Yarem derin ellemeyesin
    Tabibleri yollamayasın
    Sen bizi kör bellemeyesin
    Beri bak ha beri bak ha – vallahi

    Gözyaşım Ceyhan’a dönmüş
    Derin aha derin aha – vallahi
    Alır seni sele boğar
    Yürüme ha yürüme ha – billahi

    Sürdü köyün merasını
    Kurmak için binasını
    Yola gömdü anasını
    Kerim ağa kerim ağa – vallahi

    Bir gün kırarlar dişini
    Ürüme ha ürüme ha – vallahi
    Keserler o kel başını
    Yarı şaka yarı maka – billahi

    Der Mahzuni tatlı canım
    Sen mi yarattın aslanım
    Yaklaşma yanıma benim
    Geri daha geri daha – vallahi

    #100023182

    Konu: KERİM AĞA

    grup forumunda Aşık Mahsuni ŞERİF

    afflicted_
    Katılımcı

    Ta dedemden sekiz dönüm kalmıştı
    Kerim ağa niye sürdün tarlamı?
    Hükümet vermişti, benim olmuştu
    Kerim ağa nasıl sürdün tarlamı?

    Bu nasıl adalet, nasıl terazi
    Sürdüğünün mezarlıktı birazı
    Yetmez mi on beş bin dönüm arazi
    Kerim ağa niye sürdün tarlamı?

    Merkebi, ineği çift ettim koştum
    Eliminen diken yoldum, ot biçtim
    Hendekler kazdırdım kuyular deştim
    Kerim ağa niye sürdün tarlamı?

    İki yorganımın birini sattım
    Bir buçuk yatakta beş nufus yattım
    Üç oğlumu bir tüfekle donattım
    Kerim ağa niye sürdün tarlamı?

    Mahzuni der yok mu benim gururum?
    Yıllar yılı gurbet elde çürürüm
    Yemin ettim artık seni vururum
    Kerim ağa niye sürdün tarlamı

    #100022608

    Konu: BALABAN’IM

    grup forumunda Abdurrahim KARAKOÇ

    afflicted_
    Katılımcı

    Geldi gönderdigin şiirden mektup
    Arada bir böyle yaz Balaban’im
    Zaman siciminin ucundan tutup
    Bazen bagla, bazen çöz Balaban’im

    Fikir gölü derinleşir girdikçe
    Dostluk gülü gümrah açar derdikçe
    Sihhat, zaman, mekan, imkan verdikçe
    Cevapsiz birakmam, söz Balaban’im

    Ahval-i aleme kafayi takma
    Allah Kerim, sabri elden birakma
    Ilmi düstur eyle, imani sakla
    Gayrisi savrulan toz Balaban’im

    Huzur içte gerek, kabukta degil
    Vuslat acelede, çabukta degil
    Akil da baştadir, topukta degil
    Çile yemekteki tuz Balaban’im

    Ahlaki, töreyi kenara atan
    Dine “Afyon” diyen, vatani satan
    Müslüman olamaz, Türk degil zaten
    Dayanmaz görmeye göz Balaban’im

    Demişler ya “Kuvvet birlikten dogar”
    Kar, yagmur zamani gelince yagar
    Nasihatim o ki dinlersen eger
    Işaret “ben” degil “Biz” Balaban’im

    Çevremizi saran türlü ihanet
    Gün geçtikçe görünüyor daha net
    Başlangiçta bilmek degil kehanet
    Bagrimiza girmiş köz Balaban’im

    Zaman geldi esir olduk maddeye
    Zaman geldi hasir olduk caddeye
    Zaman geldi küsur olduk şetteye
    Daha bunlar bize az Balaban’im

    Dört yanimi gurbet yazmiş kaderim
    Dosttan mektup gelir, biter kederim
    Gözlerinden öper, selam ederim
    Aydinlik günlerde gez Balaban’im

1 ile 15 arası 15 sonuç (toplam 17) görüntüleniyor