Şiirname – Kültür – Sanat – Edebiyat – Şiir – Şairler ve Şiirleri Siirler Arama 'erzurum ve sivas kongreleri' için arama sonuçları

1 ile 2 arası 2 sonuç (toplam 2) görüntüleniyor
  • Yazar
    Arama Sonuçları
  • #100023430

    afflicted_
    Katılımcı

    Erzurum ve Sivas Kongreleri

    Biz ki İstanbul şehriyiz,
    işte, arzederiz halimizi
    Türk halkının yüce katına.
    Mevsim yazdır,
    919’dur.
    Ve teşrinlerinde geçen yılın
    dört düvele teslim ettiler bizi,
    gözü kanlı dört düvele
    anadan doğma çırılçıplak.
    Ve kurumuştu
    ve kan içindeydi memelerimiz.

    Biz ki İstanbul şehriyiz,
    Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan
    bir de Yunan,
    bir de zavallı Afrika zencileri
    yer bitirir bizi bir yandan,
    bir yandan da kendi köpek döllerimiz:
    Vahdettin Sultan,
    ve Damat Ferit
    ve İngiliz muhipleri
    ve Mandacılar,
    Biz ki İstanbul şehriyiz,
    yüce Türk Halkı,
    malumun olsun çektiğimiz acılar…


    Erzurum’da on dört gün sürdü Kongre:
    orda, mazlum milletlerden bahsedildi
    bütün mazlum milletlerden
    ve emperyalizme karşı dövüşenlerinden onların.

    Orda, bir Şurayı Milli’den bahsedildi,
    İradei Milliyeye müstenit bir Şurayı Milli’den.
    Buna rağmen
    “Asi gelmeyelim” diyenler vardı,
    “makamı hilafet ve saltanata.”
    Hatta casuslar vardı içerde.
    Buna rağmen
    “Bütün akşamı vatan bir kuldur” denildi.
    “Kabul olunmaz,” denildi,
    “Manda ve Himaye…”
    Buna rağmen
    İstanbul’da birçok hanımlar, beyler, paşalar,
    Türk halkından kesmişlerdi umudu.
    Yağdırıldı telgraflar Erzurum’a:
    “Amerikan mandası altına girelim,” diye.
    “İstiklal, diyorlardı, şayanı arzu ve tercihtir, amma
    bugün bu, diyorlardı mümkün değil,
    birkaç vilayet, diyorlardı, kalacak elde,
    şu halde, diyorlardı, şu halde,
    Memaliki Osmaniye’nin cümlesine şamil
    Amerikan mandaterliğini talep etmeği
    memleketimiz için en nafi
    bir şekli hal kabul ediyoruz.”
    FAKAT BU ŞEKLİ HALLİ KABUL ETMEDİ ERZURUMLU.
    ERZURUM’UN KIŞI ZORLUDUR, BALAM,
    BUZ TUTAR YİĞİTLERİN BIYIĞI.
    ERZURUM’DA KASKATI, DİMDİK OLUR ADAM,
    KABULLENMEZ YILGINLIĞI…

    İstanbul’da hanımlar, beyler, paşalar,
    tül perdeler, kravatlar, apoletler, şişeler,
    çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri
    ve biçare telgraf telleri
    devretmek için Amerika’ya Anadolu’yu
    şöyle diyorlardı Erzurum’dakilere:
    “Bizi bir başımıza bıraksalar,
    tarafgirlik, cehalet
    ve çok konuşmaktan başka müspet
    bir hayat kuramayız.
    İşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor.
    Filipin gibi vahşi bir memleketi adam etti Amerika.
    Ne olacak,
    Biz de on beş, yirmi sene zahmet çekeriz,
    sonra Yeni Dünya’nın sayesinde
    İstiklali kafasında ve cebinde taşıyan
    bir Türkiye vücuda geliverir.
    Amerika, içine girdiği memleket ve millet hayrına
    nasıl bir idare kurduğunu
    Avrupa’ya göstermek ister.
    Hem artık işi uzatmağa gelmez.
    Çok tehlikeli anlar yaşıyoruz.
    Sergüzeşt ve cidal devri geçmiştir:
    Türkiye’yi geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir.”



    Ve böylece, bin dereden su getirdi İstanbul’dan gelen zevat.
    Sivas, mandayı kabul etmedi fakat,
    “Hey gidi deli gönlüm,”
    dedi,
    “Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm,
    ya İSTIKLAL, ya ölüm!”
    dedi.

    #100023522

    afflicted_
    Katılımcı

    Kuvâyi Milliye – İkinci Bap

    Yıl Yine 1919
    Ve
    İstanbul’un Hâli
    Ve
    Erzurum Ve Sivas Kongreleri
    Ve
    Kambur Kerim’in Hikâyesi

    Biz ki İstanbul şehriyiz,
    Seferberliği görmüşüz :
    Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,
    vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi
    bir de İttihatçılar,
    bir de uzun konçlu Alman çizmesi
    914’ten 18’e kadar
    yedi bitirdi bizi.
    Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker
    erimiş altın pahasında gazyağı
    ve namuslu, çalışkan, fakir İstanbullular
    sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında.
    Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa
    ve süpürge tohumu
    ve çöp gibi kaldı çocukların boynu.
    Ve lâkin Tarabya’da, Pötişan’da ve Ada’da Kulüp’te
    aktı Ren şarapları su gibi
    ve şekerin sahibi
    kapladı Miloviç’in yorganına 1000 liralıkları.
    Miloviç de beyaz at gibi bir karı.
    Bir de sakalı Halife’nin,
    bir de Vilhelm’in bıyıkları.

    Biz ki İstanbul şehriyiz,
    güzelizdir,
    dört yanımız mavi mavi dağdır, denizdir.
    Öfkeli, büyük bir şair :
    «Ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir»
    demiş
    bize
    ve bir başkası,
    yekpare Acem mülkünü fedâ etti bir sengimize.

    Biz ki İstanbul şehriyiz,
    işte, arzederiz halimizi
    Türk halkının yüce katına.
    Mevsim yazdır,
    919’dur.
    Ve teşrinlerinde geçen yılın
    dört düvele teslim ettiler bizi,
    gözü kanlı dört düvele
    anadan doğma çırılçıplak.
    Ve kurumuştu
    ve kan içindeydi memelerimiz.

    Biz ki İstanbul şehriyiz,
    Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan
    bir de Yunan,
    bir de zavallı Afrika zencileri
    yer bitirir bizi bir yandan,
    bir yandan da kendi köpek döllerimiz :
    Vahdettin Sultan,
    ve damadı Ferit
    ve İngiliz muhipleri
    ve Mandacılar.

    Biz ki İstanbul şehriyiz,
    yüce Türk halkı,
    malûmun olsun çektiğimiz acılar…

    919 Temmuzunun 23’üncü günü
    pek mütevazı bir mektep salonunda
    in’ikad etti Erzurum Kongresi.

    Erzurum’un kışı zorludur balam,
    tandırında tezek yakar Erzurum,
    buz tutar yiğitlerinin bıyığı
    ve geceleyin karlı ovada
    kaskatı katılaşmış, donmuş görürsün karanlığı.

    Erzurum’da kavaklar, balam,
    Erzurum’da kavaklar tane tane,
    kavaklarda tane tane yapraklar.
    Ve terden ve toz dumandan ve sinekten geçilmez
    Erzurum’da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar.

    Erzurum’un düzdür, topraktır damı.
    Erzurum güzelleri giyer, balam,
    incecik ak yünden ehramı.
    Yürek boynun büker, balam,
    Erzurumlu türkülere.
    Halim selimdir Erzurum’un adamı
    ve lâkin dönmesin gözü bir kere!…

    Erzurum’da on dört gün sürdü Kongre :
    orda, mazlum milletlerden bahsedildi
    bütün mazlum milletlerden
    ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların.

    Orda, bir Şûrayı Millî’den bahsedildi,
    İradei Milliyeye müstenit bir Şûrayı Millî’den.
    Buna rağmen,
    «Âsi gelmiyelim» diyenler vardı,
    «makamı hilâfet ve saltanata.»
    Hattâ casuslar vardı içerde.

    Buna rağmen,
    «Bütün aksâmı vatan birküldür» denildi.
    «Kabul olunmaz,» denildi,
    «Manda ve Himaye…»

    Buna rağmen,
    İstanbul’da birçok hanımlar, beyler, paşalar,
    Türk halkından kesmişlerdi umudu.
    Yağdırıldı telgraflar Erzurum’a :
    «Amerikan mandası altına girelim,» diye.
    «İstiklâl, diyorlardı, şâyanı arzu ve tercihtir, amma
    bugün bu, diyorlardı, mümkün değil,
    birkaç vilâyet, diyorlardı, kalacak elde,
    şu halde, diyorlardı, şu halde,
    Memâliki Osmaniye’nin cümlesine şâmil
    Amerikan mandaterliğini talep etmeği
    memleketimiz için en nâfi
    bir şekli hal kabul ediyoruz.»

    Fakat bu şekli halli kabul etmedi Erzurumlu.
    Erzurum’un kışı zorludur balam,
    buz tutar yiğitlerin bıyığı.
    Erzurum’da kaskatı, dimdik ölür adam,
    kabullenmez yılgınlığı…

    İstanbul’da hanımlar, beyler, paşalar,
    tül perdeler, kravatlar, apoletler, şişeler,
    çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri
    ve biçare telgraf telleri
    devretmek için Amerika’ya Anadolu’yu
    şöyle diyorlardı Erzurum’dakilere :
    «Bizi bir başımıza bıraksalar,
    tarafgirlik, cehalet
    ve çok konuşmaktan başka müspet
    bir hayat kuramayız.
    İşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor.
    Filipin gibi vahşi bir memleketi adam etti Amerika.
    Ne olacak,
    Biz de on beş, yirmi sene zahmet çekeriz,
    sonra Yeni Dünya’nın sayesinde
    İstiklâli kafasında ve cebinde taşıyan
    bir Türkiye vücuda geliverir.
    Amerika, içine girdiği memleket ve millet hayrına
    nasıl bir idare kurduğunu
    Avrupa’ya göstermek ister.
    Hem artık işi uzatmağa gelmez.
    Çok tehlikeli anlar yaşıyoruz.
    Sergüzeşt ve cidâl devri geçmiştir :
    Türkiye’yi, geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir.»

    4 Eylül 919’da toplandı Sıvas Kongresi,
    ve 8 Eylülde
    Kongrede bu sefer
    yine ortaya çıktı Amerikan mandası.
    Ak koyunla kara koyunun
    geçitte belli olduğu günlerdi o günler.
    Ve İstanbul’dan gelen bazı zevat,
    sapsarı yılgınlıklarıyla beraber
    ve ihanetleriyle birlikte
    bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler.
    Ve Erzurumlulardan ve Sıvaslılardan ve Türk milletinden çok
    işbu Mister Bravn’a güveniyorlardı.
    Bu zevata :
    «İstiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!»
    denildi.
    Fakat ayak diredi efendiler :
    «Mandanın, istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken,»
    dediler,
    «Herhalde bir müzâherete muhtacız diyorum ben,»
    dediler,
    «Hem zaten,»
    dediler,
    «birbirine mani şeyler değildir
    istiklâl ile manda.
    Ve esasen,»
    dediler,
    «müstakil kalamayız böyle bir zamanda.
    Memleket harap,
    toprak çorak,
    borcumuz 500 milyon,
    vâridat ise 15 milyon ancak.
    Ve Allah muhafaza buyursun
    İzmir kalsa Yunanistan’da
    ve harbetsek,
    düşmanımız vapurla asker getirir.
    Biz Erzurum’dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz?
    Mandayı kabul etmeliyiz, hemen,»
    dediler.
    «Onlar dretnot yapıyor,
    biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz.
    Hem, İstanbul’daki Amerikan dostlarımız :
    Mandamız korkunç değildir,
    diyorlar,
    Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir,
    diyorlar.»

    Ve böylece, bin dereden su getirdi İstanbul’dan gelen zevat.
    Sıvas, mandayı kabul etmedi fakat,
    «Hey gidi deli gönlüm,»
    dedi,
    «Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm,
    ya İSTİKLAL, ya ölüm!»
    dedi.

    Kambur Kerim de böyle dedi aynen.
    Adapazarlıydı Kambur Kerim.
    Seferberlikte ölen babası marangozdu.
    Seferberlik denince aklına Kerim’in :
    çok beyaz bir yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü,
    Fahri Bey çiftliğinde patates toplayıp
    kaz gütmek,
    mektep kitapları
    ve bir de saçları altın gibi sarı
    fakat alnı çizgiler içinde anası gelir.
    335’te Kerim Eskişehir’e gitti,
    mektebe, teyzelerine ve dayısına.
    Dayısı şimendiferde makinistti.
    Düşman elindeydi Eskişehir.
    Kerim on dört yaşındaydı,
    kamburu yoktu.
    Dümdüzdü fidan gibi
    ve dünyaya meraklı bir çocuktu.
    Dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi
    Kerim’e ekmek vermediğinden teyzeleri
    (çok uzun saçlı, ihtiyar iki kadın)
    Hintli askerlerle dost oldu Kerim.
    Bunlar
    (şaşılacak şey)
    Türkçe bilmeyen
    ve siyah sakalları, siyah gözleri parlak,
    avuçlarının üstü esmer, içi ak
    ve tel örgülerin üzerinden
    Kerim’e bisküviti kutularla atan amcalardı.
    Kocaman bir ambarları vardı,
    Kerim içinde oynardı.
    Ambarda nohut çuvalları, bakla, kuru üzüm,
    (şaşılacak şey,
    katırların yemesi için)
    ve sonra cephane sandıklarıyla silahlar.
    Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim’e :
    «Ambardan silâh çalıp bana getir,
    gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim.»
    Ve ambardan silâh çaldı Kerim :
    bir
    bir tane daha
    beş
    on.
    Aldattı Hindistanlı dostlarını
    zeybekleri daha çok sevdiğinden.
    Zaten çok sürmedi, parlak kara sakallı amcalar gitti,
    Kerim geçirdi onları istasyona kadar.
    Ertesi gün Lefke köprüsünü atıp
    zeybekler gelince Eskişehir’e
    dayısı Kerim’i elinden tutup
    verdi onlara.
    Ve işte o günden sonra
    bugüne kadar
    kahraman bir türküdür ömrü Kerim’in.
    Eskişehir’den alıp onu
    «Kocaeli Grubu» paşasına götürdüler.
    Çatık kaşlı, yüzü gülmez bir paşaydı bu.

    Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi,
    sığırtmaç olmayı
    -zaten bilgisi vardı bunda-
    kayalardan genç bir keçi gibi inmeyi,
    gizlenmeyi ormanda.
    Ve bütün bu marifetleriyle Kerim
    kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak
    ve «Geçmiş olsun» dedikleri zaman şaşarak
    düşman içinden geçip getirdi haber
    götürdü haber.
    Onu namlı bir «kaptan» gibi saydı çeteler,
    bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o.
    Ve bir fidan gibi düz
    bir fidan gibi cesur
    bir fidan gibi vaadeden bir çocuğun
    sevinçle oynadığı bu müthiş oyun
    sürdü 1337’ye kadar…

    Kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir :
    yüksek
    kalın.
    Gökyüzü gözükmez.
    Durgun bir geceydi.
    Hafif yağmur yağmıştı biraz önce.
    Fakat ıslanmamış ki yerde yapraklar
    karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri Kerim’in.
    Solda
    ilerde
    tepenin eteğinde ateş yanıyordu :
    «Tekneciler» diye anılan
    gâvur çetelerinin olmalı.
    Dallardan damlalar düşüyordu Kerim’in yüzüne.
    Beygirin başı gittikçe daha çok karanlığa giriyor.
    İpsiz Recep’in yanından dönüyordu Kerim.
    Kâatlar götürmüş
    kâatlar getiriyor.
    Birdenbire durdu beygir,
    heykel gibi,
    -Tekneciler’in ateşini görmüş olacak-
    sonra birdenbire dörtnala kalktı.
    Şaşırdı Kerim.
    Dizginleri bıraktı.
    Sarıldı beygirin boynuna.
    Deli gibi gidiyordu hayvan.
    Çocuğa art arda çarpıyordu ağaçlar.
    Meşeleri ve gürgenleriyle orman
    karanlık bir rüzgâr gibi geçiyor iki yandan.
    Kim bilir kaç saat böyle gidildi.
    Orman bitti birdenbire.
    -Ay doğmuş olacak ki ortalık aydınlıktı-
    Ve Kerim aynı hızla geldiği zaman
    Armaşa’nın altında Başdeğirmenler’e
    beygir ansızın kapaklandı yere,
    tekerlendi Kerim.
    Doğruldu.
    Ve aklına ilk gelen şey
    saatına bakmak oldu.
    Kırılmıştı camı.
    Bindi beygire tekrar.
    Hayvan topallıyordu biraz.
    Uslu uslu yola koyuldular.
    Sol kulağı kanıyordu Kerim’in,
    Kirezce’ye geldiler
    (Sapanca’yla Arifiye arası),
    Kerim durdu,
    Biraz zor nefes alıyordu.
    Geyve’ye girdi ertesi akşam.
    Beli o kadar ağrıyordu ki
    inemedi beygirden
    indirdiler.
    Kerim’i bir yaylıya bindirdiler.
    Adapazarı.
    Sonra belki on gün, belki on beş,
    kağnılar, mekkâre arabaları,
    sonra, gitgide daralan nefesi,
    Yahşıhan,
    Konya,
    Sile nahiyesi
    (burda malûl gaziler için
    takma kol ve bacak yapılıyordu),
    ve nihayet Hatçehan köyünden çıkıkçı Şerif Usta.
    Hâlâ rüyalarında görür Kerim
    incecik bir yoldan eşekle gelip
    üzerine doğru eğilen
    bu çiçekbozuğu insan yüzünü.
    Usta, ovdu Kerim’i bayıltıncaya kadar.
    Sonra, zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini.
    Yirmi gün geçti aradan.
    Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden
    Kerim’i kambur çıkardılar.

1 ile 2 arası 2 sonuç (toplam 2) görüntüleniyor