You cannot copy content of this page

1 ile 15 arası 15 sonuç (toplam 17) görüntüleniyor
  • Yazar
    Arama Sonuçları

  • Serkan
    Katılımcı

    Üniversiteyi kazandığımda tek hedefim derslerime çalışıp okulu bitirmekti. Bir çok erkek üniversiteyi özgürlük olarak görür, kızlar uzun geceler. Evde iki arkadaş kalıyorduk: Tuna ve ben…
    Ev arkadaşım her akşam, ?Şu kızla tanıştım, bu bana baktı, o benden hoşlanıyor galiba,? diyordu; sırtına bir çift kanat takarak anlatıyordu bunları bana. Bense bu duruma anlam veremiyordum; bir insanla neden yetinmiyordu, özgürlük bumuydu, hayır hayır bu olsa olsa bencillik olurdu. Bense, hayatıma bir sevgili girmeyecek, okul sürecinde bana dost gerek diyordum. Bunu söylerken ben de inanmıyordum insanın kaçtıkları en çok yaşamak istedikleridir?
    Esra sınıfın maskotuydu. Kantinde otururken, ?Sana çok güzel bir kız ayarlayacağım,? dedi. Şaşırmıştım, ?Kim?? diye sormayı çok isterdim ama sormadım, soramadım, çünkü hemen kim olduğunu söyledi. ?Ahsen,? dedi, şaşırmıştım; okulun en çok beğenilen kızıydı Ahsen. Gözlüklerimi çıkartıp Esra?nın gözlerine baktım, hayır demek çok zordu ama ben bir sevgili yani yeni bir bela istemiyordum. Yutkunarak, ?Ben sevgili değil dost arıyorum,? dedim. Esra şaşırmıştı. Ahsen kantinden içeri girdi, gözlerine bakamadım bile; çok güzeldi, bütün gözler Ahsen?in üzerindeydi. Esra, Ahsen?in yanına oturmuştu; bana bakarak konuşuyorlardı. Esra yanıma gelerek, ?Ahsen seninle tanışmak istiyor,? dedi. Şaşırmıştım, neden benimle tanışsın ki bu kadar yakışıklı erkeğin içinde neden ben? ?Ne söyledin Esra, yanlış bir şey söylemedin değil mi?? diye sordum. ?Hayır,? dedi; ?yalnızca senin söylediğini söyledim. Ben sevgili değil dost arıyorum dediğini. O da bu zamanda böyle erkekler var mı diye sordu.?
    Masadan kalkıp Ahsen?in masasına oturduk. Esra bizi tanıştırdıktan sonra ilk an konuşmakta ikimiz de zorlandık, bizi susturan neydi bilmiyorum. Yine görüşmek üzere telefon numaralarımızı birbirimize verdik. Ahsen yanımdan ayrıldı, kantinde bütün gözler üstümdeydi, bu bakışlara anlam veremiyordum ama tuhaf biçimde mutlu da olmuştum.
    Anahtarı kapıya taktığımda Tuna?yı rahatsız etmemek için zile basmayı tercih ettim, sürekli kız arkadaşları sürekli eve geliyordu. Tuna, havluyu beline sarmış, yüzünde anlamsız bir mutlulukla, ?Oğlum içerde mükemmel bir kız var, sen bizi biraz yalnız bıraksan,? dedi. İçeri girmeden sokağa çıktım. Ders çalışmam gerekiyordu; evimize Kordon çok yakındı. O kısa aralıkta Ahsen?i düşünerek yere oturdum, balıkçı teknelerini izledim. ?Aaa selam, ne yapıyorsun burada?? dedi, Ahsen. Çok şaşırmıştım çok da mutlu olmuştum. ?Oturuyorum, ya sen?? diyebildim. ?Ben de biraz evdeki gürültüden kaçtım, ev arkadaşlarımın memleketinden arkadaşları gelmiş, ev çok kalabalık ben de bu gece bir arkadaşta kalmaya karar verdim,? dedi. Uzun bir süre bir çok konudan konuştuk; siyaset, öğrenci sıkıntıları, eski aşklar…
    ?Ben artık gideyim,? dedi. ?İstersen bizim evde fazladan bir yatak var bizde kalabilirsin,? dedim. ?Yok ya ben sizi rahatsız etmeyim,? dedi. ?Yok canım ne rahatsızlığı?? dedim. İçinde birçok bilinmez olmasına karşın bu teklifi kabul etti. Eve geldik, Tuna beni okulun en güzel kızıyla görünce şaşırdı. Ahsen, salondaki yırtık koltuğa oturdu; ben de çay demlemek için mutfağa girdim, arkamdan Tuna geldi. ?Seni kurt,? dedi. ?durdun durdun turnayı gözünden vurdun. ?Yok be Tuna, sadece arkadaşız,? dedim. ?Ne yani sen bu kızı eve getirdin ve sadece arkadaşız diyorsun; oğlum bu kızın yanına yaklaşmak çok zor, ama sen eve getirdin,? diyerek üsteledi. Meraktan çıldırdığını biliyordum. ?Tuna biz arkadaşız. Esra tanıştırdı bizi bugün kantinde,? dedim; inanmadığını belli eden gözlerle beni bir süre süzdükten sonra sustu.
    Çayı Ahsen?e götürdükten sonra kütüphaneme baktı, kitaplarımı karıştırdı, ?Okumayı seviyorsun galiba,? dedi. ?Evet okuyunca ya da yazınca rahatlıyorum. Hayal kuruyorum, aşk böyle daha güzel, insana acı vermiyor,? dedim. ?Acı çekmekten korkuyor musun?? diye sordu. ?Hayır ama bana o acıyı verecek insan bunu hak etmeli,? dedim. Ahsen?in yatağını hazırladıktan sonra lavaboyu gösterdim. ?İyi olur, bugün çok yoruldum,? dedi. En güzel tişörtümü üstüne parfüm sıkarak verdim, iyi geceler diledikten sonra odama girip yattım.
    Sabah kalktığımda küçük bir not bırakıp evden çıkmış, teşekkür etmiş. Daha adımı bile bilmediğini yazmış.
    Ahsen?le sık sık buluşup konuşuyorduk artık. Okuldakiler aramızda dostluğa inanmaya başlamışlardı; her yere birlikte gidiyorduk; sinemaya; tiyatroya; konserlere… Çok eğleniyorduk, yüzümüzdeki gülücükler artıyordu. Tek bir sorun vardı, bu korkak çocuk Ahsen?e âşık olmuştu. Ne yapacağımı bilmiyordum, geceleri gözüme uyku girmiyordu, küçük bahaneler üretip arayarak sesini duyuyor, yeniden hayal kuruyordum. Tuna?ya anlattım duygularımı, ?Oğlum sakın söyleme arkadaşlığınız da bitebilir,? dedi. Biliyorum ama bir yol buldum galiba. Odama girdim birlikte çektirdiğimiz fotoğraflara baktım, saatlerce şarkılar söyledim, ağladım, güldüm.
    Sabah uyandığımda bir buket çiçek alıp Ahsen?in kapısının zilini çaldım; yağmur yağıyordu. Kapıyı Ahsen açtı; çiçekleri uzattım, şaşırdı; ?Dur sakın bir şey söyleme, sana söylemek istediğim bir şeyler var,? dedim. Heyecandan dizlerim titriyordu; kekeleyerek boğazıma dizilen sözleri çıkarmaya uğraşıyordum. Sustu. ?Ahsen biliyorum bunları benden duymak seni hayal kırıklığına uğratabilir ama ben artık bu duyguları seninle paylaşmak istiyorum. Ben sana âşık oldum, eğer sen de istersen,? diyebildim. Yüzündeki ifadeden bu yaklaşımıma tepki duyduğunu anlamam zor olmadı. ?Bak gördün mü senin de artık öteki erkeklerden farkın kalmadı,? dedi. O an elimdeki çiçekler yere düştü. ?Ahsen, bugün bir nisan,? dedim. Daha çok kızdı, ?Şimdi gözümden daha da düşütün,? dedi. ?Yalan söylüyorsun, gözlerinden anlıyorum, iyi bir plan ama aramızdaki arkadaşlığı bitirdi Deniz.? Kapıyı yüzüme kapattı; onun da benden hoşlandığını biliyordum. Yağmurda yürüdüm bir süre. Birkaç ay hiç konuşmadık, aynı ortamda bulunmadık. Hiç kimseyle bu konuda tek söz etmiyordum. Ama hiç umudumu kesmedim, mutlaka bir gün bir yerde yeniden…
    Dört ay sonra eve girdiğimde Tunay?la Ahsen?i oturup konuşurlarken gördüm; ?Affedersiniz rahatsız ettim,? deyip odama giriyordum ki Tuna bağırdı, ?Oğlum benim için gelmedi senin için geldi,? dedi. Yanına gittim; Tuna bizi yalnız bıraktı; okul bitiyordu, son günlerdeydik artık; iyi ama neden bu kadar beklemişti? Yanına oturdum, boynuma sarıldı, ağlayarak, ?Biz hatayı nerde yaptık biliyor musun?? dedi. Bana sarıldığında içim ürpermişti, sıkıca sarıldım, kokusunu özlemiştim. ?Hayır bilmiyorum,? dedim. Bir nisanda hiç ayrılmamalıydık,? dedi. ?Artık geç kaldık ama içimde kalmasın sana ilk günden beri âşıktım,? dedi. ?Ama okul bitti sen başka kentlere, başka aşklara, ben başka bir kente… Ama seni asla unutmayacağım,? dedi.
    Bu aşk böyle başlamadan bitmişti. Yedi yıl sonra bir nisanda telefonum çaldı, telefondaki ses ?Beni tanıdın mı?? diyordu. Sesi uzaklarda geliyordu, sanırım ağlamıştı, burnunu çekiyordu, yorgun bir sesti. ?Düşün istersen,? dedi; ?ben bir sigara alayım…? O an anladım Ahsen olduğunu. ?Parlament mi?? dedim. ?Unutmamışsın,? dedi. Uzun uzun konuştuk; yaptığımız o hatadan söz ettik. ?Deniz bir ay sonra evleniyorum, şu an Ankara?dayım, burada öğretmenlik yapıyorum. Telefonu 118 den buldum; gel de her şeyi bırakıp sana geleyim,? dedi. Yeni boşanmıştım, kafam çok karışıktı, yine yanlış zamandı. Yıllardır kafamdan atamadığım kadın olmadık zamanda karşıma çıkmıştı yine; ama bu kez son şanstı bu. Dudaklarımın arasından çıkan söz göz yaşlarım kadar gerçekti, ?Gelirim,? dedim.
    Aşk bir gün mutlaka buluyor bizi, kimse aşktan kaçamıyor?


    Bülent
    Katılımcı

    Sen daha dokunmadan
    çekecekler seni kızacaksın
    hava alamayacaksın belki
    bir anda yutacak seni
    sızacaksın kan ter içinde karanlığa

    götürecekler seni kalabalıklardan
    mavilerden, beton yığınlarının gölgesinden
    sesler değecek kulağına
    bir dolu bakış düşecek yüzüne
    irili ufaklı sırıtacaklar, korkacaksın
    -seni anlayan kimse yok-

    bir kadının göğsüne yapışacak ellerin
    korkularında bir adam saracak seni
    ilk kez savunmasız uyuyacaksın
    gözlerin kapalı güleceksin
    sıçrayacaksın bakışların dilsiz

    duyduklarına ses olacaksın
    ellerini kullanacaksın ayaklarını çekmek için
    kalkmak için ayaklarını
    her şeyi tadında tanımak isteyeceksin
    elinden alacaklar, bakacaksın
    -seni anlayan kimse yok-

    onlar gibi olacaksın
    yürüyeceksin, güleceksin
    yarım yamalak sözlerde güldüreceksin
    alaza çalacak bedenin, yanacaksın
    acı tatlı renkler yutturacaklar, şaşacaksın

    adımların düşecek sokaklara
    bahçede bir çemberde mendil bulup
    ilk kavganı top peşinde yapacaksın
    mızıkçılığı öğretecek oyunların
    oyuncaklarınsa vurmayı, kırmayı
    -seni anlayan kimse yok-

    bir sürü kitaplar yığacaklar önüne
    ye iç çalış diye, bunalacaksın.
    maviye koşmak isteyeceksin
    dört duvar olacak kilidin
    geleceğin…geleceğin diyecekler

    dünden yarınını örseleyecekler
    sen arkadaş isteyeceksin
    seçmen için öğretmen getirecekler
    çocuk parkları düşleyeceksin
    ayakların uçurtma ipine bağlı
    -seni anlayan kimse yok-

    çalışacaksın…çalışacaksın…çalışacaksın
    sınav sınav üstüne
    sen doktor olmak isteyeceksin
    rakamlar sana küsecek
    işletmeci olacak hayat, sen işsiz

    birini seveceksin, elde yok avuçta yok
    ana bunamış, baba merhum
    bir sigarada yakacaksın hayalleri
    anason saracak geceni
    bir parkta sızacaksın
    -seni anlayan kimse yok-

    sabah ezanıyla bir kadın ağlayacak
    koşacaksın, devrik delikanlılıklar içinde
    yırtık elbisesi ve yapış yapış utanç
    yanacaksın, sarmak isteyeceksin
    korkacak! düşecek omuzların

    yaşlı bir çöpçü süpürecek şehri
    ellerine bakacasın / ellerine bakacaksın
    utanacaksın…cebinde birkaç kuruş
    eve varacaksın…dolapta zeytin peynir
    ana evlat bölüşeceksiniz fakirliği
    -seni anlayan kimse yok-

    rengi yitik bir televizyon başında
    dünyayı alacaksın evine
    dünya ki; kan gölünde yüzer bebeler
    açlığın rengi kara, gücün rengi yeşil
    o da doğruda yok

    bombalar düşecek taze canlara
    ana ocağında ağıt, baba ocağında yangın…
    bayraklar dalgalanmalı oysa, niye taşınsın dört kolla
    Yan komşu bağıracak –hırsız varrr!
    Ya hayatı çalan kim?
    -seni anlayan kimse yok-

    anan ölecek, eşin dostun yitecek
    arkadaşların her bir bir yerde
    binbir hayat… sevdiğini alsan ne çıkar
    yurdun bölüm bölüm,
    şehrinde her dil, din, ırk.

    kendin kendine yabancı sabahlarda
    aynalar ne göstereceğine şaşkın
    büyümek… çalışmak için yaşamaktır
    biz küssek de hayata, hayat bizden memnun
    iş üstüne iş bakacaksın
    -seni anlayan kimse yok-

    yaldızlar yalnızlığını yıldızlar
    danteye de varmadı ömrün
    böl topla çarp çıkar – gün yirmibeş olmaz
    salamura edilmez kışa yaz

    ya sarhoş tekerde
    ya kumu çalıntı göçükte
    ya maganda kurşunda
    apansız gelir ölüm, yaşayamadığını o bile anlamaz…

    herkes kendi kaderine mahkum
    söyle! doğmak istiyor musun 🙂

    24.6.2007


    Ogniela
    Katılımcı

    Ne zaman bir güvercin görsem; özgürce uçan,

    Sevgimi sararım kanatlarına, sana ulaştırsın diye,

    Gönülden konuşurum onunla, senin yerine?

    İçimde bir mutluluk olur, yüzümde belirsiz bir sevinç,

    Daha parlak bakar gözlerim,

    Daha sıcaktır ellerim,

    Sararmış sonbahar yaprakları içinde,

    Yemyeşildir içimdeki sevgin?

    Hafif bir rüzgar eser, kokunu getirir bana,

    Gülüşün saklıdır hafızamda,

    Sarılırım sımsıkı, sarılırım sana,

    Hala uyuyordur derim,

    Dokunmadan bakarım yüzüne

    Melek gibidir,

    Masum, kırılgan, ince?

    Uzaktan severim,

    Hayalinle avunurum sen gidince?

    Yüzümde saklarım gülüşünü,

    Sıcaklığın tenimde?

    Dakikaları sayarım saatlerin yerine,

    Seni sensiz, seni uzakta,

    Seni yalnız beklerim gel diye?

    Gece olunca güvercinler gider,

    Gece kararır, gece susar,

    Gece özlemime mum yakar,

    Bir yıldız tutarım, aşkımı aya yazarım,

    Beklerim bir yıldız kayar,

    Gel diye dilek tutarım?

    Aşkımı umuda, umudu hasrete,

    Hasreti özlemime yükler,

    Üstüne yalnızlığımı ekler,

    Seni sonsuza kadar bekle

    #100032239

    Ogniela
    Katılımcı

    Alev alev yanar gönlüm
    Hasretin çekilmez gecelerinde
    Bir ses duyarım uzaklardan
    Şiir gibi tatlı nağmelerle
    Okşayarak kalbimi
    Aydınlatır karanlık gecelerimi

    Alev alev yanar gönlüm
    Bir çiçeğin
    Susuz kalarak solduğu gibi
    Sevgilimin birkaç damla göz yaşı
    Akarak gönlümün üstüne
    Serinletir özlem dolu kalbimi

    Alev alev yanar gönlüm
    Uzayıp giden yalnızlığın
    Acı veren günlerinde
    Sevgilinin dudağındaki nem
    Bir avuç kor olur da
    Yakar gönlümü alev alev.

    Alev alev yanar gönlüm
    Sevdiğimi görünce hayalimde
    Sevgiyle yoğrulmuş gönül dağarcığının
    Volkanları patlar
    Sözleri türkü olur okunur
    Sevgilinin yüreğine hasret dokunur.

    #100031456

    Konu: MAVİ SEVDA

    forumda MAVİ SEVDA

    Ogniela
    Katılımcı

    Bir mavi denizdeyiz şimdi seninle
    ak bir martı gibi umut ve sevinç yüklü gemimiz
    mutluluk rüzgarları vuruyor yelkenlerimize
    pupa yelken yol alıyoruz sabaha
    güneşli günlere çıkıyoruz, mavi gecelere

    güzelliklerin el değmemiş ormanlarında
    düşlenmemiş renklerin çılgınlığı düşüyor bakışlarımıza
    kulaklarımıza binlerce kuş sesi dökülüyor
    şiir cıvıltıları üşüşüyor saçlarımıza
    sevgi çelenkleri örüyor zaman içimizdeki ışıltılardan

    sevgiyle beslenerek,
    bin çiçek büyüyor özlemin kor bahçelerinden
    küskün çocuklar gülümsüyor yıldızlara
    seviyoruz bütün insanları, bütün hataları affediyoruz
    şarkılar bizim oluyor, şiirler bizim, yarınlar bizim
    su gibi yudum yudum, hava gibi nefes nefes
    mutluluğu tadıyoruz tüm pınarlardan
    sevgimizi koyup tüm sevdaların üstüne
    yelin suyla öpüştüğü kıyılara atıyoruz acılarımızı

    kaldırıp duvağını gökyüzünün
    öpüyoruz tüm beyaz bulutları alnından birer birer
    dudaklarımız gül oluyor, gözlerimiz yıldız, bakışlarımız ay
    uçuk bir mavide tutsak kalıyor hayallerimiz
    sokaklar dolusu mutluluk
    çiçekler dolusu sevgi ekiyoruz güzelliğin doruklarına
    martılar uçuruyoruz samanyoluna mavi düşler boyu

    bir Adem ile Hava faslındayız şimdi seninle
    mavi bir rüya görüyoruz, mavi bir bahar yeşeriyor tenlerimizde
    yeni bir aşk masalı yaşıyoruz şarkıların tılsımında
    güneşi, mehtabı, yıldızları içiyoruz tüm pınarlardan

    dudakların kalplere sığındığı bir adada
    şimdi binbir arzuyla köpürüp kabarıyor dalgalar
    şiir?in yedirenk çakılları vuruyor kıyılarımıza
    bütün ihanetlerden arı, bütün çirkinliklerden uzak
    yıldızları yol yapıp umutlarımıza
    mavilere tırmanıyoruz ince alımlı ayaklarıyla aşkın

    #100030262

    Aysun
    Katılımcı

    Çocukluk mevsimi ne çabuk geçti,
    Hayaller güzeldi, düşler güzeldi?
    Annelerin yüzü daha güleçti,
    Baharlar güzeldi, kışlar güzeldi?

    Bulutlar üstüne ne düşler kurdum,
    Sapanla devleri gözünden vurdum,
    Gece Kaf Dağı?na çıkıp oturdum,
    Zümrüt Anka denen kuşlar güzeldi?

    Bir çağı yürürdüm iki adımla,
    Kişnerdi dal atım bağladığımda,
    Kaybolan bilyeme ağladığımda,
    Gözümden süzülen yaşlar güzeldi.

    Bülent Özcan

    #100027339

    Ogniela
    Katılımcı

    Rengi soldu sevdanın,
    Her yanı kırık dökük içinde.
    Bir bir gözden kayboluyor güzellikler,
    Gözümde eriyor güzellikler,sadelikler.

    Heyecanı değil miydi sevdanın,
    Sadeliği ve sadakat bağları.
    Gözünden sakındığın,kıskandığın,
    Değer verdiğin o umutların,
    Gördüğün düşleri hayıra yormanın,
    Yarına yapılacak işlerin başlangıcı,
    Geleceğimizin ilk adımı değil miydi,
    Bir anlamı değil miydi duyguların.

    Başladığı yerde kalıyor oysa,
    Belki başlamadı,ama öyle anlaşılıyor.
    Sen başladı dersin,başlatmışsın,
    Bütün dünyanı onun üstüne kurmuşsun.
    Gözlerini hayallerle süslersin,
    Umut kapılarını ardına kadar açarsın.
    Başladı sende artık dönüşün yok,
    Sende yok belki,peki o nerelerde,
    Başladı mı senin başladığın yerde.
    Bir şeyler indirdi mi yüreğine,
    Bir damla sıcaklık koydu mu ellerine,
    Sen,kendini gördün mü onun bir yerinde.

    Göremezsin,çünkü yoksun,
    Hiç bir yerinde adın geçmiyor,anılmıyorsun.
    Ne adın dilinde,ne sevdan yüreğinde,
    Bir noktan bile konulmamış hiç bir yerinde.
    Olmadığını o da biliyor,sen de,
    Ama sen hayaller peşinde,belkilerde.
    Belkilerden daha ziyade ümitlerde,
    Gün gelir sevecek diye düşüncelerde.

    Bir şeyler değişti sevda yollarında,
    Biz çok gerilerda,yanlış zamanlarda.
    Bozuldu bize göre,bildiğimize göre,
    Rengi soldu sevdanın.

    #100024367

    Bülent
    Katılımcı

    Bilemem nerdedir şu gönlüme eş
    Hayaller dilekler cümlesi beleş
    Ben bir ufuk olsam sevgilim güneş
    Her gün bende doğsa hep bende batsa

    Eğilsem üstüne ince dal gibi
    Döksem dertlerimi bir masal gibi
    Dalından dökülen portakal gibi
    Kucağıma düşse kolumda yatsa

    Saçlar bulut bulut el kına kına
    Her nefeste geliverse yakına
    Birazcık utana biraz sakına
    Gönül meyvesini bu bağda tatsa

    Hasan Turan gene aşkın tığında
    Kolların Tanrı’ya açıldığında
    Sarmaş dolaş olsak ay ışığında
    Geceler dolusu ömür yaşatsa

    #100024094

    efsane2000
    Katılımcı

    Gece çöker, mor dağların üstüne
    Acılar içinde seste yüreğim
    Boğulurken günler, kara gecede
    Yine sancılarla deste yüreğim.

    Dönülmeyen yolun son durağında
    Kök salmış çiçeğin tomurcuğunda
    Dalıp, dalıp gider hayal ufkunda
    Tarif edilemez düşte yüreğim.

    Güneşi söndürür hayalin bende
    Baharım da sensin, gülde dikende
    Onulmaz derdimin çaresi sende
    O mah cemaline hasta yüreğim.

    Yırtarken sabahlar kör karanlığı
    Ölüm sessizliği, doğum çığlığı
    Beklerken gözlerim doğan şafağı
    Kırık dökük sazda beste yüreğim.

    Donuk bir bakışta ateşti sevgi
    Gün akşam oluyor gitmenin vakti
    Umudum tükendi, gençliğim bitti
    Onun için böyle yasta yüreğim.

    (03.04.1995- Manisa/Demirci )

    Ahmet Alıcı (efsane)


    afflicted_
    Katılımcı

    Rubailer – I. Bölüm

    1
    Bir gerçek âlemdi gördüğün ey Celâleddin, heyûlâ filân değil,
    uçsuz bucaksız ve yaratılmadı, ressamı illetî-ûlâ filân değil.
    Ve senin kızgın etinden kalan rubailerin en muhteşemi :
    «Suret hemi zıllest…» filân diye başlayan değil…

    2
    Ruhum ne ondan önce vardı, ne ondan ayrı bir sırrın kemâlidir,
    ruhum onun, o dışımdaki âlemin bende akseden hayâlidir.
    Ve aslından en uzak ve aslına en yakın hayâl
    bana ışığı vuran yârimin cemâlidir…

    3
    Sevgilimin hayâli dile geldi aynanın üzerinde :
    «- O yok, ben varım,» – dedi bana günün birinde.
    Vurdum, düştü parçalandı ayna, kayboldu hayâl
    ve lâkin çok şükür sevgilim duruyor yerli yerinde…

    4
    Muşambanın üstüne resmini bir kerecik çizdim ama
    günde bin kere resmin çıktı bende tepemden tırnağıma,
    fakat ne tuhaf şey hayâlin onda daha çok kalacak
    benden uzun ömürlüdür muşamba…

    5
    Sarılıp yatmak mümkün değil bende senden kalan hayâle.
    Halbuki sen orda, şehrimde gerçekten varsın etinle kemiğinle
    ve balından mahrum edildiğim kırmızı ağzın, kocaman gözlerin gerçekten var
    ve âsi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki dokunamıyorum bile…

    6
    Öptü beni : «- Bunlar, kâinat gibi gerçek dudaklardır,» – dedi.
    «Bu ıtır senin icâdın değil, saçlarımdan uçan bahardır,» – dedi.
    «İster gökyüzünde seyret, ister gözlerimde :
    «körler onları görmese de, yıldızlar vardır,» – dedi…

    7
    Bu bahçe, bu nemli toprak, bu yasemin kokusu, bu mehtaplı gece
    pırıldamakta devâmedecek ben basıp gidince de,
    çünkü o ben gelmeden, ben geldikten sonra da bana bağlı olmadan vardı
    ve bende bu aslın sureti çıktı sadece…

    8
    «- Paydos…» – diyecek bize bir gün tabiat anamız, –
    «gülmek, ağlamak bitti çocuğum…»
    Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak :
    görmeyen, konuşmayan, düşünmeyen hayat…

    9
    Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha,
    güzelim dünya elvedâ,
    ve merhaba
    k â i n a t . . .

    10
    Balla dolu petek
    yani gözlerin güneşle dolu…
    Gözlerin, sevgilim, gözlerin toprak olacak yarın,
    bal başka petekleri doldurmakta devâmedecek…

    11
    Ne nurdan
    ne çamurdan,
    sevgilim, kedisi ve kedinin boynundaki boncuk
    yuğrumlarındaki farkla hepsi aynı hamurdan…

    12
    Lahana, otomobil, veba mikrobu ve yıldız
    hep hısım akrabayız.
    Ve ey güneş gözlü sevgilim, «Cotigo, ergo sum»1 değil
    bu haşmetli ailede varız da düşünebilmekteyiz…

    1 Düşünüyorum, demek ki varım.

    13
    Aramızda sadece bir derece farkı var,
    işte böyle kanaryam,
    sen kanatları olan, düşünemeyen kuşsun,
    ben elleri olan, düşünebilen adam…


    afflicted_
    Katılımcı

    Gazete Fotoğrafları Üstüne II

    Emniyet Müdürü

    Güneş bir yara gibi açılmış gökte
    akıyor kanı.
    Uçak alanı.
    Karşılayıcılar, eller göbekte :
    coplar, cipler,
    hapisane duvarları, karakollar
    ve darağaçlarında sallanan ipler
    ve siviller göze görünmez
    ve bir çocuk işkenceye dayanamadı
    attı kendini Emniyet’te üçüncü kattan.
    Ve işte Emniyet Müdürü bey
    uçaktan iniyorlar
    Amerika’dan dönüyorlar
    mesleki tetkikattan.

    İncelediler uyku uyutmamak usullerini
    ve memnun kaldılar pek
    hayalara bağlanan elektrottan
    ve bizdeki tabutlukların üstüne bir de konferans vererek
    açıkladılar faydalarını
    koltuk altlarına kaynar yumurta koymanın,
    boyun derisini kibritle ince ince yakıp soymanın.

    Emniyet Müdürü bey uçaktan iniyorlar
    Amerika’dan dönüyorlar
    ve coplar cipler
    ve darağaçlarında sallanan ipler
    üstat döndü diye seviniyorlar.


    afflicted_
    Katılımcı

    Kuvâyi Milliye – Sekizinci Bap

    26 Ağustos Gecesinde Saatlar
    İki Otuzdan Beş Otuza Kadar
    Ve
    İzmir Rıhtımından Akdeniz’e
    Bakan Nefer

    Saat 2.30.
    Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
    ne ağaç, ne kuş sesi,
    ne toprak kokusu vardır.
    Gündüz güneşin,
    gece yıldızların altında kayalardır.
    Ve şimdi gece olduğu için
    ve dünya karanlıkta daha bizim,
    daha yakın,
    daha küçük kaldığı için
    ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten
    evimize, aşkımıza ve kendimize dair
    sesler geldiği için
    kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
    okşayarak gülümseyen bıyığını
    seyrediyordu Kocatepe’den
    dünyanın en yıldızlı karanlığını.
    Düşman üç saatlik yerdedir
    ve Hıdırlık-tepesi olmasa
    Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek.
    Küzeydoğuda Güzelim-dağları
    ve dağlarda tek
    tek
    ateşler yanıyor.
    Ovada Akarçay bir pırıltı halinde
    ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
    şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var :
    Akarçay belki bir akar su,
    belki bir ırmak,
    belki küçücük bir nehirdir.
    Akarçay Dereboğazı’nda değirmenleri çevirip
    ve kılçıksız yılan balıklarıyla
    Yedişehitler kayasının gölgesine girip
    çıkar.
    Ve kocaman çiçekleri eflâtun
    kırmızı
    beyaz
    ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki
    haşhaşların arasından akar.
    Ve Afyon önünde
    Altıgözler Köprüsü’nün altından
    gündoğuya dönerek
    ve Konya tren hattına rastlayıp yolda
    Büyükçobanlar Köyü’nü solda
    ve Kızılkilise’yi sağda bırakıp
    gider.

    Düşündü birdenbire kayalardaki adam
    kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.
    Kim bilir onlar ne kadar büyük,
    ne kadar uzundular?
    Birçoğunun adını bilmiyordu,
    yalnız, Yunan’dan önce ve Seferberlik’ten evvel
    Selimşahlar Çiftliği’nde ırgatlık ederken Manisa’da
    geçerdi Gediz’in sularını başı dönerek.

    Dağlarda tek
    tek
    ateşler yanıyordu.
    Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
    şayak kalpaklı adam
    nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
    güzel, rahat günlere inanıyordu
    ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
    birdenbire beş adım sağında onu gördü.
    Paşalar onun arkasındaydılar.
    O, saatı sordu.
    Paşalar : «Üç,» dediler.
    Sarışın bir kurda benziyordu.
    Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
    Yürüdü uçurumun başına kadar,
    eğildi, durdu.
    Bıraksalar
    ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
    ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
    Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlıyacaktı.

    Saat 3.30.

    Halimur – Ayvalı hattı üzerinde
    manga mevziindedir.

    İzmirli Ali Onbaşı
    (kendisi tornacıdır)
    karanlıkta gözyordamıyla
    sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi
    baktı manga efradına birer birer :
    Sağda birinci nefer
    sarışındı.
    İkinci esmer.
    Üçüncü kekemeydi
    fakat bölükte
    yoktu onun üstüne şarkı söyliyen.
    Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
    Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı
    tezkere alıp Urfa’ya girdiği akşam.
    Altıncı,
    inanılmıyacak kadar büyük ayaklı bir adam,
    memlekette toprağını ve tek öküzünü
    ihtıyar bir muhacir karısına bıraktığı için
    kardeşleri onu mahkemeye verdiler
    ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
    ona «Deli Erzurumlu» derdiler.
    Yedinci, Mehmet oğlu Osman’dı.
    Çanakkale’de, İnönü’nde, Sakarya’da yaralandı
    ve gözünü kırpmadan
    daha bir hayli yara alabilir,
    yine de dimdik ayakta kalabilir.
    Sekizinci,
    İbrahim,
    korkmıyacaktı bu kadar
    bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp
    birbirine böyle vurmasalar.
    Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki :
    tavşan korktuğu için kaçmaz
    kaçtığı için korkar.

    Saat 4.

    Ağzıkara – Söğütlüdere mıntıkası.
    On ikinci Piyade Fırkası.
    Gözler karanlıkta, uzakta.
    Eller yakında, makanizmalar üzerinde.
    Herkes yerli yerinde.
    Tabur imamı
    mevzideki biricik silâhsız adam :
    ölülerin adamı,
    kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru,
    durdu boyun büküp
    el kavuşturup
    sabah namazına.
    İçi rahattır.
    Cennet, ebedî bir istirahattır.
    Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,
    meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir
    Cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı.

    Saat 4.45.

    Sandıklı civarı.
    Köyler.
    Sarkık, siyah bıyıklı süvari,
    çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.
    Çukurova beygiri
    kuyruğunu karanlığa vuruyordu :
    dizkapaklarında kan,
    kantarmasında köpük…
    İkinci Süvari Fırkası’ndan Dördüncü Bölük,
    atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.
    Geride, köylerde bir horoz öttü.
    Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari
    ellerinin tersiyle yüzünü örttü.
    Karşı dağlar ardında, düşman elinde kalan
    bir başka horoz vardır :
    baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.
    Düşmanlar herhal onu çoktan kesip
    çorbasını yapmışlardır…

    Saat beşe on var.

    Kırk dakka sonra şafak
    sökecek.
    «Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak».
    Tınaztepe’ye karşı Kömürtepe güneyinde,
    On beşinci Piyade Fırkası’ndan iki ihtiyat zabiti
    ve onların genci, uzunu,
    Darülmuallimin mezunu
    Nurettin Eşfak,
    mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak
    konuşuyor :
    -Bizim İstiklâl Marşı’nda aksıyan bir taraf var,
    bilmem ki, nasıl anlatsam,
    Âkif, inanmış adam,
    fakat onun, ben,
    inandıklarının hepsine inanmıyorum.
    Meselâ, bakın :
    «Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın.»
    Hayır,
    gelecek günler için
    gökten âyet inmedi bize.
    Onu biz, kendimiz
    vaadettik kendimize.
    Bir şarkı istiyorum
    zaferden sonrasına dair.
    «Kim bilir belki yarın…»

    Saat beşe beş var.

    Dağlar aydınlanıyor.
    Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.
    Gün ağardı ağaracak.
    Kokusu tütmeğe başladı :
    Anadolu toprağı uyanıyor.
    Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp
    ve pırıltılar görüp
    ve çok uzak
    çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
    bir müthiş ve mukaddes mâcereda,
    ön safta, en ön sırada,
    şahlanıp ölesi geliyordu insanın.

    Topçu evvel mülâzımı Hasan’ın
    yaşı yirmi birdi.
    Kumral başını gökyüzüne çevirdi,
    kalktı ayağa.
    Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.
    Şimdi bir hamlede o kadar büyük,
    öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki
    bütün ömrünü ve hâtırasını
    ve yedi buçukluk bataryasını
    ağlanacak kadar küçük buluyordu.

    Yüzbaşı sordu :
    – Saat kaç?
    – Beş.
    – Yarım saat sonra demek…

    98956 tüfek
    ve şoför Ahmet’in üç numrolu kamyonetinden
    yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
    bütün âletleriyle
    ve vatan uğrunda,
    yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle
    Birinci ve İkinci ordular
    baskına hazırdılar.

    Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde,
    beygirinin yanında duran
    sarkık, siyah bıyıklı süvari
    kısa çizmeleriyle atladı atına.
    Nurettin Eşfak
    baktı saatına :
    – Beş otuz…
    Ve başladı topçu ateşiyle
    ve fecirle birlikte büyük taarruz…

    Sonra.
    Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.
    Bunlar :
    Karahisar güneyinde 50
    ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.

    Sonra.
    Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik
    Aslıhanlar civarında
    30 Ağustosa kadar.

    Sonra.
    Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu.
    Esirler arasında General Trikopis :
    Alaturka sopa yemiş bir temiz
    ve sırmaları kopuk frenk uşağı…

    Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak’ın ayağı.
    Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail,»
    Nurettin dedi ki : «Seni biz değil,
    buraya gönderenler öldürdü seni…»

    Sonra.
    Sonra, 31 Ağustos günü
    ordularımız İzmir’e doğru yürürken
    serseri bir kurşunla vurulan
    Deli Erzurumluydu.
    Devrildi.
    Kürek kemikleri altında toprağı duydu.
    Baktı yukarı,
    baktı karşıya.
    Gözler hayretle yandılar :
    önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları
    her seferkinden kocamandılar.
    Ve bu postallar daha bir hayli zaman
    üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından
    seyredip güneşli gökyüzünü
    ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.
    Sonra…
    Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden
    ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden
    yüzlerini toprağa döndüler…

    Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı.
    Kan içindeydi yüzü gözü.
    Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.
    Kaçanı kovalamıyordu yalnız
    ulaşmak da istiyordu bir yerlere
    ve sadece kahretmiyor
    yaratıyordu da.
    Ve kılıçların,
    nalların,
    ellerin
    ve gözlerin pırıltısı
    ardarda çakan aydınlık bir bütündü.
    Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü
    ve şu türküyü duydu :
    «Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
    Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
    bu memleket bizim.

    Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
    ve ipek bir halıya benziyen toprak,
    bu cehennem, bu cennet bizim.

    Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
    yok edin insanın insana kulluğunu,
    bu dâvet bizim…

    Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
    ve bir orman gibi kardeşçesine,
    bu hasret bizim…»

    Sonra.
    Sonra, 9 Eylülde İzmir’e girdik
    ve Kayserili bir nefer
    yanan şehrin kızıltısı içinden gelip
    öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,
    Güneyden Kuzeye,
    Doğudan Batıya,
    Türk halkıyla beraber
    seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz’i.

    Ve biz de burda bitirdik destanımızı.
    Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
    Türk halkı bağışlasın bizi,
    onlar ki toprakta karınca,
    suda balık,
    havada kuş kadar
    çokturlar;
    korkak,
    cesur,
    câhil,
    hakîm
    ve çocukturlar
    ve kahreden
    yaratan ki onlardır,
    kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır…

    #100022435

    Konu: DURACAKSIN

    forumda DURACAKSIN

    afflicted_
    Katılımcı

    Acı,
    ağulu dikenler gibi ruhuna dolandığında,
    öfke,
    kızıl bir küheylan gibi koşturduğunda,
    keder,
    yaşlı bir ağaç gibi üstüne yıkıldığında,
    duracaksın,
    durup, gümüş bir su gibi akan sabahın tazeliğine
    bakacaksın,
    sana iki yüz yıl önceden haberler taşıyan
    alaycı kargaların sesini
    dinleyeceksin,
    çiçeklerini koklayıp derin bir soluk
    alacaksın.

    Ölüm seni kuşattığında, tam o sırada, hayatı
    düşüneceksin.
    Acıyı, öfkeyi, kederi ulu bir gölgeliğe yatıracaksın
    bir zaman, ?dinlenin biraz? diyeceksin.

    Bir inci avcısı gibi, ta derinlere dalıp tek tek bütün
    istiridyeleri açarak,
    bir sevinç arayacaksın.
    Hayaller kuracaksın.
    Hatıralarını bir daha gözden geçireceksin.
    Sevdiklerini düşüneceksin ve seni sevenleri.
    Özlediklerini düşüneceksin ve seni özleyenleri.
    Teninde iz bırakanları ve senin izini taşıyan
    tenleri.
    Seni şakalarıyla güldürenleri ve senin şakalarına
    gülenleri.
    Sevinçlerini, hayallerini, hatıralarını,
    sevdalarını, sevişmelerini,
    özlemlerini, şakalarını bir bir yerleştireceksin içine,
    hayat denilen mucizenin sana verdiği armağanları
    sıkıca kucaklayacaksın.

    Ölüm her yandan üstüne saldırıp seni kuşattığında,
    tam da o zaman, hayatı düşüneceksin.

    Güzel bir haber gelecek belki yarın sabah.
    Belki bir mektup alacaksın.
    Sana gülümsemesini çok istediğin gülümseyecek belki sana.
    Serüvenci gemiciler gibi meçhul denizlerde
    kaybolduğunda,
    tam da o zaman, karanın bir gün görüneceğini düşüneceksin.
    Gözcünün ?kara göründü? diye bağırdığını hayal
    edeceksin.
    Kara, hiç görünmese bile,
    hiç olmazsa neyi aradığını ve neyi kaybettiğini
    bileceksin,
    çektiğin onca fırtınanın, varmayı umduğun o umutlu
    hedefle mana kazandığını anlayacaksın.

    Her şeyini kaybetsen de hayallerini
    kaybetmeyeceksin.
    Neyi aradığını hiç unutmayacaksın.
    Sevinçleri ne kadar hatırlarsan, acının derinliğini
    o kadar kavrayacaksın.
    Yaşadığın ve yaşayabileceğin güzel şeyleri ne kadar
    çok düşünürsen
    öfken o kadar keskinleşecek.
    Karanlık inerken ışığa daha dikkatli bakacaksın.
    Geleceğinle arana, dibinde canavarların dolaştığı
    bir uçurum koyduklarında,
    nasıl biteceğini bilmediğin atlayışını yapmadan önce,
    geçmişine, sevinçlerine, hayallerine yaslanıp güç alacaksın.

    Sevdiğin bir türküyü mırıldanmaktan hiç vazgeçmeyeceksin.
    Bir çiçek iliştireceksin yakana.
    Ölüm seni kuşattığında, tam da o zaman, hayatı düşüneceksin.
    En azgın, en ihtiraslı sevişmelerini…
    En çılgın hayallerini…
    En çağıltılı kahkahalarını…

    Acı,
    ağulu dikenler gibi ruhuna dolandığında,
    öfke,
    kızıl bir küheylan gibi koşturduğunda,
    keder,
    yaşlı bir ağaç gibi üstüne yıkıldığında,
    duracaksın,
    durup gümüş bir su gibi akan sabahın tazeliğine
    bakacaksın,
    sana iki yüz yıl önceden haberler taşıyan alaycı
    kargaların sesini dinleyeceksin,
    çiçeklerini koklayıp derin bir soluk alacaksın.
    Ölüm seni kuşattığında, tam o sırada, hayatı
    düşüneceksin.

    Ölüm seni kuşattığında, tam o sırada, hayatı
    düşüneceksin.
    Acıyı, öfkeyi, kederi ulu bir gölgeliğe yatıracaksın
    bir zaman,
    ?dinlenin biraz? diyeceksin.
    Onları, şefkatle dinlendireceksin.
    Çünkü onlara yine ihtiyacın olacak.

    #100021276

    Konu: HER GECE SEN

    forumda HER GECE SEN

    Bülent
    Katılımcı

    Her gece sen girersin rüyalarıma
    Her gece sen…
    Paramparça olur uykularım
    Karanlığın en koyulaştığı yerde
    Kapının çalındığını duyarım
    Açınca soğuk bir rüzgar çarpar yüzüme
    Sen yoksun…
    Kilitlenir dudaklarım
    Gözlerim karanlıklarda boşuna arar seni
    Sen yoksun…
    Yalnızlığımı kadehlere doldurup
    Tek başıma içmeliyim bu gece
    Kırmalıyım kitapları
    Evleri ateşe vermeliyim
    Sen yoksun…
    Zaman gitgide uzar
    Altmış saniye bir dakika
    Altmış dakika bir saat
    Ve sabahın olmasına daha beş saat var
    Beklemek bir çeşit ölmektir
    Sen yoksun…
    Bu bana her gece binlerce ölüm demektir.

    Neden ayrılsın ellerimiz her akşam üstü?
    Gözlerime acı bir karanlık düşsün
    Bir vapur alsın götürsün seni
    Ben vapurlar dolusu kederimle yapayalnızım
    Sen uzak bir körfezde özlemli, dalgın
    Kıyılarına çarpıp ağladığı yerde dalgaların
    Neden ay karşılardan yükseldiği zaman,
    Başın omuzlarımda olmasın?
    Neden ellerin avuçlarımda değil?
    Neden gözlerim aradığı zaman gözlerini bulmasın?

    Durup durup beni bu çaresizlik hançerliyor
    Bu yolların bir yerde ayrılması,
    Uzayan kilometreler…
    O sefil, anlayışsız bakışları insanların
    Dünya, o eski dünya değil
    Tanrı’ysa çoktan unuttu bizi
    Şu uçsuz bucaksız evrende
    Ne derdimizi dinleyen,
    Ne de bir anlayan var sevgimizi.

    İki ömür değil,
    İki ayrı ve büyük yalnızlıktır yaşadığımız.
    Her şey aslında başka renkte.
    Vernikli eşyalar, vernikli yüzler…
    Altından yer yer sırıtan bir yoksulluk
    Yalan üstüne yalan,
    Oyun içinde oyun…
    Her şey bir yerde anlamsız ve boş
    Gerçek olan şimdi senin yokluğun

    Senin varlığını özledim duyuyormusun?
    Bak nasıl artıyor ellerimin sıcaklığı
    Dinle bak nasıl çarpıyor yüreğim
    Bütün sokaklarında bu şehrin sana koşuyorum
    Seni soruyorum gelip geçene,
    ‘Görmedik’, diyorlar.
    Anlamıyorlar seni nasıl özlediğimi,
    Nasıl sevdiğimi bilmiyorlar.
    Volkanlar tutuşuyor,
    Ormanlar yanıyor içimde.
    Her gece milyonların uyuduğu bir anda,
    Devler uyanıyor içimde.

    Seni düşünüyorum,
    Karanlıklar içinden özlemli sesin geliyor.
    Bir ışık yanıyor çok uzaklarda,
    Çorak topraklarımın üzerinden bir bulut geçiyor.
    Şimdi umutlarım,
    Varılmaz uçurum diplerinde
    Korkunç, karanlık mağaralarda hayallerim.
    Derin bir kuyudan su çekercesine,
    Zamandan ve mesafelerden seni çekiyor ellerim.
    Sen her zaman olduğun gibi
    Yine o en güzel, en değerli…
    Benimse ellerim sımsıcak,
    Dudaklarım nemli,
    Özlediğim herşeyimle
    Kopup en yüksek tepelerden
    Bir çığ gibi sana geliyorum.
    Sonra dağlar çöküyor ansızın,
    Ağaçlar devriliyor,
    Evler yıkılıyor,
    Altında kalıyorum…

    Kırık bir heykel,
    Parçasını arıyor her gece.
    Bir şarkı notasını…
    Bir tablo renklerini…
    Ağaç yapraklarını…
    Vazo çiçeklerini…
    Ve bir adam,
    Her gece yollara düşüp,
    Yana yakıla seni arıyor…
    Mağrur gözleri ıslak,
    İlk defa ağlıyor bu adam,
    ‘Gel ‘ diye,
    İlk defa yalvarıyor…

    Ben her gece,
    Gözlerim tavanda bir noktaya dikilmiş,
    Seni düşünüyorum.
    Ve sen o saatlerde,
    Benim görmediğim rüyaları görüyorsun.
    Bir böcek giriyor kafatasıma…
    Her gece sen,
    Bir cinnet gibi,
    Kanıma yürüyorsun.

    #100033627

    Bülent
    Katılımcı

    Ateş mi, güneş mi anlayamadım
    İçimi yakıyor kara gözlerin
    Gözümü gözünden ayıramadım
    Bambaşka bakıyor kara gözlerin

    Olmazki sevdanın kenarı, dibi
    Sev demiş bu canın ulu Habibi
    Gözlerin bir nehir, bir ırmak gibi
    Sel gibi akıyor kara gözlerin

    Kışın kardelenim, yazın petünyam
    Senle aydınlandı karanlık dünyam
    Gündüz hayalimsin, geceler rüyam
    Gönlümde açıyor kara gözlerin

    Işık oluyorlar gecelerime
    İlham oluyorlar hecelerime
    Bu bitmez sandığım acılarıma
    Mutluluk saçıyor kara gözlerin

    İster azat eyle istersen köle
    Kutsaldır bu aşka çekilen çile
    Yansın bu bedenim bakışın ile
    Ok gibi batıyor kara gözlerin

    Şikayetim olmaz bu aşktan yana
    Zehir olsa bile doldur ver bana
    Ölüm baş üstüne sevdiğim amma
    Hasreti dağlıyor kara gözlerin

1 ile 15 arası 15 sonuç (toplam 17) görüntüleniyor