You cannot copy content of this page

1 ile 7 arası 7 sonuç (toplam 7) görüntüleniyor
  • Yazar
    Arama Sonuçları
  • #100024811

    Bülent
    Katılımcı

    Firtinadan arta kalmiş bir teknede,
    Tevekkül içinde;
    Görkemli sakali ve igreti parkasiyla,
    Gizledigi macerasiyla,
    Bir acayip adam yaşardi.
    Akşamlari susardi,
    Ben konuşsam kizardi…

    Bir sürgün kasabasiydi,
    Bir eski zamandi, Haziran’di.
    Çocuktum, evden kaçmiştim
    Gelip ona siginmiştim…

    Küçücük bir koydu, sigdi,
    Burayi keşfeden belki de oydu.
    Uzaktan, kasabanin işiklari yanardi,
    içim anneyle dolardi, aglardim.
    Suphi şöyle bir göz atardi,
    Gizli bir cigara sarardi, aglardi.
    Sonra barişirdik,
    Ben flüt çalardim, cigara sönerdi,
    Aglardik…

    Nereden geldigini bilmezdim,
    Kimsesizdi,
    Belki kimliksizdi…
    Onun macerasi onu ilgilendirirdi;
    Kimseye ilişmezdi…

    Bir şeylere küfrederdi hep,
    Tedirgin bir balik gibi uyurdu.
    Bazen kaybolurdu, arardim,
    Yagmurun altinda dururdu.

    Bir kalin kitabi vardi,
    Cebinde olurdu, her gün okurdu.
    Ben bir şey anlamazdim,
    Kapagini seyreder, duymazdim.
    Sakalli bir resimdi, kimdi;
    Ne kadar mütebessimdi!

    Sordum bir gün Suphi’ye:
    Söylediklerini niye anlamiyorum, diye.
    Bildiklerini, dedi; yüzleştir hayatla
    Ve sinamaktan korkma!.
    Dogru ile yanlişi,
    Ancak o zaman ayirabilirsin
    Ve O’nu anlayabilirsin…

    Sonra gülerdi.
    Günlerim, yüzlerce ayrintiyi
    Merak etmekle geçerdi.
    Sonra yine akşam olurdu, Suphi susardi,
    Ben konuşsam kizardi.

    Tekneye martilar konardi,
    Yüregim Suphi’ye yanardi, aglardim.
    Suphi denize tükürürdü,
    Gökyüzünü tarardi, aglardi.
    Sonra barişirdik,
    Ben flüt çalardim, yildiz kayardi,
    Aglardik…

    Bir sahil kasabasiydi,
    Bir eski zamandi, Haziran’di.
    Çocuktum, evden kaçmiştim,
    Gelip ona siginmiştim.

    Bir gün aksilik oldu,
    Annem beni buldu!
    Suphi kaçip kayboldu.
    Kasaba çalkalandi, olay oldu;
    Ben sustum, kanim dondu!..

    Polisler onu buldugunda tekti,
    Felaketti…
    Herkes meydanda birikti.
    Karakoldan içeri girerken
    Sanki magrur bir tüfekti!..
    Ansizin dönüp bana bakti,
    Anladin mi? dedi
    Anladim, dedim; anladim…
    Ve o günden sonra
    Hiç bir zaman,
    Hiç bir yerde,
    Hiç aglamadim…

    Kaynak: Gözleri Intihar Mavi
    Yusuf Hayaloğlu |

    #100023660

    afflicted_
    Katılımcı

    Istanbul Destani

    Istanbul deyince aklima marti gelir
    Yarisi gümüş, yarisi köpük
    Yarisi balik yarisi kuş
    Istanbul deyince aklima bir masal gelir
    Bir varmiş, bir yokmuş

    Istanbul deyince aklima Gülcemal gelir
    Anadolu’da toprak damli bir evde
    Gülcemal üstüne türküler söylenir
    Süt akar cümle musluklarindan
    Direklerinde güller tomurcuklanir
    Anadolu’da toprak damli bir evde çocuklugum
    Gülcemalle gider Istanbul’a
    Gülcemalle gelir

    Istanbul deyince aklima
    Bir sepet kinali yapincak gelir
    Şehzadebaşi’nda akşam üstü
    Sepetin üstünde üç tane mum
    Bir kiz yanaşir insafsizca dişi
    Boyuna posuna kurban oldugum
    Kalin dudaklarinda yapincagin bali
    Tepeden tirnaga arzu dolu
    Sam yeli sögüt dali harmandali
    Bir şarap mahzeninde dogmuş olmali
    Şehzadebaşi’nda akşam üstü
    Yine zevrak-i derunum
    Kirilip kenara düştü
    Istanbul deyince aklima Kapaliçarşi gelir
    Dokuzuncu Senfoniyle kolkola
    Cezayir marşi gelir
    Dört başi mamur bir gelin odasi
    Haraç mezat satilmakta
    Bir gelinle güvey eksik yatakta
    Köşede sedef kakmali tombul bir ut
    Tamburi Cemil Bey çaliyor eski plakta
    Sonra ellerinde şamdanlar nargileler
    Pasli Acem kiliçlari
    Amerikan kovboylari
    Eller yukari

    Ne kadar da beyaz elbiseleri
    Amerikan deniz erleri
    Kocaman bir papatyadan yolunmuşlar gibi
    Sütten duru buluttan beyaz
    Beyazin böylesine ölüm yakişir mi dersin
    Yakişmaz
    Ama harbederken onlara
    Bambaşka elbiseler giydirirler
    Kan rengi, barut rengi, duman rengi
    Kin tutar kir tutmaz

    Istanbul deyince aklima
    Kocaman bir dalyan gelir
    Kimi pasli bir örümcek agi gibi
    Gerinir Beykoz’da
    Kimi Fenerbahçe’de yan gelir
    Dalyanda kirk tane Orkinos
    Kirk degirmen taşi gibi dönmektedir
    Orkinos dedigin baliklarin şahi, Orkinos mavzerle gözünden vurulur
    Denizin içinde agaçlar devrilir
    Kan çanagina döner dalyanin yüzü
    Camgöbegi yeşili bulanir
    Bir çirpida kirk Orkinos
    Reisin sevinçten dili dolanir
    Bir marti gelir konar direge
    Atilan Kolyosu havada yutar
    Bir başkasini beklemez gider
    Balikçi gülümser tatli tatli
    Adi Marikadir bu martinin der
    Her zaman böyle gelir böyle gider

    Istanbul deyince aklima Adalar gelir
    Dünyanin en kötü Fransizcasi orda harcanir
    Çalimindan geçilmez altmişlik madamlarin
    Agzi dili olsa da tenhadaki çamlarin
    Görüp görecegi rahmeti anlatsa insanlarin

    Istanbul deyince aklima kuleler gelir
    Ne zaman birinin resmini yapsam öteki kiskanir
    Ama şu Kizkulesinin akli olsa
    Galata kulesine varir
    Bir sürü çocuklari olur

    Istanbul deyince aklima
    Tophane’de küçücük bir sokak gelir
    Her Allahin günü kahvelerine
    Anadolu’dan bir sürü fakir fukara gelir
    Kimi dilenecek dilenmesine utanir
    Kiminin elinde bir süpürge peyda olur uzun
    Dudaklarinda kirli pasli bir tebessüm
    Çöpçü olmuştur bugüne bugün
    Kiminin sirtinda perişan bir küfe
    Kiminin sirtinda nakişli semer
    Şehrin cümbüşüne katilir gider
    Kalin yagli bir kolana koşulur
    Piyano taşirlar omuz omuza
    Kendinden agir yükün altinda adamlar
    Balmumu gibi erir dururlar
    Sonra kanter içinde soluk alirlar
    Nazik eşya nazik hamallar ister neylersin
    Ama onlar kadar piyanoyu ciddiye alirlar mi dersin
    Nazdan nazik çiniden bilezik eller
    Derken
    Karşi radyoda gayetle mülayim bir ses
    Evlere şenlik Üstad Sinir Zulmettin
    Haciyagina bulanmiş sesiyle esner:
    Gami sadiyi felek
    Böyle gelir böyle gider

    Istanbul deyince aklima
    Stadyum gelir
    Güne güneşe karşi yirmibeşbin kişi
    Hepsinin dudaginda Istiklal Marşi
    Bulutlar atilir top top pare pare
    Yirmibeşbin kişilik bir aydinlik içinde eririm
    Canim agzima gelir sevinçten hilafsiz
    Isteseler bir gelincik gibi koparir veririm

    Istanbul deyince aklima
    Stadyum gelir
    Kanimin kariştigini duyarim ilik ilik
    Memleketimin insanlarina
    Daha fazla sokulmak isterim yanlarina
    Ben de bagiririm birlikte
    Avazim çiktigi kadar
    Gögsümü gere gere
    Ver Lefter’e yaz deftere
    Stadyum gelir
    Istanbul deyince aklima
    Binlerce insanin ayni anda
    Ayni şeyi duymasindan dogan sevincin
    Heybetini düşünürüm
    Birbirine eklenir kafamda
    Binler yüzbinler milyonlar
    Sonra bir misra havalanir ürkek
    Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar

    Istanbul deyince aklima
    Yahya Kemal gelirdi bir eyyam
    Şimdi Orhan Veli gelir
    Demindenberi dilimin ucundasin Orhan Veli
    Demindenberi senin tadin senin tuzun
    Senin şiirin senin yüzün
    Yarali bir güvercin misali
    Başimin üstünde dolanir durur
    Gelir sessizce konar bu şiirin bir yerine
    Neresine mi arayan bulur
    Erbabi bilir
    Deli eder insani bu şehir deli
    Kadehlerin çinlasin Orhan Veli

    Istanbul deyince aklima Sait Faik gelir
    Burgaz adasinda kiyida
    Mavi gözlü bir çocuk büyür döne döne
    Mavi gözlü bir ihtiyar balikçi gencelir küçülür
    Ikisi bir boya geldi mi Sait kesilirler
    Bütün Istanbul’u dolaşirlar elele başbaşa
    Ana avrat küfrederler uçan kuşa eşe dosta
    Sivriadada da marti yumurtasi toplarlar çilli çilli
    Ziba mahallesinde gece yarisi
    Sabaha Galata’dan geçer yollari
    Maytaba alacaklari tutar kahvede
    Zararsiz bir deliyi
    Ula Hasan derler gazeteyi ters tutaysun
    Çaktirmadan gazetesini tutuştururlar fakirin
    Sonra oturup sessizce aglarlar

    Istanbul deyince aklima
    Sait Faik gelir
    Taşinda topraginda suyunda
    Fakirin fukaranin yanibaşinda
    Bir kalem bir bilek bilendikçe bilenir
    Kildan ince kiliçtan keskin
    Hep iyiden güzelden yana
    Hep kimsesizlerin

    Istanbul deyince aklima
    Sait’in son yillari gelir
    Hey Allahim en güzel çaginda Sait’e
    Dört beş yil ömrün kaldi denir
    Sait Sait olur da nasil dayanir
    Mavi gözlü çocuk boşverir ölüm haberine
    Ihtiyar balikçi pis pis düşünür
    Bir zehir yeşilidir açilir
    Bir yeşil ki cigerine işler adamin
    Bir yeşil ki kasip kavurur
    Küçük mavi çocuk
    Ihtiyar balikçi
    Ve dilimize bulaşan zehir yeşili
    Istanbul çalkalandikça bu denizlerde dipdiri
    Dilimiz yaşadikça yaşasin Sait’in şiiri

    Istanbul deyince aklima
    Sabiyem gelir
    Sabiyem boynundan büyük bir demetle
    Sariyer’den gelir Pendik’ten gelir
    Bahar nereden gelirse velhasil
    Sabiyem oradan gelir
    Ne delidir ne divane
    Aslini ararsan çingenedir
    Tepeden tirnaga güneştir
    Topraktir
    Anadir
    Analar içinde bir tanedir
    Biri sirtinda biri memesinde biri karninda
    Karni her daim burnundadir
    Canini mendil gibi takar dişine
    Yürekten birşeyler katar işine
    Bir ucundan girer şehrin ötekinden çikar
    Alçakgönüllüdür Sabiyem
    Hem masa satar, hem göbek atar
    Ver bir çeyrek güzelim der
    Neyse halin o çiksin falin
    Cani çikar Sabiyemin fali çikmaz
    Sonra anlatir dün gece başina gelenleri
    Görürüm üryamda bir sari yilan
    Cenabet ugraşir durur benimlen
    Uyanir bakarim benim bebeler
    Yatagin ucuna kaymiş
    Ayagimin parmaklarini emer

    Istanbul deyince aklima
    Bir basma fabrikasi gelir
    Duvarlari uzun masalari uzun sobalari uzun
    Dal gibi dalyan gibi kizlar çalişir bütün gün ayakta
    Kanter içinde mahzun
    Yüzleri uzun elleri uzun günleri uzun
    Fabrikada pencereler tavana yakin
    Al topuklu beyaz kizlar dalga geçmeyin
    Dişarda agaçlar dizi dizi
    Duvarlar duvarlar uzun duvarlar
    Niçin agaçlardan ayirdiniz bizi
    Dişarda tarlalar turuncu asfalt mosmor
    Dişarda dişarda dişarda
    Mevsim gürül gürül akip gidiyor
    Ondokuz yaşinda Eyüplü Gülsüm
    Dalmiş beyaz köpüklü akişina ipeklilerin
    Kötü kötü düşünüyor
    Ipegin akişina doyum olmaz
    Ama gel gör ki ipekli emprimeden oglana don olmaz
    Bir top Amerikan bezi sakiz gibi beyaz
    Bir top Amerikandan neler çikmaz
    Perdeler yatak çarşaflari çoluga çocuga çamaşir
    Sakiz gibi agarmiş bir top Amerikan bezi
    Gülsüm’ün gözleri kamaşir
    Üçüncü oglani dogururken Gülsüm
    Bir top Amerikana hasret sizlere ömür
    Gülsüm’lerin sürüsüne bereket
    Yerine bir Gülsüm’cük bulunur elbet
    Gider Gülsüm gelir Gülsüm
    Azrail ettigin bulsun

    Istanbul deyince aklima
    Agzina kadar sogan yüklü bir taka gelir
    Sülyen kirmizisi üstüne zehir gibi yeşil
    Samsun’dan Sürmene’den Sinop’tan
    Yaz demez kiş demez mutlaka gelir
    Kirli yelkeninde yeni bir yama
    Demirinin pasi gelir dilime
    Nabzimda duyarim motorunun hizini
    Canimin içine sokasim gelir
    Iri kalçalari pullu denizkizini

    Istanbul deyince aklima
    Takalar gelir
    Alçakgönüllü kalender
    Ya Peleng-i Deryadir adlari ya Şimşir-i Zafer
    Istanbul deyince aklima
    Koca Sinan gelir
    On parmagi on ulu çinar gibi
    Her yandan yükselir
    Sonra gecekondular gelir ardisira
    Isli pasli yetim
    Eyy benim dev memesinde cüceler emziren acayip memleketim


    afflicted_
    Katılımcı

    Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları

    Senin adını
    kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım.
    Malum ya, bulunduğum yerde
    ne sapı sedefli bir çakı var,
    (bizlere âlâtı-katıa verilmez),
    ne de başı bulutlarda bir çınar.
    Belki avluda bir ağaç bulunur ama
    gökyüzünü başımın üstünde görmek
    bana yasak…
    Burası benden başka kaç insanın evidir?
    Bilmiyorum.
    Ben bir başıma onlardan uzağım,
    hep birlikte onlar benden uzak.
    Bana kendimden başkasıyla konuşmak
    yasak.
    Ben de kendi kendimle konuşuyorum.
    Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi
    şarkı söylüyorum karıcığım.
    Hem, ne dersin,
    o berbat, ayarsız sesim
    öyle bir dokunuyor ki içime
    yüreğim parçalanıyor.
    Ve tıpkı o eski
    acıklı hikâyelerdeki
    yalnayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,
    mavi gözleri ıslak
    kırmızı, küçücük burnunu çekerek
    senin bağrına sokulmak istiyor.
    Yüzümü kızartmıyor benim
    onun bu an
    böyle zayıf
    böyle hodbin
    böyle sadece insan
    oluşu.

    Belki bu hâlin
    fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.
    Belki de sebep buna
    bana aylardır
    kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan
    bu demirli pencere
    bu toprak testi
    bu dört duvardır…

    Saat beş, karıcığım.
    Dışarda susuzluğu
    acayip fısıltısı
    toprak damı
    ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran
    bir sakat ve sıska atıyla,
    yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı
    dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla
    ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.

    Bugün de apansız gece olacaktır.
    Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın.
    Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan
    bu ümitsiz tabiatın
    ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.
    Yine o malum sonuna erdik demektir işin,
    yani bugün de mükellef bir daüssıla için
    yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.
    Ben,
    ben içerdeki adam
    yine mutad hünerimi göstereceğim
    ve çocukluk günlerimin ince sazıyla
    suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla
    yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı
    seni böyle uzak,
    seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi
    kafamın içinde duymak…

    2
    Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar.
    Dışarda, bozkırın üstünde birdenbire
    taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire…
    Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,
    dışarda bozkırın üstünde pırıltılar…
    Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet,
    suyu donmayan testi
    ve sabahları çimentonun üstünde güneş…
    Güneş,
    artık o her gün öğle vaktine kadar,
    bana yakın, benden uzak,
    sönerek, ışıldayarak
    yürür…
    Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara,
    başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı :
    dışarda akşam olur,
    bulutsuz bir bahar akşamı…
    İşte içerde baharın en kötü saatı budur asıl.
    Velhasıl
    o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle
    bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı
    hürriyet denen ifrit…
    Bu bittecrübe sabit, karıcığım,
    bittecrübe sabit…

    3
    Bugün pazar.
    Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
    Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
    bu kadar mavi
    bu kadar geniş olduğuna şaşarak
    kımıldanmadan durdum.
    Sonra saygıyla toprağa oturdum,
    dayadım sırtımı duvara.
    Bu anda ne düşmek dalgalara,
    bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
    Toprak, güneş ve ben…
    Bahtiyarım…

    #100023397

    afflicted_
    Katılımcı

    Süleyman’a karısı telefon etti :
    – Konuşan ben,
    ben, Fahire.
    Tanımadın mı sesimden?
    Demek çok bağırdım birdenbire.
    Çığlık mı?
    Belki…
    Hayır,
    çocuklar hasta değil.
    Dinle beni :
    İşini bırak da gel,
    çabuk ol ama.
    Telefonda anlatamam,
    olmaz.
    Daha kıyamet kadar vakit var akşama.
    Saatlar, saatlar,
    kıyamet kadar.
    Sorma.
    Dinle beni…
    Hemen vapur bulamazsan
    Üsküdar’a kayıkla geç.
    Bir taksiye atla.
    Paran yoksa
    patrondan avans al.
    Yolda hiçbir şey düşünme,
    mümkün mertebe yalansız gelmeye çalış.
    Yalan kuvvetliye söylenir
    ben kuvvetsizim.
    Alay etme kuzum.
    Evet kar yağacak,
    evet
    hava güzel.
    Koynuna girdiğim adam gibi
    kocam gibi değil,
    büyüğüm, akıllım,
    babam gibi gel…

    2
    Geldi Süleyman,
    Fahire, kocası Süleyman’a sordu :
    – Doğru mu?
    – Evet.
    – Teşekkür ederim Süleyman.
    Bak işte rahatladım.
    Bak işte ağlamıyorum artık.
    Nerde buluşuyordunuz?
    – Bir otelde.
    – Beyoğlu tarafında mı?
    – Evet.
    – Kaç defa?
    – Ya üç, ya dört.
    – Üç mü, dört mü?
    – Bilmiyorum.
    – Bunu hatırlamak bu kadar mı güç Süleyman?
    – Bilmiyorum.
    – Demek ki bir otel odasında.
    Kim bilir çarşaflar nasıl kirliydi.
    Bir İngiliz romanında okudum,
    bu işlere yarayan otellerde
    kırık küvetler varmış.
    Sizinkinde de var mıydı Süleyman?
    – Bilmiyorum.
    – Hele düşün,
    toz pembe çiçekli, kırık bir küvet?
    – Evet.
    – Hiç hediye verdin mi?
    – Hayır.
    – Çukulata, filân?
    – Bir defa.
    – Çok mu seviyordun?
    – Sevmek mi?
    Hayır…
    – Başkaları da var mı Süleyman?
    – Yok.
    – Olmadı mı?
    – Hayır.
    – Bunu sevdin demek…
    Başkaları da olsaydı
    daha rahat ederdim…
    Çok mu güzel yatıyordu?
    – Hayır.
    – Doğru söyle, bak ne kadar cesurum…
    – Doğru söylüyorum…
    – Zaten gösterdiler bana.
    İnek gibi karı.
    Belimden kalın bacakları…
    Fakat zevk meselesi bu…
    Bir sual daha, Süleyman :
    Niçin?
    – Bilmiyorum…
    Karanlıkta pencerenin hizasında
    karlı, ağır bir çam dalı.
    Bir hayli zaman oldu
    sofada asma saat on ikiyi çalalı.

    3
    Süleyman’ın karısı Fahire
    şunları anlattı kocasına ertesi gün :
    – … Dayanılmaz bir acı halindeydi
    kendime karşı duyduğum merhamet,
    ölmeye karar verdimdi, Süleyman…
    Annem, çocuklarım ve en önde sen
    bulacaktınız karda ayak izlerimi.
    Bekçi, polisler, bir tahta merdiven
    ve bir kadın ölüsü çıkaracaktınız
    arka arsada bostan kuyusundan.
    Kolay mı?
    Gece bostan kuyusuna doğru yürümek,
    sonra kenarına çıkıp durarak
    baş aşağı atlamak karanlığına?

    Fakat bulmadınızsa eğer
    karda ayak izlerimi
    sade korktuğumdan değil.
    Bekçi, merdiven, polisler,
    dedikodu, kepazelik,
    aldatılmış bir zevcenin intiharı :
    komik.
    Niçin öldüğümü anlatmak müşkül.
    Kime? Herkese, sana meselâ.
    İnsan, ölmeye karar verirken bile
    insanları düşünüyor…
    Sen yatakta uyuyordun
    yüzün rahat,
    her zaman nasıl uyursan
    ondan evvel ve o varken.
    Dışarda kar yağmaya başladı.
    Bir tek gecelikle çıkmak balkona :
    Zatürree ertesi gün,
    nümayişsiz ölüvermek.
    Hayır,
    hiç aklıma gelmedi nezle olmak ihtimali.
    Yaktım sobamızı.
    İyice ısınmak lâzım ilkönce.
    Ciğer bir çay bardağı gibi çatlarmış.
    Pencereye, kara bakıyorum :
    «Eşini gaip eyleyen bir kuş
    gibi kar
    geçen eyyamı nev baharı arar…»
    Babam bu şiiri çok severdi.
    Sen beğenmezsin.
    «Sağdan sola, soldan sağa lerzânı girizan…»
    Lambayı söndürmeden balkona çıktım.
    « … gibi kar
    düşer düşer ağlar…»
    Oturdum balkonda iskemleye.
    Havada çıt yok.
    Karanlık bembeyaz.
    Uykudayım sanki.
    Sanki çok sevdiğim bir insan
    korkarak beni uyandırmaktan
    yumuşacık dolaşıyor etrafımda.
    Üşümüyordum.
    Kederim duruluyor
    berraklaşıyor.
    Odanın camlı kapısından balkona vuran ışık
    sıcak bir kumaş gibiydi üstünde dizlerimin.
    Ben rehavetli bir mahzunluk içinde
    acayip şeyler düşünüyordum :
    Feneryolu’ndaki çınar
    150 yaşındaymış.
    Ömrü bir gün süren böcekler.
    Gün gelecek
    insanlar çok uzun
    çok bahtiyar yaşayacaklar.
    İnsanın yüreği ve kafası var…
    İnsanın elleri…
    İnsan?
    Ne zamanki,
    nerdeki,
    hangi sınıftan?
    Onların insanları,
    bizim insanlarımız.
    Ve her şeye rağmen
    yeni bir dünya için yapılan kavga.
    Sonra sen
    ben
    bir kırık küvet
    ve benim
    kendime karşı duyduğum merhamet…
    Kar durdu.
    Sökmek üzre şafak.
    Utanarak
    odaya döndüm.
    O anda uyansaydın
    sarılıp boynuna…
    Uyanmadın.
    Evet,
    çok şükür nezle bile değilim.
    Şimdi?
    Zaman zaman hatırlayıp
    zaman zaman unutacağım.
    Yine yan yana yaşayacağız
    beni sevdiğine emin olarak.

    4
    Altı ay kadar geçti aradan.
    Bir gece karı koca denizden dönüyorlardı.
    Gökte yıldızlar, ağaçlarda yaz meyveleri vardı.
    Fahire birdenbire durdu
    baktı muhabbetle kocasının gözlerine
    ve suratına tükürür gibi bir tokat vurdu.


    afflicted_
    Katılımcı

    Burda bir dostumuz var :
    Çerkeş’in
    Kavak köyünden.
    Büyük kitaplar gibi
    içinde bir şeyler saklı.
    Akıllı adamlara
    ajans haberlerine
    ve bilmeceye meraklı.
    Adı : Yunus.
    Ateşimizi yakıp
    suyumuzu veriyor.
    Ağaçlardan
    ve günlerden konuşuyoruz.
    Herhal ilerdedir
    yaşanacak günlerin
    en güzelleri.
    Şimdilik
    sohbetimizde kederi :
    kesilip
    satılmış
    bir ceviz ağacının…

    Onu tanıyoruz :
    avlunun içinde
    kapının solundaydı.
    Ve altı yaşında
    dalından düştü Yunus,
    topallığı ondandır.

    Öküzler topalları sever,
    çünkü topallar ağır yürürler.
    Öküzler topalları sever,
    ceviz ağaçları sevmez topalları :
    çünkü topallar sıçrayamazlar yemişlere,
    çünkü üzerlerine çıkıp
    silkeleyemezler dalları.
    Ceviz ağaçları sevmez topalları…

    Bir acayiptir muhabbet bahsi :
    mutlaka kendini dereye atmaz
    sevilmeyenlerin hepsi.
    İnsanların hünerleri çoktur :
    insanlar
    sevilmeden de sevmesini bilirler…

    Bir acayiptir muhabbet bahsi,
    bir acayiptir
    ceviz ağacı ile
    topal Yunus’un hikâyesi…

    ….. Cevizlerini Eylülde döker,
    yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
    Ve Çerkeş yolu üzerinden
    sabah namazı ışıyıp geldiği zaman,
    kadınlardan önce uyanırdı dalları.
    Altından geçerken düşünürdü Yunus…

    ….. Düşünmek :
    ne mukaddes bir iş
    ne felâket
    ne de bahtiyarlıktı,
    ve ölüm :
    mutlaka varılıp dönülmeyen,
    fakat üzerinde düşünülmeyen
    bir köydü Yunus için…

    ….. Cevizlerini Eylülde döker,
    yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
    Güneşte gölgesi hain olurdu,
    rüzgârda konuşurdu kendi kendine,
    dalları yukardan Yunus’a bakar…

    ….. Gündüzleri yıldızların niye söndüğünü,
    dünyanın yuvarlak olduğunu
    ve güneşin etrafında döndüğünü
    bilmiyordu Yunus.
    Bunları biz anlattık ona
    şaşıp kalmadı…

    ….. Cevizlerini Eylülde döker,
    yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
    Yüksekti, genişti alabildiğine.
    Üç kişi el ele versen
    kütüğünü çeviremezdin.
    Gece altında oturdun muydu
    yıldızları göremezdin.
    Her gece altında otururdu Yunus…

    ….. Çinli müslümanlara,
    burunları tek boynuzlu gergedanlara,
    ve bir damla suda bir milyon mikroba dair
    fikri yoktu Yunus’un.
    Bunları bizden öğrendiği gün
    hayret etmedi…

    ….. Cevizlerini Eylülde döker,
    yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
    Toprağın içinde gider kökleri,
    karanlık bir sudur tepende akar.
    Her akşam altından geçerdi Yunus…

    ….. Bir gün ateşimizi yakıp
    verirken suyumuzu :
    “- Biz hizmetkârınız senin,
    sen efendimizsin” – dedik.
    Şaşırıp kaldı Yunus…

    ….. Cevizlerini Eylülde döker,
    yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
    Rüzgârda konuşurdu kendi kendine.
    Yüksekti, genişti alabildiğine.
    Gece altında oturdun muydu
    yıldızları göremezdin.
    Karanlık bir sudur tepende akar,
    toprağın içinde gider kökleri,
    dalları, yukardan Yunus’a bakar…

    “- Köy işi zordur katiyen
    vücut ezilir bir defa.
    Toprağa çömelip bak dört tarafa :
    bela hangi inde pusmuş
    bilinir mi?
    Mümkünü yok vurulsun…”

    Vurmuş belâ, ciğerinden Yunus’u…

    “- Biz hiç dünyada yaşamış değiliz.
    Geldik
    gidiyoruz öylesine…
    Tevatür güzelmiş İstanbul şehri,
    varıp görülmesi nasibolmadı.
    Velâkin niye tiftiği yok
    altmış haneden otuzunun?…”

    Tiftiği yoktu Yunus’un…

    “- Attığın taş
    dediğin kuşu vurmuyor.
    Dünya trene bindi.
    Gayrı dünya öküzün boynuzunda durmuyor.
    Elimiz ayağımız : öküz.
    Çok zor olur öküzü satmak,
    yarı ölümdür yani.
    Öküz gitti mi korkulursun…”

    Sattılar öküzünü Yunus’un…

    “- Herhal yolların sonu göründü.
    Bu olan işleri akıl almaz.
    Toprak sabuna döndü
    kayar insanın elinden.
    Cümle mahlukatın mekânı vardır
    kurdun mekânı olmaz.
    Toprağın elinden kaydı mıydı
    bir mekânsız kurt olursun…”

    Kaydı toprağı elinden Yunus’un…
    Cevizlerini Eylülde döker,
    yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
    Güneşte gölgesi hain olurdu.
    Yunus durmadan
    Yunus kaybettikçe onu düşünür,
    o, bir şey isteyip, bir şey sormadan
    rüzgârda konuşurdu kendi kendine…

    Çocuklara ana,
    tohuma toprak
    ve karı lâzımdır erkek kısmına…

    Bir kız kaçırdı Yunus :
    Çünkü düğün pahalı
    kız kaçırmak ucuz…

    Fakirin karısı kavi olmaz…

    Ve bir gün
    Çerkeş yolu üzerinden
    sabah namazı ışıyıp geldiği zaman
    giderlerdi.
    Yunus’un arkasında yuvarlandı yere,
    kırmızı peştemalının içinde ölüverdi…

    Topraksız, öküzsüz ve kadınsız,
    kaldılar dünyada bir başlarına
    ceviz ağacı ile Yunus.
    Yalnızlık koydukça koydu Yunus’a.
    El toprağında ter döker oldu.
    Cevizi karanlıkta kaybolur sanıp
    uyumaz beklerdi sabaha kadar.
    Yalnızlık umrunda değil cevizin,
    toprağın içinde gider kökleri,
    dalları yukardan Yunus’a bakar…

    Cevizden konsol yaparlar,
    topal Yunus ne işe yarar?

    Zemheriler geldi barınamazsın.
    Cevizden konsol yaparlar.
    Gayrı daha fazla sürünemezsin.
    Sat Yunus cevizini…

    Yün yorgan değil bu sarınamazsın.
    Cevizden konsol yaparlar.
    Bir cansız ağaçtır yaranamazsın.
    Sat Yunus cevizini…

    Varlılar varsıza dokur mu kilim,
    vay cevizin hali, vay benim halim…

    Mekânsız kurda mekândı.
    Cevizden konsol yaparlar.
    Yarı ağaç, yarı insandı.
    Sat Yunus cevizini…

    Cenaze çırçıplak, kara uzandı.
    Cevizden konsol yaparlar.
    Kesildi dalları, dallar budandı.
    Sattı Yunus cevizini…

    Varlılar varsıza dokur mu kilim,
    vay cevizin hali, vay benim halim…

    Sabahın sahibi vardır.
    Gün daima bulutta kalmaz.
    Herhal ilerdedir
    yaşanacak günlerin
    en güzelleri…
    Şimdilik
    sohbetimizde kederi :
    kesilip
    satılmış
    bir ceviz ağacının…

    #100023208

    Konu: MECLİS

    forumda MECLİS

    afflicted_
    Katılımcı

    Bir meclise mihman oldum
    Raslamadım bir yarana
    Ne acayip dondum kaldım
    Taş atarlar yalvarana

    Meclisin yapısı güzel
    Koltuğu kapısı güzel
    Dışarda hepisi güzel
    İçerde kıran kırana

    Sandım ki bir savaş yeri
    Adam çatlar diri diri
    De ki bana hey serseri
    Niye girdin bu borana

    Kimi kimine bağırır
    Biri kaçar beşi vurur
    Kızan bir tekme savurur
    Yanda uyuyup durana

    Görülmemiş böyle uçar
    Dokunulmaz zehir saçar
    Hak’kı inkar eder kaçar
    Döner el basar Kuran’a

    Der Mahzuni çıkamadım
    Bu cümbüşten bıkamadım
    Kaşı çatık bakmadım
    Kapıda kimlik sorana

    #100019708

    Konu: AH ULAN RIZA

    forumda AH ULAN RIZA

    Bülent
    Katılımcı

    Neden halâ gelmedi, yoksa
    Saati mi şaşırdı hıyar?
    Gerçi hiç saati olmadı ama
    En azından birine sorar.

    Cebimde bir lira desen yok,
    Madara olduk meyhaneye!
    Ah eşşek kafam benim,
    Nasıl da güvendim bu hergeleye!

    Gelse, balığa çıkacaktık,
    Ne çekersek kızartıp birayla yutacaktık.
    Kafamız tam olunca, şarkılar döktürüp
    Enteresan hayâllere dalacaktık.

    Bu sandalı geçen hafta denk getirip
    Çalıntıdan düşürdük.
    Arkadaşlar ısrar etti,
    Biz de, iyi olur, bize uyar diye düşündük.

    Saat sekizde gelecekti,
    Bana birkaç milyon borç verecekti.
    Yoksa o nemrut karısı kaçtı da
    Onun peşinden mi gitti?

    Eğer öyleyse yandık,
    Gudubet gene yaptı yapacağını!
    Geçen sene de merdivenden itip
    Kırmıştı Rıza’nın bacağını.

    Abi, kadında boy şu kadar;
    Kalça fırıldak, göz patlak, kafa çatlak!
    Korkuyorum, bir gün ya kendini asacak,
    Ya horlarken Rıza’yı boğacak!

    Bak, şimdi acıdım, aşkolsun adama,
    Ben olsam, vallahi baş edemem!..
    Hele beş tane velet var ki boy-boy,
    Allah’tan düşmanıma dilemem!

    Aslında iyi çocuktur Rıza, efendi huyludur,
    Herkesin suyuna gider.
    Yoksa, kalıba vursan hani,
    Tek başına on tane adam eder!

    Bir keresinde, hiç unutmam
    Üç-beş zibidi haraca dadandı;
    Rıza, sandalyeyi kaptığı gibi
    Herifleri hastaneye kadar kovaladı!

    Aynı mahallede büyüdük, aynı kızları sevdik,
    Aynı kafadaydık.
    Orta ikiden bıraktık, matematik ağır geliyordu,
    Biz, başka havadaydık.

    Aynı gömleği giyer, aynı sigaraya takılır,
    Aynı takımı tutardık.
    Fener’in her maçına iddialaşıp
    Millete az mı yemek ısmarladık!..

    Bir tek askerde ayrıldık,
    Bana Bornova düştü, ona Gelibolu.
    Döner dönmez evlendirdiler,
    En büyük salaklığı da bu oldu!..

    Bense hiç düşünmedim, zaten param yoktu.
    Hep tek tabanca gezdim.
    Benim beğendiğimi anam istemedi,
    Onun gösterdiğini ben sevmedim.

    Neyse, bunlar derin mevzu…
    Anlaşıldı, bu herif artık gelmeyecek.
    Ufaktan yol alayım
    Anam evde yalnız, şimdi merağından ölecek!..

    Gittim, vurup kafayı yattım;
    Rüyamda gördüm, gülümseyerek geldiğini.
    Ne bilirdim, yolda kamyon çarpıp
    Hastaneye kavuşmadan can verdiğini!..

    Vay be Rıza!..
    Sonunda sen de düşüp gittin Azrail’in peşine!
    Dün, boşuna günahını almışım,
    Ne olur, kızma bu kardeşine!

    Öğlen kahvede söylediler, Rıza öldü, dediler
    Ne kolay söylediler!
    Sanki dev bir taş ocağını
    Kökünden dinamitleyip üstüme devirdiler!

    Ah dostum… o kocaman gövdene
    O beyaz kefeni nasıl kıyıp giydirdiler?
    O zalim tabutun tahtalarını
    Senin üstüne nasıl böyle çivilediler?

    Yani sen şimdi gittin, yani yoksun,
    Yani bir daha olmayacak mısın?
    Yani bir daha borç vermeyecek,
    Bir daha bira ısmarlamayacak mısın?

    Peki, beni kim kızdıracak,
    Kim zar tutacak, kim ağzını şapırdatacak?
    Peki, beni bu köhne dünyada
    Senin anladığın kadar kim anlayacak?

    Ulan Rıza… ne hayâllerimiz vardı oysa,
    Ne acayip şeyler yapacaktık…
    Totoyu bulunca dükkân açacak,
    Adını Dostlar Meyhanesi koyacaktık.

    Talih yüzümüze gülecekti be!..
    Karıyı boşayıp sıfır mersedes alacaktık.
    Hafta sonu iki yavru kapıp
    Boğaz yolunda o biçim fiyaka atacaktık!

    Ah ulan Rıza… bu mahallenin,
    Nesini beğenmedin de öte yere taşındın?
    Ara sıra gıcıklaşırdın ama inan ki,
    Benim en kıral arkadaşımdın!..

    Ah ulan Rıza… ben şimdi,
    Bu koca deryada tek başıma ne halt ederim?
    Senden ayrılacağımı sanma,
    Bir kaç güne kalmaz, ben de gelirim!..

1 ile 7 arası 7 sonuç (toplam 7) görüntüleniyor