You cannot copy content of this page

1 ile 4 arası 4 sonuç (toplam 4) görüntüleniyor
  • Yazar
    Arama Sonuçları
  • #100029391

    Konu: MANŞET

    forumda MANŞET

    Bülent
    Katılımcı

    Hayatıma manşet istiyorum.

    Birkaç manşete ihtiyacım var, günler tekdüze

    Karton filmlerden yapılma bütün serüvenlerin

    içinden geçtiğimiz karanlık tünel bizim olmayan gündelik

    Büyük bir köy artık bana tanınan, dünya!

    ölüm tek ticaretin

    Biz söyleriz başkalarına kalır kelimeler

    sanal gerçeklikler için vurguna inmiş manşet

    Gözlerimize attıkları bandın sakladığı karanlık

    kimsenin ofsetinde kazınmıyor yalan sarmal grafik

    kendine çevriniyor

    Biz söyleriz başkalarına kalır kelimeler

    Rekabetten başka yapacak bir şey bırakmıyorlar bize

    Şerefin, haysiyetin, adaletin ve ümidin

    eski moda öyküsüne bir biletim var, alıp cezalı bir biletle

    değiştiriyorlar. Sesim hiçbir metinde tanınmayacak böyle

    giderse.

    Aşık olmak istiyorum.

    Kendileri koyuyorlar kuralları. Naklen yayınlamak

    istiyorlar bütün duygularımı. Güzel pişmanlıklar yaşamak

    istiyorum, bırakmıyorlar, sterilize ediyorlar hemen yaşadığım

    her anı. Hilesiz kuşlar bile kartpostallarda tuzağa düşürülüyor,

    Tebrik ediliyor; poz verdiriliyor kanatlarına.

    Pozdan putlar yaratılıyor her yanda, afişlerde, ekranlarda,

    vitrinlerde, sokak pozlara tapmaya zorlanıyor insanlar.

    Zorlandıklarını hiç anlamıyorlar.

    Her yerde bela var. Olmayacak yerlerde üşüyorum.

    Çarşaflarımı denetliyorlar ben yokken. Pencereme konan kuşları

    takibe alıyorlar. Tek kişilik bir içbükey zaman bile

    bırakmıyorlar bana.

    Çıkmasam odam gömleğim oluyor. Çıkmasam sokaklar tundra.

    Aynaya bile şebekemi gösteriyorum.

    Bakın kimseyi dövmek istemiyorum. Aktör de olmak

    istemiyorum. Vücuduma ve ruhuma muhtacım. Rahat

    bırakmıyorlar. Yerimi bilmeliyim gitmeden önce. İzmarit olmak

    istemiyorum. Gençken ve yeniyken bir şeyler denemeliyim. Önce

    bir manşet bulmalıyım kendime, her şeye bir manşetten

    başlamalıyım.

    O zamanları anlatmak istiyorum.

    Zamanı öğrenmeye çalışırken yitirdiğimiz zamanları.

    Ölümden anlayan bir yanımız vardı gene de

    Sesimiz açılırdı. Uyurken korkardık. Sıçrardık uyku

    arasında ya da birinin elini tutardık

    Gecenin koyu kibrinde gölgelense de erden masumiyetimiz

    gelip geçerdik her şeyin yanı başından

    derinleşmekti en büyük tehlike

    Bağışlanırdık. Gençtik. Gençlik kaba cephane.

    hiçbir şeyin içimize fazla işlemesine izin vermezdik

    kahkahayla baş etmeye çalışırdık gözümüzle göremediğimiz

    her şeyle, ölesiye korkardık

    kendi içimizden tanımadığımız biri çıkacak diye günün

    birinde

    anonim bakış için rehin verdiğiniz gözler

    önünde

    geçip giden yazıp duran söyleyip eyleyen

    ben değilim

    duru suyun arı mantığın dingin optiğin

    önünde

    görülmek görünmek gözükmek isterim

    çok mu zor çok mu olanaksız bilmek isterim

    karşı durduğum şeyler vardır hayatta

    manifestoya varmadan daha kısa mesafelerde

    çözgüsü atkıya daha kolay dolanabilecek bir dolu yol

    derin çözümsüzlükte

    adı konmamış gizli bir sözleşme saklı madde

    imha ve imla

    ne çöllerde yiten geç dönemin mecnunları

    ne teneke kutularda biriktirdiğim madeni paralar

    en büyük günahımı işlemedim daha

    elementlerin minimal kullanımı

    daha yolun başındayım, yakında

    şimdiki zaman yalnızca çarşı

    pop ve popcorn zulmün bütün ayları

    iki bin yıllık kadim şehirlerde işkenceciler emniyet

    müdürü, katiller vali, Bağdat naklen bombalanıyor tarih ekrana

    çıkıyor, şifreli çantalarda taşınıyor parçalanmış haritalar, zulme

    çalışıyor devletin ve sermayenin bütün kanalları, polisler

    gazeteci, sarı kartlı muhbirler, satılık şeref koltukları,

    eski bir alınlık: Geçmişi anlamayan onu bir daha yaşamak

    zorundadır

    hem ortadoğudayız hem viyana kapılarında

    kuşe bir gravürde dağılıyor kimlikler değerler özsu; katil

    hep başkası çıkıyor kara piyasada kapalı iktisat

    her yıl geriye çalışıyor infilaka kadar körlük

    infilaka kadar kötülük

    herkes birbirine düşman olursa sistem mümkün oluyor ve

    buna, hayat işte, deniyor

    şairler biliyor sonuna geliyoruz büyük duvara

    herkes bir manşet bulmalı parçalandığı fragmanlara

    bugünlerden bir gün çıkacaksak eğer, çıkılacaksa,

    gömdüğümüz şeyler olmalı bugünlere, bir gün başka gözler

    bugünleri yeniden okuduğunda bizi görsünler diye, birkaç

    manşetlik kaba cephane

    ne yalnızca siper ne barikatta verdiğimiz ölüler

    şiir gizimizi herkesin gözleri önünde kaçırır geleceğe

    kolay kirlenmeyecek mecralar deltalara vurur akıntısı

    çıkarız çıkmalıyız acemi şiirler büyür başkalarının okuduğu

    olduğu yerde

    bizi de oldurur derin teorisiyle

    tekin olmayan şiirlerin kotuma altına aldığı yarınlar

    saklar kendi çocuklarını da

    eski ve kara bir şarkı yineler kendini başkalarının

    kaderlerinde:

    “kendini ele verdiğin yerde

    başkasına ihanet etmiş olursun

    yapma n’olursun!

    bizi almazken bizim kurduğumuz şehirler

    biz söyleriz başkalarına kalır kelimeler

    varsın olsun sen gene de

    yapma n’olursun!”

    yarım bırakılmış bir fragman gibi,

    parçalanmışlığın sunduğu acemilikler gibi

    mükemmel olmaktan özellikle kaçınmış şiirler gibi

    söylenebilecek binlerce sözden yalnızca birkaçı gibi

    kirletilmiş kayıtsızlığın her vahşeti mümkün kıldığı bir

    dünyada

    hayatımızın başına çekin kendi manşetinizi

    #100029217

    Bülent
    Katılımcı

    Ne zaman otursam gecenin başına

    Ne zaman müziğin;

    yazamıyorum sözünü etmek istemediğim şeyleri

    birbirinden ışığını saklayan uzak yıldızlar gibi

    çekiliyor herşey kendi karanlığına

    parmak uçlarımda yıldız tozlarıyla kapıyorum gözlerimi

    Ey ruhumun en büyük şartı olan tedirginlik!

    Şimdi saat on iki

    Şimdi gece ve müzik

    Ne zaman otursam gecenin başına

    Ne zaman müziğin

    göçüyorum boş kağıdın sessizliğine

    kalbim, kapatılmış kireç kuyusu akıyor kendine

    bakıyorum gençliğim geçiyor uzaktan

    dudaklarında bir ıslık

    kitapların on lira olduğu zamanlardan

    anayurdum gece, kalbimi yazdım mürekkebinle

    gün bir çocuk, yaralanmış

    akşamın kıyılarına vuran

    yürekteki gizli yemin

    gidiyor bir şiirden ötekine

    ardında yıkılmış kentler

    bayındır düşler var ilerde

    gün bir çocuk, yaralanmış

    ütopyaları kalelerle değiştiren

    güdümlü gündüzlerde

    anayurdum gece,

    öt pelerinini ışıkları sönmüş odalarda

    radyo dinleyen çocukların üstüne

    saf kokunun sindiği oturma odaları

    zamanın tortusu eşyaların duruşunda

    duvarlarda içi boşalmış resimler

    yıllardır dağılmayan bir sis

    akşam yemeklerinin yendiği muşamba masada

    kilit altına alınmış duygular, düşünceler

    bütün tetikler çekili durur

    gerginliğin geometrik nizamında

    ışıkları yanmamış akşam alacası

    okul dönüşü saat beş radyoda fasıl çalar

    bütün gün iç geçiren

    ölgün kadın yüzleri sobanın etrafında

    ağrı eşiği alçak,

    acı frekansı yüksek

    okul ve aile birliğinde parçalanmış çocuklar

    bir oda, bir dönümlük dünya

    kol demiri iner az sonra

    çıplak yara gençlik

    günden geceye ilerleyen

    yüksek gerilim hattında

    odam, yaralı hayvan

    gecenin gümüş alaşımında gölgelenen eşyalar

    müziğin dördüncü duvarı, karanlığın kundağı

    sarıyor gündüzün yaralarını

    kendime yerleşmek, kendimden uzaklaşmak için gözlerimi kapıyorum

    dinliyorum uçurumlara oturmuş ağaçlar gibi başka odalardaki yalnızlıkları

    odam yasak kitaplar

    suç ortağı şiirler

    sevdiğim bir kaç poster

    odam bir karaduygu fotoğrafı

    o çember zaman içinde

    yoktu ki varolmanın başka yolları

    yastığımın altında

    tutukluk yapmaz silahım

    uykumu bekleyen kelimeler

    geri dönüyorum

    geçmişte çalınan bir gecenin kapılarından

    yarım kalmış bir sevişme hatırlıyorum

    bir daha hiç tamamlanmamış olan

    sonra bir diğerini, bir diğerini daha

    derken dağılmış kristal

    odalarda sızlayan

    sonra seni

    siyah motorsikletli çocuk

    deri ceketin odamın duvarında asılı kaldı

    yıllar yılı birbirimizi paralamaktan

    vazgeçip seviştiğimiz ilk ve tek akşamdı

    benim için sus payı bir kaç şiirsin artık eski hatıra

    ya sen ne yaptın bunca zaman

    değişmesi gerekeni sağlaştırmaktan başka

    bak duyuyor musun

    Deep Purple, Led Zeppelin

    Emerson, Lake and Palmer

    plak zarflarında yitirdiğimiz ritüel

    bugün birinci viteste yaşıyormuş gibi

    bir duyguya kapılıyor musun ara sırada olsa

    buluştuğun birileri var mı

    gecenin, müziğin, şiirin toprak hattında

    kapamadan gittiğin arka kapı

    bak açık duruyor hala

    uğrar mısın bir gün unuttuğun ceketini almaya

    Hırsızlığın ürpertili monologu:

    Kendime hayatımı anlatıyorum

    Daha o zamanlar biliyordum

    Yapmaya çalıştığım her şeyin

    Kendime hayatımı anlatmak olduğunu.

    Sözcükleri sevmeyi, büyütmeyi, büyülemeyi,

    onları sivriltip silah yapmayı, yaralamayı da

    süsleyip gönül almayı da

    aynı zamanlarda öğrendim.

    Sözcüklerin karbon ve elmas gücünü keşfettim.

    Gecenin geometrisinde, müziğin matematiğinde

    Saklı duruyor şimdi gizli sözlüğüm

    Uzakta değil

    Hırsızlığın ürpertili monologu

    dilimin ucunda siyanürüm.

    Duvarlarda uzak bir geleceğin koyu gölgeleri

    Şiirlerimizi okurduk mahcup bir fısıltıyla

    plaklar dinletirdik birbirimize, filmler anlatırdık

    Sonra gizlerimizi vermeye gelirdi sıra

    dünyayı anlamanın yakıcı isteğiyle

    gömüldüğümüz kitaplar, genç ölenlerin matemi…

    Hiçbir şey ilham vermezdi aşka ve kavgaya

    Eric Clapton’ın gitarı, Genesis’in tarihi

    ve Ayın öteki yüzü kadar

    Şimdi radyoyu açsam

    Biliyorum dünyanın bütün radyolarındasınız

    Gençliğini kirletilmiş takvimlerde yaşayanlar!

    Artık ne montumun cebindeki çakı

    Ne yüreğimde tetiği düşmüş sözcükler

    Çok zaman oldu

    Odamızın kapısını çekip

    O evlerden çıkalı

    Ellerimizi ve yüreğimizi kirletmeden geçtik

    vahşetin yakın tarihinden

    ucuza yaralandık, pahalıya ölmedik

    Biz radyonun son çocukları

    anayurdum gece,

    ört pelerinini ıslığını yenileyen

    çocukların üstüne

    gece ve müzik

    kapanış programı

    bu kitabın da

    kili dağılıyor

    kendime yazdığım serüvenin

    her şiir tabletler halinde bölünüyor birbirine

    çoğalıyor birbirinin içinden

    gündelik dile transpoze edilmiş şarkıların

    biliyorum, kimi derin yaralar okunmaz kalp ağrısı

    kırgınlıklarım

    kimi eski hatıra ecza dolaplarında saklı mırıldanlıklarım

    #100023660

    afflicted_
    Katılımcı

    Istanbul Destani

    Istanbul deyince aklima marti gelir
    Yarisi gümüş, yarisi köpük
    Yarisi balik yarisi kuş
    Istanbul deyince aklima bir masal gelir
    Bir varmiş, bir yokmuş

    Istanbul deyince aklima Gülcemal gelir
    Anadolu’da toprak damli bir evde
    Gülcemal üstüne türküler söylenir
    Süt akar cümle musluklarindan
    Direklerinde güller tomurcuklanir
    Anadolu’da toprak damli bir evde çocuklugum
    Gülcemalle gider Istanbul’a
    Gülcemalle gelir

    Istanbul deyince aklima
    Bir sepet kinali yapincak gelir
    Şehzadebaşi’nda akşam üstü
    Sepetin üstünde üç tane mum
    Bir kiz yanaşir insafsizca dişi
    Boyuna posuna kurban oldugum
    Kalin dudaklarinda yapincagin bali
    Tepeden tirnaga arzu dolu
    Sam yeli sögüt dali harmandali
    Bir şarap mahzeninde dogmuş olmali
    Şehzadebaşi’nda akşam üstü
    Yine zevrak-i derunum
    Kirilip kenara düştü
    Istanbul deyince aklima Kapaliçarşi gelir
    Dokuzuncu Senfoniyle kolkola
    Cezayir marşi gelir
    Dört başi mamur bir gelin odasi
    Haraç mezat satilmakta
    Bir gelinle güvey eksik yatakta
    Köşede sedef kakmali tombul bir ut
    Tamburi Cemil Bey çaliyor eski plakta
    Sonra ellerinde şamdanlar nargileler
    Pasli Acem kiliçlari
    Amerikan kovboylari
    Eller yukari

    Ne kadar da beyaz elbiseleri
    Amerikan deniz erleri
    Kocaman bir papatyadan yolunmuşlar gibi
    Sütten duru buluttan beyaz
    Beyazin böylesine ölüm yakişir mi dersin
    Yakişmaz
    Ama harbederken onlara
    Bambaşka elbiseler giydirirler
    Kan rengi, barut rengi, duman rengi
    Kin tutar kir tutmaz

    Istanbul deyince aklima
    Kocaman bir dalyan gelir
    Kimi pasli bir örümcek agi gibi
    Gerinir Beykoz’da
    Kimi Fenerbahçe’de yan gelir
    Dalyanda kirk tane Orkinos
    Kirk degirmen taşi gibi dönmektedir
    Orkinos dedigin baliklarin şahi, Orkinos mavzerle gözünden vurulur
    Denizin içinde agaçlar devrilir
    Kan çanagina döner dalyanin yüzü
    Camgöbegi yeşili bulanir
    Bir çirpida kirk Orkinos
    Reisin sevinçten dili dolanir
    Bir marti gelir konar direge
    Atilan Kolyosu havada yutar
    Bir başkasini beklemez gider
    Balikçi gülümser tatli tatli
    Adi Marikadir bu martinin der
    Her zaman böyle gelir böyle gider

    Istanbul deyince aklima Adalar gelir
    Dünyanin en kötü Fransizcasi orda harcanir
    Çalimindan geçilmez altmişlik madamlarin
    Agzi dili olsa da tenhadaki çamlarin
    Görüp görecegi rahmeti anlatsa insanlarin

    Istanbul deyince aklima kuleler gelir
    Ne zaman birinin resmini yapsam öteki kiskanir
    Ama şu Kizkulesinin akli olsa
    Galata kulesine varir
    Bir sürü çocuklari olur

    Istanbul deyince aklima
    Tophane’de küçücük bir sokak gelir
    Her Allahin günü kahvelerine
    Anadolu’dan bir sürü fakir fukara gelir
    Kimi dilenecek dilenmesine utanir
    Kiminin elinde bir süpürge peyda olur uzun
    Dudaklarinda kirli pasli bir tebessüm
    Çöpçü olmuştur bugüne bugün
    Kiminin sirtinda perişan bir küfe
    Kiminin sirtinda nakişli semer
    Şehrin cümbüşüne katilir gider
    Kalin yagli bir kolana koşulur
    Piyano taşirlar omuz omuza
    Kendinden agir yükün altinda adamlar
    Balmumu gibi erir dururlar
    Sonra kanter içinde soluk alirlar
    Nazik eşya nazik hamallar ister neylersin
    Ama onlar kadar piyanoyu ciddiye alirlar mi dersin
    Nazdan nazik çiniden bilezik eller
    Derken
    Karşi radyoda gayetle mülayim bir ses
    Evlere şenlik Üstad Sinir Zulmettin
    Haciyagina bulanmiş sesiyle esner:
    Gami sadiyi felek
    Böyle gelir böyle gider

    Istanbul deyince aklima
    Stadyum gelir
    Güne güneşe karşi yirmibeşbin kişi
    Hepsinin dudaginda Istiklal Marşi
    Bulutlar atilir top top pare pare
    Yirmibeşbin kişilik bir aydinlik içinde eririm
    Canim agzima gelir sevinçten hilafsiz
    Isteseler bir gelincik gibi koparir veririm

    Istanbul deyince aklima
    Stadyum gelir
    Kanimin kariştigini duyarim ilik ilik
    Memleketimin insanlarina
    Daha fazla sokulmak isterim yanlarina
    Ben de bagiririm birlikte
    Avazim çiktigi kadar
    Gögsümü gere gere
    Ver Lefter’e yaz deftere
    Stadyum gelir
    Istanbul deyince aklima
    Binlerce insanin ayni anda
    Ayni şeyi duymasindan dogan sevincin
    Heybetini düşünürüm
    Birbirine eklenir kafamda
    Binler yüzbinler milyonlar
    Sonra bir misra havalanir ürkek
    Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar

    Istanbul deyince aklima
    Yahya Kemal gelirdi bir eyyam
    Şimdi Orhan Veli gelir
    Demindenberi dilimin ucundasin Orhan Veli
    Demindenberi senin tadin senin tuzun
    Senin şiirin senin yüzün
    Yarali bir güvercin misali
    Başimin üstünde dolanir durur
    Gelir sessizce konar bu şiirin bir yerine
    Neresine mi arayan bulur
    Erbabi bilir
    Deli eder insani bu şehir deli
    Kadehlerin çinlasin Orhan Veli

    Istanbul deyince aklima Sait Faik gelir
    Burgaz adasinda kiyida
    Mavi gözlü bir çocuk büyür döne döne
    Mavi gözlü bir ihtiyar balikçi gencelir küçülür
    Ikisi bir boya geldi mi Sait kesilirler
    Bütün Istanbul’u dolaşirlar elele başbaşa
    Ana avrat küfrederler uçan kuşa eşe dosta
    Sivriadada da marti yumurtasi toplarlar çilli çilli
    Ziba mahallesinde gece yarisi
    Sabaha Galata’dan geçer yollari
    Maytaba alacaklari tutar kahvede
    Zararsiz bir deliyi
    Ula Hasan derler gazeteyi ters tutaysun
    Çaktirmadan gazetesini tutuştururlar fakirin
    Sonra oturup sessizce aglarlar

    Istanbul deyince aklima
    Sait Faik gelir
    Taşinda topraginda suyunda
    Fakirin fukaranin yanibaşinda
    Bir kalem bir bilek bilendikçe bilenir
    Kildan ince kiliçtan keskin
    Hep iyiden güzelden yana
    Hep kimsesizlerin

    Istanbul deyince aklima
    Sait’in son yillari gelir
    Hey Allahim en güzel çaginda Sait’e
    Dört beş yil ömrün kaldi denir
    Sait Sait olur da nasil dayanir
    Mavi gözlü çocuk boşverir ölüm haberine
    Ihtiyar balikçi pis pis düşünür
    Bir zehir yeşilidir açilir
    Bir yeşil ki cigerine işler adamin
    Bir yeşil ki kasip kavurur
    Küçük mavi çocuk
    Ihtiyar balikçi
    Ve dilimize bulaşan zehir yeşili
    Istanbul çalkalandikça bu denizlerde dipdiri
    Dilimiz yaşadikça yaşasin Sait’in şiiri

    Istanbul deyince aklima
    Sabiyem gelir
    Sabiyem boynundan büyük bir demetle
    Sariyer’den gelir Pendik’ten gelir
    Bahar nereden gelirse velhasil
    Sabiyem oradan gelir
    Ne delidir ne divane
    Aslini ararsan çingenedir
    Tepeden tirnaga güneştir
    Topraktir
    Anadir
    Analar içinde bir tanedir
    Biri sirtinda biri memesinde biri karninda
    Karni her daim burnundadir
    Canini mendil gibi takar dişine
    Yürekten birşeyler katar işine
    Bir ucundan girer şehrin ötekinden çikar
    Alçakgönüllüdür Sabiyem
    Hem masa satar, hem göbek atar
    Ver bir çeyrek güzelim der
    Neyse halin o çiksin falin
    Cani çikar Sabiyemin fali çikmaz
    Sonra anlatir dün gece başina gelenleri
    Görürüm üryamda bir sari yilan
    Cenabet ugraşir durur benimlen
    Uyanir bakarim benim bebeler
    Yatagin ucuna kaymiş
    Ayagimin parmaklarini emer

    Istanbul deyince aklima
    Bir basma fabrikasi gelir
    Duvarlari uzun masalari uzun sobalari uzun
    Dal gibi dalyan gibi kizlar çalişir bütün gün ayakta
    Kanter içinde mahzun
    Yüzleri uzun elleri uzun günleri uzun
    Fabrikada pencereler tavana yakin
    Al topuklu beyaz kizlar dalga geçmeyin
    Dişarda agaçlar dizi dizi
    Duvarlar duvarlar uzun duvarlar
    Niçin agaçlardan ayirdiniz bizi
    Dişarda tarlalar turuncu asfalt mosmor
    Dişarda dişarda dişarda
    Mevsim gürül gürül akip gidiyor
    Ondokuz yaşinda Eyüplü Gülsüm
    Dalmiş beyaz köpüklü akişina ipeklilerin
    Kötü kötü düşünüyor
    Ipegin akişina doyum olmaz
    Ama gel gör ki ipekli emprimeden oglana don olmaz
    Bir top Amerikan bezi sakiz gibi beyaz
    Bir top Amerikandan neler çikmaz
    Perdeler yatak çarşaflari çoluga çocuga çamaşir
    Sakiz gibi agarmiş bir top Amerikan bezi
    Gülsüm’ün gözleri kamaşir
    Üçüncü oglani dogururken Gülsüm
    Bir top Amerikana hasret sizlere ömür
    Gülsüm’lerin sürüsüne bereket
    Yerine bir Gülsüm’cük bulunur elbet
    Gider Gülsüm gelir Gülsüm
    Azrail ettigin bulsun

    Istanbul deyince aklima
    Agzina kadar sogan yüklü bir taka gelir
    Sülyen kirmizisi üstüne zehir gibi yeşil
    Samsun’dan Sürmene’den Sinop’tan
    Yaz demez kiş demez mutlaka gelir
    Kirli yelkeninde yeni bir yama
    Demirinin pasi gelir dilime
    Nabzimda duyarim motorunun hizini
    Canimin içine sokasim gelir
    Iri kalçalari pullu denizkizini

    Istanbul deyince aklima
    Takalar gelir
    Alçakgönüllü kalender
    Ya Peleng-i Deryadir adlari ya Şimşir-i Zafer
    Istanbul deyince aklima
    Koca Sinan gelir
    On parmagi on ulu çinar gibi
    Her yandan yükselir
    Sonra gecekondular gelir ardisira
    Isli pasli yetim
    Eyy benim dev memesinde cüceler emziren acayip memleketim


    afflicted_
    Katılımcı

    Yıkılası bozuk düzen
    Bıçak kemiğe dayandı
    Gayrı bize yazık düzen
    Gönlümüz kana boyandı

    Al birini vur birine
    Koydu bizi hiç yerine
    Vay boynumuz devrileydi
    İnandık körü körüne

    Ağar kara saçım ağar
    Hıçkırık sinemi boğar
    Bu yıl da böyle giderse
    Başımıza taşlar yağar

    Al birini vur birine
    Koydu bizi hiç yerine
    Deli miydik serseri mi
    İnandık körü körüne

    Gel Mahzuni söyle sözü
    Harap ettik yazı güzü
    Daha karanlık basmadan
    Üsküdarı geçti dürzü

    Al birini vur birine
    Koydu bizi hiç yerine
    Gönlümün gözü çıkaydı
    İnandım körü körüne

1 ile 4 arası 4 sonuç (toplam 4) görüntüleniyor