1 ile 6 arası 6 sonuç (toplam 6) görüntüleniyor
  • Yazar
    Arama Sonuçları
  • #100031937

    İklima
    Katılımcı

    Vatanıma kast eden kardeşim olsa,
    İnan ki affetmem Dünya bir olsa,
    Bahçemdeki güllerin tamamı solsa,
    Bu Vatan benimdir korurum onu.

    Mert olsun düşmanım göreyim hele,
    Bu Vatan’a kim kasteder bileyim hele,
    Meydan okuyorum sözüm bilene,
    Bu Vatan benimdir korurum onu.

    Çanakkale Savaşını tüm Dünya bilir,
    Atasını bilmeyen soysuz neleri bilir,
    Yiğit olan Yiğit namusu için ölür,
    Bu Vatan benimdir korurum onu.

    Adımız Mehmetçiktir, andımız ölüm,
    Dünya’da mazlumlara kim yapar zulüm,
    Şöyle beri gelsin hele göreyim boyun,
    Bu Vatan benimdir korurum onu….

    Yusuf Önder Bahçeci

    #100031854

    Konu: İSTANBUL-8

    grup forumunda Gülten KAHRAMAN

    likevoyager
    Katılımcı

    ey aşkların şehri!
    ey ayrılıkların coğrafyası!
    en deli şairlerin
    en manyak şiirlerinin
    doğum noktası!
    bana da yazdırdın
    beni de ağlattın
    helal sana?

    ne
    incisi olmanın dünyanın
    nede
    taşının toprağının
    altın olması umurumda

    ben sende ölümü gördüm
    sevgisizliği?
    yoksulluğunu duygunun
    ve
    acımasızlığını
    yüreklerin!

    sende bitmektesin
    koca tarih
    sende son demlerindesin hayatın
    benim gibi
    sevemedim seni
    istersen affetme beni
    ama
    gidiyorum senden
    azad et beni!

    #100028147

    gunluk
    Katılımcı

    Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
    En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,

    – Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,

    Ne hayasızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
    Nerde-gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”

    Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
    Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!

    Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer
    Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.

    Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
    Osrtralya’yla beraber bakıyorsun; Kanada!

    Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.
    Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.

    Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela…
    Hani tauna da zuldür bu rezil istila…

    Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
    Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,

    Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
    Döktü karnındaki esrarı! hayasızcasına,

    Maske yırtılmasa halâ bize affetti o yüz…
    Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.

    Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbab,
    Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.

    Öteden saikalar parçalıyor afakı;
    Beriden zelzeleler kaldırıyor a’makı;

    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
    Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.

    Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
    Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.

    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer
    O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer…

    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
    Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.

    Saçıyor zırha bürünmüş de o namerd eller,
    Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.

    Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
    Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.

    Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…
    Kahraman o orduyu seyret ki, bu tehdide güler!

    Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
    Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?

    Hangi kuvvet onu, haşa, edecek kahrına ram?
    Çünkü te’sis-i ilahi o metin istihkam.

    Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
    Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;

    Bu göğüslerse Huda’nın ebedi serhaddi;
    “O benim sun’-i bediim, onu çiğnetme” dedi.

    Asım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.

    Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
    O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,

    Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
    Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!

    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
    Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.

    Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i…
    Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

    Sana dar gelmeyecek makber’i kimler kazsın?
    “Gömelim gel seni tarihe” desem, sığmazsın.

    Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab…
    Seni ancak ebediyetler eder istiab.

    “Bu, taşındır” diyerek Ka’be’yi diksem başına;
    Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;

    Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;
    Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;

    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
    Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsan oradan;

    Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
    Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,

    Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
    Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;

    Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
    Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.

    Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
    Şarkın en sevgili sultanını Salahaddin’i,

    Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran…
    Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

    O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;

    Sen ki, a’sara gömülsen taşacaksın… Heyhat,
    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat…

    Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
    Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.

    Mehmet Akif Ersoy

    #100021922

    cicceekk
    Görevli

    Bugün bütün iyi kalpliliğim üzerimde
    Cümle düşmanlarımı affettim
    Yediğim meyvalardan
    Kokladığım çiçeklerden af diliyorum
    Yerde yürürken gördüğüm
    Sebepsiz kanına girdiğim
    Zevk için öldürdüğüm
    Böceklerden af diliyorum
    Dağdan, topraktan, taştan
    Evlattan, akrabadan, arkadaştan
    Yağan yağmurdan, doğan güneşten
    Denizlerden, göklerden af diliyorum
    Yıllardır kahrımı çeken kadından
    Ondaki yaşamak ümidinden
    Baba evinden, ana sütünden
    Yediğim ekmeklerden af diliyorum
    Kadrini, kıymetini bilmediğim
    Hayali ile bahtiyar olmadığım
    Otuz yıl arayıp bulmadığım
    Geleceklerden af diliyorum

    #100021296

    Konu: TOHUM

    grup forumunda Erhan GÜLERYÜZ

    sudenaz
    Katılımcı

    tohumunda ayrılık varsa aşkın
    mahsulun gözyaşıdır
    benim gibi ağır ağır öder yürek cezasını
    susar yalan
    tohumunda ayrılık varsa aşkın
    mahsulun gözyaşıdır
    benim gibi ağır ağır ödersin
    zamanla geçer yaran
    yalan yalan
    yalan değil benim sevdam
    seni sonsuza kadar seveceğim
    yalan yalan
    yalan yalandı herşeyin
    seni sonsuza kadar affetmeyeceğim

    mevsimlerden sonbahardayım
    artık çok geç yağmurlardayım
    ben vazgeçtim yalnızlardayım
    seni affedemem

    mevsimlerden sonbahardayım senin yüzünden
    dünyadaki herkez için herhangi birisin
    ama herhangi biri için dünyalara değersin
    ne yazıkki yüreğimde mahkumsun
    cezan ömür boyu sevilmek
    hemde sevildiğini hiçbirzaman bilmeden

    #100021050

    Konu: DAHA FAZLA YABANCI

    grup forumunda Cezmi ERSÖZ

    likevoyager
    Katılımcı

    İyilikten, saflıktan ulaşamadım kendime burada? Burası durmadan hızlanan bir kent. Burada sonsuz arzu çarpışır. Sonsuz acı? Sonsuz hırs?
    En başlarda ne istedim tam bilmiyorum. Ama öyle açık ve duruydu ki gördüğüm herşey, nereye ve kime baksam beni kendisine inandırıyordu. Henüz içimde bir başkası yoktu. İçimde benden ayrı, bana karşı bir ses yoktu. Gidemediğim yerleri mutlu özlerdim, çünkü gitmesem bile bilirdim ki oraları da benden bir parçaydı.
    Çok az ve usulca konuşulurdu.
    Çünkü sessizlik vardı ve ve bu sessizlikte en küçük sesler bile çabucak yayılırdı heryere. Sessizlik kutsaldı, çünkü bütün sesleri o saklardı koynunda.
    Evlerin önünde küçük bahçeler vardı. Geceleri ışıl ışıl yanan küçük düş ağaçları vardı. Herşey bizim için yaratılmıştı sanki, göründüğü gibi olan ruhumuza göre. Geceler gündüzlere usulca sokulurdu. Yavaştı herşey. Çok yavaş?
    Kutsal ve sonsuz bir aynaydı gökyüzü. Kendisine içtenlikle ve sabırla bakanların ismini sayıklardı?
    O zaman da vardı kötülük ve şiddet? O zaman da vardı yalan ve sevgisizlik? Ama yavaş dönerdi dünya. Garip, kutsal bir sessizlik vardı heryerde. Utanırdı kötüler yaptıklarından. Pişmanlık duyulurdu her yalandan sonra. Sanki mecbur kalındığı için sevgisizdi insanlar.
    Top oynardık mezarlıklarda. Ölüler dünyanın en sevecen insanlarıydılar. Hayatı onlar sevdirirdi bize. Aynı güneşin altına uzanırdık birlikte.
    O zaman bir tek kalbim vardı benim. Gözlerim bana aitti nereye gitsem. İçimde kendi sesimden başka hiçbir ses yoktu.
    Hayatın o dinmeyen ağrısıyla hatırlardım kendimi. Susar dinlerdim. O ağrıyı incitmemeye çalışırdım. Kaçmazdım ondan. Bilirdim ki istesem de kaçamam ondan. Güneşin doğuşu ya da batışına nasıl saygı duyuyorsam ona da öyle derin bir saygı duyardım?
    Toprak, içimde sakladığım halde ulaşamadığım sevgiliydi? Kendimle değil, toprağın sırrıyla yarışırdım. Kendimden değil, toprağın sırrından ürkerdim? Bu ürküntüyle barışmak için sık sık toprağa yüz sürerdim. Koklardım onu. Çıplak bir hazla yürürdüm üzerinde. Kalbimin üzerinde yürür gibi?
    Sonra sular geliyor aklıma. Aktıkça yüzün gibi aydınlanan sular. İlk orada hatırlıyorum seni. İçimde henüz başka bir ses yokken. Kalbim ve gözlerim sadece bana aitken?
    O suların peşinde, hayatımın peşinde, yüzünün peşinde?
    İlk orada akıp giden sularda seninle kendimi gördüm. En çok sende sevdim kendimi. Akıp giden sularda. İlk kez sende gördüm özlemlerimi? Akıp giden kalbimi? O parçalanmış ve sadece sana ait benliğimi ilk kez sende gördüm?
    O yavaşça dönen dünyayı, bütün sesleri içinde saklayan o kutsal sessizliği? Kendisine sabırla ve içtenlikle bakanın adını sayıklayan o sonsuz gökyüzünü? Gökyüzünün el verdiği o küçük düş bahçelerini?
    Toprakla sular arasındaydı kalbim. Bu yakınlıkta ne varsa, bu sır nereye varacaksa görmek isterdim. Çünkü öyle inanırdım ki kendime, nereye baksam seni görürdüm. Toprakla sular arasında giderek aydınlanan yüzünü.
    Dalgaların aydınlığı vururdu terkedilmiş evlere. Bir kapı açılır, içeri üşümüş bir ışık girerdi. Dışarıda bir sonsuzluk kimsesiz yanardı. Bir ceset vururdu sahile, ömrüm olurdu yorgun ve ıslak saçları? Sen olurdun yüzünü saklayan herkes? Sonra? Sonra biterdi toprak? Akmaz olurdu sular. Kirlenirdi o kutsal sessizlik? Düş ağaçları kesilirdi? Seni bekleyecek yer bırakmazlardı bana? Sürüklerdi beni peşinden hızlanan dünya, bu durmadan hızlanan kent? Sürüklerdi beni kalbimden ayrılan ikinci kalp, sürüklerdi beni gözümden ayrılan ikinci göz? Ruhumdan ayrılan öbür ruh, sürüklerdi beni?
    Artık bu kent o kent değil, bu kalp o kalp değil, bu gözler o gözler değil? Seni sevdiğine inandığım o insan bu insan değil?
    Burada gidilecek hiçbir yer yok. İnsan en fazla o öbür, o yalancı kalbine çarpıyor? Burada insan en fazla o sahte gözünü hissediyor içi acıyarak? Ne kadar sevse de dünyanın bütün sevgisizliğini üzerine alıyor burada insan? Hep başkalarının sahte yasını tutuyor?
    Burada her sabah, her akşam insan yeniden, hep yeniden başlıyor hayatına. Sanki hiç yaşanmamış gibi, hiç gidilmemiş gibi, hiç ders alınmamış gibi? Burada insanın yalan yüzü değil, o en derinde sakladığı kalbi kararıyor önce?
    Artık burası herhangi bir kent: Kalabalık, doyumsuz, aceleci, konuşkan, acımasız, telaşlı unutkan, intikam dolu ve hep kaybetmiş? Burada sistem, kirletilmiş arzularla içimize, beynimize sızıyor, o ?kurtarılmış beyin hücrelerimize?. İşte sevgiyi, yitirdiğimiz ve özlediğimiz aşkımızı, işte en derinde yatan insanlığımızı aradığımız yer burası?
    İşte seni aradığım yer burası: Herşey satılık burada, herşey ambalajlı. Sevgi, umut, ütopya, başkaldırı, inanç, ölüm, farklı hayatlar? Herşey, herşey satılık burada.. Burada herşeyin bir fiyatı var? Burası durmadan hızlanan bir kent? Aşk bile burada serbest piyasa kurallarına bağlı? Sahte bir kalple peşinden koştuğum bu dünya seni bana anlatmaz, artık biliyorum?
    Burası benim önümden koşan bir kent? Burada ikinci kalbimle, ikinci gözümle, ikinci benliğimle yarışıyorum. Burada kendimle amansız kavgalıyım?
    Seni sevdiğim kadar sevmedim bu hayatı, inan? Ne olur bir tek buna inan?
    Çünkü sende gökyüzüm var. sende sonsuz yağmurlarım, kutsal sessizliklerim var? Sende o küçük düş ağaçlarım var? Affet bu küçük insanlığımı? Affet peşinden geldiğim bu kenti? Affet o derin doyumsuzluğumu?
    Göremedim affet, sen bu kentte denizden çıkan bir cesettin. O yorgun ve ıslak saçları ömrüm olan bir ceset? Affet beni? Gidilecek başka bir yer yokmuş bu kentte? Toprakla akan su arasındaki yüzünden başka? İşte bunu öğrettin bana? O sessiz, o kutsal yüzünle bana bunu öğrettin. Bu kentte aşk olamayacağını? Beni kendine çağırdın. Akşamın o ıstıraplı eşiğine?
    Son bir umutla sana sarılıyorum sevgili. Dünya nereye giderse gitsin, bir tek sen kaldın bu kentte, birtek sen kaldın içimdeki iyilik yüzünden utandırmayan beni?
    Ben bu dünyadan kaçtım ve gidecek başka yerim yok?
    Burası içimi kanatarak hızlanan bir kent?
    Bir yanım ölü, bir yanım sen?
    Sevgiliysen tanı beni, bil öyleyse?
    Dediğin gibi sevgili, daha fazla yabancı ölmek istemiyorum sana?.

1 ile 6 arası 6 sonuç (toplam 6) görüntüleniyor