Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine

gulisah

Üye
  • Katıldı

  • Son Giriş

gulisah tarafından gönderilen her şey

  1. Balkız? dan mektup Delinin biri yazmış dersin ya Bir diyeceğim var yine de... Kerpiç duvar arasında Açtım gözümü dünyaya Dokuz çocuk Üç öküz, dört inek Yirmi de koyunu vardı babamın Anama hasret büyüdüm Koca gün tarlada ırgat Akşam babama kadın Dedemle, nineme gelin ...Eli hiç değmedi saçıma Ya çamaşır leğeninde Ya da sarı kızın memesinde Elleri nasır, Topukları çatlak Bildim bileli al basmalı bir entari üstünde Bir de kiraz oyalı yazması Kınalı saçlarını soluklayana kadar Kokusunu toprak bildim yıllarca Hasan?mış ilk oğlu babamın Okul yolunda Dayanamamış soğuğa Kar düşmüş üzerine Kırmızı yanakları Cam gibiymiş Buzdan heykelmiş bedeni bulduklarında En büyüğümüz Ayşe ablam Onüçünde vermişler muhtar oğluna Onbeşinde bir oğlu vardı dizinde Bir de kızı karnında Ne yoklukla okuttu babam Mehmet abimi Kasabaya gönderdi Öğretmen çıkacaktı Köy çocuklarını okutacaktı Sarhoş bir şöförün tekeri Kestirdi ayaklarını Ali, yağız delikanlı Keskin nişancı Ağanın çiftliğinde Dayımın adını vermiş dedem ona Deli Osman dedikleri ortancamızdır Traktörden düştü sünnet düğününde Tezek toplar, balya yapar Öyle mutludur ki dolarsa o gün çuvalı Bağdagül Mayıs ayında açmış gözlerini Gül kokulusu ninemin Yanağında gamzesi Yüzü nur, sesi billur Topraktan iyi anlıyor kardeşim Umut Adı gibi ekiyor tarlamızı Elleri bereketli Yüreği kadar verimli hasad zamanı Yaşar okudu, adam oldu Şimdi mahkeme salonlarında Üç kuruş maaşla Kürsüde adalet için direniyor Düzeni bozuk ülkemde Aydın?la dört yaş var aramızda Çoban oldu komşu köyde Dağlarını gezer sabahtan akşama Kaval yerine saz vardır elinde Yanık yanık türkülerinde Buram buram tüter Anadolu Ben en şanslısıymışım bizim evin Balkız demiş rahmetli babam Daha doğmadan adıma ... Hepimiz bir bahçedeydik bir zamanlar Sabah çilli horozun sesiyle uyanır Bir siniye onüç kaşık dalardık Sarı kızın sütünü içerken Ciğerlerimize dolardı Ilgaz İlk papatyayı hep babam söylerdi Baharı da gördük bu yıl diye Ama bu kez sondu baharı Başakların arasında Saplanmıştı sol göğsüne Kan davalı kör bir kurşun Anamın ciğerleri kanamaya başlamış Son bir kaç gündür Sağlık ocağında, yeni yetme bir hekim Demiş ki -Şehirde kolay tedavisi Yola çıkacak bu hafta Mehmet abimin yanına Yengem bakarmış elbet İnanmam ya...neyse ... Şehir bozuyor adamı Kim gitse gelirim diye Dönmedi Bir kaç evlat gitti komşularda Para yolladı bir kaç ay Sonra sırra kadem bastı Okumaya gidenler Unuttu köy yolunu Çelik çomak oynadıkları Okulun bahçesinde Yeni derslik yaptıracaklardı Zengin olunca Şimdi televizyonda Çok meşguller belli de Kırmızı koltuklarda Gülüşüyle saklıyor Manasını unuttuğu utanmazlığı ... Bense bir yatakhanede Daraldığım gecede yazıyorum bu satırları Düşlerim kadar çıplak uykularım Köyümün ekmeği kokar bu satırlar ... Memleket koca şehirler değil ki sadece Adı olmayan köyler var İsimsiz gömülen bebeler Öğretmeni olmayan okullar Ya da öğrencisi olmayan sıralar Siz renklerini beğenmezsiniz kalemlerin Bizim avucumuzda kaybolur kurşun kalem Etiketi olmayan kazağı giymezsiniz Büyüse de abi, ablamız Bize kalsa deriz giysileri, Altında bir deliği olan ayakkabı bayram bekler Soğukta kızarır burnumuz, ellerimiz buz Sıcak suyun kokusunu Bahçede, tezek ateşinde Çamaşır kazanında biliriz Bir leğende on maşrapa sudur banyomuz Yemeğimiz tek tencerede Siz tadını bilmezsiniz Biz lezzetine doymayız yayıktaki ayranın Hangimiz şanslı bilinmez... Siz daha zenginsiniz dünya malında Biz daha doymuşuz çocukluğa Adım köy çocuğu aranızda Oysa Balkızıyım köyümün Uğramazsa göğsüme Bir şehir magandasının Maç sonrası kurşunu Yarının öğretmeniyim Memleketin bir ucunda ... Bir kaç satır karaladım uyksuz saatimde Sen deli saçması de Yolunu bilmediğiniz Köyümü özledim sadece.
  2. geçmişi lekeli yüzü eski maskeli olsa da gecesi gündüzü ustalıkla saklıyor beyaz tülün ardına kadınlığını akşam doğarken onuru tüketen eller kızılında boğuyor alın terinin utancını çekildikçe karanlık gölgeleri düşüyor ihanetlerin O yine beyaz tülün ardında ...umarsızca depremlerden bitkin çiy saatlerin serinliğiyle yorgun gamzelerde gülüşü diriliyor her solukta kahpelik çürümüş dehlizlerinde tek dişi kalmış siluetin karartısı düşüyor Aşiyan?da okka ile divitin valsini kıskanıyor dalgalara özenen martılar çekiliyor ayak izleri çalkalanıyor deniz ölüm sarıyor ya da kendini ecel sanıyor mavi uzun bacaklarının altında serili bedenler seyirci kalıyor arzuların yalnızlıkla kol kola sefasına kim geldiyse kapısına tenine seren kadın cinayetlere şahit gecelerin peçesini takmış matemde sürmeli gözleri ak gerdanında dizili tarihin hazinesi yedi taşlı taç takılı hazan saçlarında her bir yanında yorucu sevişmelerin morluğu / sanılır oysa her gelen bir parça koparır canından hüzünlü bakışında bulutlar kurşunlar toprağı çiçekleri hep diken açar ellerinde canı yanar yine de gülümser şehveti sürdüğü dudaklarına yıldızlar düşer yorucu bir tangonun finalinde öpüşür akreple yelkovan ne kadar ateşli olsa da bastırır arzularını uğruna kaç can döküldüyse teslim olduysa kaç devlet bakir rüyaların erkeği olsa da kabuslar kanlı bastırılışıdır özgürlüğünün ne boynundaki tasmanın izini belli eder ne de ayağındaki prangaların tahrişini uzun bacakları? O?na uzaktan bakmak kadar eteklerinde oynaşmak da güzel a d ı n a İ s t a n b u l d e d i ğ i m k a d ı n ı m
  3. avuçlarına yüz sürdüğüm ; senin için bıraktım savaşlarımı bu kentin sahte mutluluklarından sakındım yalanlarından nankörlerinden kimin eli kimin cebinde aşklarından güz dökümü sokaklarda ruhlarla gezdim köşe başlarında sadaka dilenenlere öfkeli aşka avuç açacak kadar açtım takvimlerin intiharında keşkeler biriktiren her kayan yıldıza dilek bağlayan yalnız bakışlardandım ya da bir avuç fincanda dünya dolusu mutluluk arayanlardan? papatya katiliydim kendi cumhuriyetimde kendime dizildim aşk depremlerinden çıktım bu kentin ekmek kavgasından gelin konvoyundan maç coşkusu kurşunlarda sindim kadınların tecavüze uğramış bedenlerinde öldüm tekrar tekrar ve azar azar yitirdim inancımı tanrıya ?tanrı yok, diyordu bir kadın - Muhammet yok İsa yok yok bütün peygamberler annem yok ? ama bir şeyler olmalıydı kurtaracak ölümden çocukları yaşlıları kuyruklardan çekip alacak bir el afrikamı yeşile saracak nefes kara deliğe göğüs gerecek kadınları olmalıydı bu kentin gücüm yettiğince her şeyin savaşını verdim anamın böbreğinin beynimin yokluğun ihanetin gidenlerin şiirlerin gaspçıların yurtların kitapsızların dingin mavilerin çırpınan beyazıydım; yorgunluğu insanlıktan bildim bir gece vakti buldum sebepsiz telaşımı en büyük boşluğum; sana tırmanıyorum yıldız tepelerinde sana azıyorum karadeniz gibi köpük köpük sana kazıyorum ölüdenizi kürek kürek sana yazıyorum hayaldenizinden çaldığım mürekkepli şiirleri aşk bıçağı soluğundan bir kesik boynumda sana kanıyorum gelincik gelincik yüzüm bir avuç istanbul, yüzümde ülkemdir ellerin seni sana sunduğum çocuklar büyütüyorum saf aşk döllerinden yalınayak seninle ne kadar da çokum ! Arzu Altınçiçek 2009
  4. Sevgili ben; kaç mevsimlik suskunluğu vardı arzuların, saymadım Yıldızlı gecelerde bile yönümü bulamazdım çünkü; her yanım dört duvar yalnızlık oysa sevmeye açtım, sevilmek kadar sevişmeye de akşamları kısık sokak lambalarının ışığı öperdi bedenimi kuytularda kendi dokunuşlarıma ses olurdu o saçma sapan şiirlerim an gelir öfkem olurdu yeri gelir en büyük çığlığım her defasında bir kadehle başlardı boşalmaya gözlerimden acizliğim ve titrek dudaklarımdan keskin bir şarkı düşerdi her şey susardı sanki her şey donardı. renkler silinirdi, bilinirdi sebebi siyah beyaz resimler keşkeli cümlelerle süslenirdi ne kadar saklasam da ele verirdi kırılganlıklarım saçlarımda kendini uykusuz saatler bir çizik daha atardı yüzüme bilirdim ama yapacak bir şey yok erguvanlara bulansa da, anıların hep üşüten bir yanı vardı ve mavilerin buz kesikleri ne bedenim ne ellerim...yüreğim titrerdi yüreğim tir tir herkese bir aşk düşer mi? cevabını kim bilirdi? tek korkum y a l n ı z l ı k... kalabalıkların uğultusunda bir cümle yakalamaya çalışıyorum sıcak sadece bana öze ya da tensel açlıktan uzak bir el uzansın elime yeter, bir "merhaba" için gidişlere alışkın gönlüm nasılsa ama gelişler önemliymiş asıl b i l i y o r u m turuncuların içinden kırmızıları çektim mevsim sapsarı tarihler değişse de takvimler hep yedi güne gebe temmuz nisan çamurlarına bulanık ama o halinden memnun batak gülleri süslerken yaz düşleri lacivertler hep kıskançsa kime ne ! aşk; kaç yıldır suskunluğumsun bir ben biliyorum bunu. sesimden düşen kahkalarıma kanmışlarsa benim suçum değil bakıp da görmeyişleri aşk; her halimi saklayan siyah bir elbisesin üzerimde...renklerime sırdaş oysa ne kadar da net ortada duruşum, ne kadar da kollarım savruk hangi yana çekseler giderim zannedenler ne kadar da haksız kilitleri vurmuşum bir kez ne öncesi ne sonrası hep o andayım sana tutsağım a ş k, sana niyetli ama sen y o k s u n. aşk; tütsülü gecelerin kokusunda terli şiirsin sabaha rengin kırmızı... utanmak mı gerekir koynunda uyurken ya da vaftiz mi gerekir su akışında sevişleri dar sokaklarda düşer yasaklı adın ya ihanettir gölgen, ya gölgende ihanetler. her türlü yapış yapışsın ama her türlü kapış kapış sağ koluma takmışım denizi sınırlar çiziyorum ağırlaşıyor ihanet kokuları şehrin git gide yamacıma geliyor ayrılık ötesinde zamana vuran metal kurşunlarda yalnızlığım bir ben yakınım kendime sonra yine ben yine ben en çok da kendimle konuşmalarımı sever oldum ayrılıklar üstüne. bu sabah yabancı olsam aynaya hiçbir kıyafet olmasa üzerime adımı unutmuş olsa çevremdekiler ve ben hatırlamasam düne aitleri çocukluk kumbaramda biriktirdiğim dünlerle günleri harcıyorum elim açık avucumda o kadar çok bozuk günler var ki var mı aranızda bütünleyecek yıllarımı? üstü sizde kalsın ! nasılsa aşk herkese lazım yalnızlıktan başka kuruşum yok... aşk; seninle dolu nice yıllarım olsun. Sevgiler Sen
  5. bugün o kadar ihtiyacım var ki sana güneşin yalnızlığı ısıtmadığını anladım artık biliyorum alnımı öpen gecenin korkularımı sarmadığını şarkıların ?ağlamak istediğim anlar?ın dışında anlamı olmadığını öğrendim ve kime derdimi anlatsam -aman takma, geçer demesinden yoruldum gün uykusunda laleler gibi dingin kollarının altında kalmalıyım şimdi buzul kelepçe bileklerimde aklımda kemirgen şu anılar günahlardan bir leke daha tenimde gözlerimden koyu yarınlar er kişi niyetineymiş de aşk her kişiyeymiş mavi boncuklar bugün o kadar ihtiyacım var ki sana kimsenin sen gibi bakmadığını anladım artık biliyorum adımı söyleyenlerin sevdalı çağırmadığını şiirlerin ?can yanmalarım? dışında yazılmadığını öğrendim ve kime aşkı sorsam bulamadığı bir şeyi tarifinden yoruldum gün kuytusunda rüzgâr gibi dingin ellerin saçlarımda olmalı şimdi çözül diyor içimdeki yabancı aklımda tutsak sevişler sevaplardan iz yok tenimde gözlerinden uzak yarınlar er kişi niyetineymiş de gün her kişiyeymiş yıldızlar bugün o kadar ihtiyacım var ki sana korkuları kovalayan sesini özledim kabusları dağıtan gülüşünü dizlerine başımı koyduğum anlar gibi mendilimde kelimeler var çocukluğuma dair hiçbiri sen gibi güzel değil hiçbiri sen gibi kalmamış baba bugün o kadar ihtiyacım var ki sana Not: Karakalem çalışması yabancı bir siteden alıntıdır (Brandie ve babası)
  6. gün ağlar kayısı çiçeklerinde penceremde soğuk bahar ışıltısı kuş cıvıltılarında buruk sevinçler buz beyazı denizde mutsuz dalgalar dolanır bileklerime toprak bir özlem kokar, bir ölüm kah sana yanarım, kah sensiz üşürüm bulutlardır gözlerimde kördüğüm çağla gülüşlerini aşırdı arsız mevsim bir karıncaya takılıp düştü kelebek peşindeki çocukluğumun gölgesi umrumda değil avcumda siyahını bırakan uğur böcekleri yokluğunun ilk nisan yağmurları ölü bir bedende dirilir doğum sancıların ruhum seni yüklenmiş, bu can beni tüketmekte yitik bir kent buldum karanlıkta unutulmamış kapı eşiklerinde çalınmamış zilleri sevindirdim çalıp kaçtım yorgun bir rüzgar buldum maviyi eledim uçurtma kuyruklarında büyümek; en öksüz haliymiş insanın ne sesim yetiyor, ne ellerim şiirmiş, yaşamakmış, sevişmekmiş her şey anlamını yitirmiş Nisan-2010 canım annem?e doğumgünü dileğimsin...
  7. şişelere doldurup geceyi yıldız emzirdim sebebiyim yalpalayan gölgelerin şehveti göğüslerimden sağan gözleri afrikadan aç adamın orospusuyum sözleri günahtan ağır şair iniltisinde lâl çekiyorsanız küfürlerime canınız cehenneme kaç el değmemiş dul geçer bacaklarımdan boğaz dolusu boşalmışlığıma piç doğumlarıma karışır martı bağrışları bakarsınız yalnızca boynuma soluğunu bırakanlar ayıplarınızı ayıpladıkça örtüp pervazlarımı çıkarırsınız istanbulum bereket adam değilim yoksa çivilerdim geçmişime sövdüğünüz dilinizi arzu altınçiçek
  8. karanlığa buladım yüzümü izi gitsin diye yılların kar altında sabahladım kar mı, kır mı anlamasınlar saçımdaki dilimdeki küfürleri sakladım örtbas etsin diye can yakışlarımı dikenleri topladım öfkemi sıktığım elime biriken nefretleri süsledim gülüşümle alladı pulladı bahar çirkinliğimi korkuyorum yaz gelecek ve eritecek maskemi akşamlar
  9. ıslığımda kırgın bir şarkı ve kurşuna dizilmiş keşkeler hangi mevsim büyüdü bu dikenler nasıl kırmızı açsın çiçeklerim çekip gitmek bir yağmur bulutu gibi unutmak çakıllarda yırtılan denizleri bir şiir hüznünde susmak bir vedaya demlemek gözlerimi gitme günyüzüm taş taş üstüne dökülür zaman koca bir şehir çöker göğsüme saçlarımın telinde türküler tutuşur ki; aşk kadar sağır İstanbul İstanbul yokluğun kadar ağır intihar arzusundayım gece vakti yaşamın bir yanı eksik, sen yanı savruk hani bir kez daha gitmeyecektin? öksüz kalmadım mı ellerinde iki kişilik ölümü bana vermiyecektin yalancı mıydı dudakların sevgili ? ?sensizlik ne zor? 25.02.10
  10. dar duvarlar arasında yarı nefes kürek kaldırıyor bu kentin adamları kömür karası gözlerinde kömürden kara yazgı ekmeği ve kadını aynı kokan karanlık; yalnızlığa düşüp soluğu duyurmak ne zor güneşi siyah bir sabahın kıyısında gözlerini aradım günışığı arayan gözlerini yaşamak bir kuş yüreğine sığıyorsa yelkenleri sana gönderiyorum utansın kefen beyazı kar yağar gibi düşmüş üzerine ölüm soğuk ellerinde çığlıklar suskun toz bulut ağıtlarda memleket suskun düş salıncağında yarı nefes gidip gelen kentin çocukları dilinizde kelebek şarkıları yüzlerinizde serçe gülüşler susmasın tutsak edin uçurtmanıza baharı bilin ki ölümün adıdır m a v i; bıçak kesiği yaşamlarda göğe yakın durun karanlıkta ölümü soluyanlara 19 Mayıs 2010 Arzu Altınçiçek
  11. Zaman, can çekişirken, Akrep yelkovan, arasında; Bir adım öteye gidemezken geceden, Ay, ışığını çekerken sinesine, Yıldızlar çekilirken kuytu karanlıklara, Hüzün, bakır bir çaydanlıkta demleniyordu, Ve ben, son sigaramdaki dumanları da hapsediyordum içime, Saat on ikiyi beş geçiyordu. Ekmek bıçağında dilimleniyordu ömrüm; Masum, yalınayak çocukluğum; Umudun kıyısından geçmeyen gençliğim, Ulu orta seriliyordu, harami sofrasına, Düş bahçelerim yağmalanıyordu, Herkes payına düşeni alıp giderken. Bütün kimsesizliğimle, Bütün çaresizliğimle, Bütün çıplaklığımla, kalıyordum karanlığın koynunda; Üşüyordum, Tepeden tırnağa buz kesiyordu yalnızlık. Saat on ikiyi beş geçiyordu. Dişlerimle, şafağı sökmek isterken karanlığın göğsünden; Gün ağarıyordu saçlarıma, Tel tel, Raylarımdan çıkıyordum, Vagonlarım kopuyordu bir biri ardına, Savruluyordum, Bir cinayete kurban gidiyordum, Kaza süsü verilmiş, Faili meçhul bir ölüm biçiyordu terzi masasında, Bir tabuta çivileniyordum. Saat on ikiyi beş geçiyordu. S.U. 05.10.2009
  12. bir tutam tebessümdü, yüzümüze konduracagımız elele verip, sevgiler dagıtacagımız dahada az bir çimdikti, hatta; zerresine razıydık ne istedigimizi bilmeden, anlayamadan birbirimizi asıverdik suratlarımızı anlamsız boşluklarda asılı kaldık öylece, samaroglanı gibi... Yakup Icik