Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine

cicceekk

Üye
  • Katıldı

  • Son Giriş

Blog Gönderileri tarafından gönderilen cicceekk

  1. ÖLMEYEN SEVGİ

    Genç adam ellerinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi... Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde her zamanki çiçeklerden vardı. Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı , kıpkırmızı, kan kırmızısı güller...
    Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor, aşk kokuyor en önemlisi de özlem ve hasret kokuyordu güller...
    Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor gibiydiler. Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi, "Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum" dedi.
    Az sonra sevdiğini göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya başlamıştı. Ne zaman onu düşünse, onunla buluşacağını hayal etse kalbi aynı böyle yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerine rağmen ikiside sevgisinden hiç bir şey kaybetmemişti..
    Onları hiç bir şey ayıramazdı...
    Ne hasret, ne ayrılık, ne de ölüm...
    Genç adam telaşla saatine baktı. Sevdiği yine geç kalmıştı, 1 dakika gece kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için dakikalarca önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Ama sevdiği her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü...
    Ve gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denizlere dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza karşı olan aşkı gibi denizinde sonu yoktu. Sonsuzluğa uzanıyordu. Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü. Kendi aralarında söyleneceklerdi. Delikanlı önce bunu sevdiğine açmış, sonrada gidip iki yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı idi. Bir türlü anlamıyordu onları. Her şey bu kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki?
    İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak, kucaklaşacaklardı...
    Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını atacaklardı.
    Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can atıyordu...
    Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara... Ne kadar güzel dansediyorlardı havada.
    Tekrar saatine baktı genç adam. Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hem de çok... Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu. İşte her gün burada buluşmak için sözleşmiyorlar mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattığı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz vermiyorlar mıydı? O zaman neden gelmemişti yine??...
    Aklına kötü düşünceler gelmeye başladı. Hayır.. hayır.. olamazdı.
    Sevdiğine bir şey olamazdı.
    Onsuz hayat yaşanmazdı ki...
    O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç adam. Bunun düşüncesi bile hoş değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını kimsenin görmesini istemiyordu.
    Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya başladı bakışlardan.
    Artık bıkmıştı... Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba diye düşünmeye başladı. Gözlerini kapattı.
    7 sene oldu dedi. 7 senedir her gün bu sahildeydi, sevdiğini bekliyordu. Daha fazla dayanamadı. Kalbi parçalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden 1 damla daha yaş güllerin üzerine damladı...
    Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gideyim diye mırıldandı...
    Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu...
    Genç adam ayağa kalktı. Sevdiğiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin ardındaki kabristana doğru yürümeye başladı..

  2. EN GÜZEL ÇİÇEK

    Bir gün kitap okumak için parka gitmiş, yaşlı bir söğüt ağacının uzun, dağınık dallarının yanındaki boş banka oturmuştum. Hayatımdan bezmiş bir halde, dünyanın alay edercesine, üst üste silleler vurmasına içerlemiş, homurdanıyordum.
    Tüm bunlar günümü mahvetmeye yetmezmiş gibi, oyun oynamaktan bitap düşmüş küçük bir çocuk nefes nefese çıkageldi. Yanıbaşımda, kafası aşağı eğik bir şekilde durdu ve büyük bir heyecanla bana "Bak ne buldum!" diyerek elindekileri gösterdi.
    Elinde bir çiçek vardı ve çiçek acınacak durumdaydı. Çiçeğin bütün yaprakları yırtılmıştı. Sanırım çiçek ya yeterli yağmur görmemiş ya da pek ışık alamamıştı. Çocuğun ölü çiçeği alıp gitmesi için sahte bir gülücük attım ve kafamı başka yöne çevirdim. Ancak çocuk dönüp gideceğine yanıma oturdu. Çiçeği burnunun üstüne getirerek, şaşırmış bir şekilde "Bu kesinlikle çok hoş kokuyor ve ayrıca da çok güzel. İşte bu yüzden onu kopardım; al, bu senin için." diyerek çiçeği bana doğru uzattı.
    Getirdiği bu çiçek yabani bir ottan başka bir şey değildi, renkli göze hoş gelen bir şey de değildi ama biliyordum ki onu almazsam çocuk gitmeyecekti.
    Ben de çiçeğe doğru uzandım ve "Bu tam ihtiyacım olan şeydi." diyerek cevap verdim.
    Ama çocuk avcumun içine koyacağı yerde, öylece havaya doğru tutuyordu çiçeği. İşte o zaman çocuğun gözlerinin görmediğini anladım: çocuk kördü.
    En güzel çiçeği seçtiği için ona teşekkür ederken sesim titriyor, gözlerimden yaşlar boşalıyordu. "Bir şey değil" dedi gülümseyerek ve sonra koşarak oyununa geri döndü, bende bıraktığı etkiden habersizce.
    Orada otura kaldım ve bu küçük çocuğun yaşlı söğüt ağacının yanında oturan ve kendi kendine acıyan bu yaşlı kadını nasıl gördüğünü merakla düşünmeye başladım. Benim sıkıntılı olduğumu nasıl bilmişti? Çiçeği neden bana getirmişti? Bir ihtimal, kalp gözü ona doğruyu göstermişti.
    Sonunda kör bir çocuğun gözlerinden problemin dünya ile ilgili olmadığını anlamıştım: problem bendeydi. Oysa ki gerçek kör bendim ve tüm zamanımı bir kör olarak geçirmiştim. İşte o gün etrafımdaki güzellikleri görmeye ve benim olan her anın tadına varmaya ahdettim. Ve sonra solmuş çiçeği burnuma yaklaştırarak o güzel kokuyu koklamaya başladım. O sırada küçük çocuk elinde başka bir otla, parkta oturan başka bir yaşlı adamın hayatını değiştirmeye gidiyordu..



  3. SEVGİ YOLCULARI

    Uzaklarda ışıklı gemiler yolcu taşımakta, deniz durgun, rıhtım kalabalık... Ağır duygu yükü taşır durur yorgun argın, beli bükülmüş yolcular... Sevgiliye selam götürür kara trenler, dumanlı dağlardan dolana dolana... Birkaç damla göz yaşı akar durur, garlar da, iskeleler de, rıhtımlar da... Boynu bükük, özlem yüklü sevgiler akar durur, hasret yüklü dünyalının gönlüne... Sevda yüklü kervanlar gelir gider, bir oraya bir buraya... Beyaz mendiller sallanır hep yolculara, yolculuklara... Ayrılıklar, acılar kavurur, olgunlaştırır insanı... Özlemler büyütür gerçek sevgileri... Biri güle güle der; diğeri, hoş geldin... Bir ikilemdir yaşamın kendisi... Ne gitmekten vazgeçersin, ne de kalırsın... Gitmek mi zor, kalmak mı zor?.. der ya hani bir şarkı... Hem ağlarım hem giderim... diyen gelin gibi... İşte bu yaşam... Bir kararsızlık... Duygu yüklü bir öykü bizimki... Bir başka şarkı yükselir, dolu bulutlardan... Gözlerim vagonları dolaştı, üzgün üzgün...
    Sonbahar esmeye başlamıştı ki, sabahın kuşluk vakti aceleyle uyandım. Çocukları uyandırdım. Hava uyanmaya başlamış, otobüsün kalkma vaktine bir saat kalmıştı. Uykulu gözlerle Elif, yüzüne dökülmüş saçlarını elinin tersiyle topladı, ağır ağır. Yataktan kalkıp lavaboya doğru yürüdü. Ayşe daha uyanmamıştı. Uykusu hayli ağırdı. Başında davul çalsan uyanmaz, uykusu geç açılan cinstendi. Geceden bavulları hazırlamıştık. Alelacele bir şeyler atıştırıp yola çıkacaktık. Bir heyecan hepimizde. Umulmadık, beklenmedik bir yolculuktu hazırlandığımız. Bir yolculuk bileti kazanmıştık bilinmeze. Gideceğimiz yer meçhuldü. Biz bu yolculuğu hak etmiştik. Şans mı, şanssızlık mı, anlamadım. Posta kutusuna topal bir güvercin haber bırakmıştı, yolculuk var diye...
    Üç kişiydik. Giyindik. Bohem bir yolculuk için ne gerekse almıştık yanımıza. Umutlarımızı, özlemlerimizi, hasretimizi doldurmuştuk tahta bavullarımıza. Kapımızın önüne indiğimizde, bizi bekleyen kango araca binip otobüs terminaline doğru yola koyulduk. Servis aracımız beyaz bir otobüsün önünde durdu. Karışık, belirsiz duygularla adım adım ilerledik, bizi bilinmezimize götürecek otobüse. Belki bir sevgiliye, belki bir cennet bahçesine. Vedalaşmaya gerek yoktu, bizi uğurlamaya gelen kimsecikler yoktu zaten. Otobüsün bagajına eşyalarımızı yerleştirip, o üç basamağı hızla çıkınca, içeri göz attım ki ne göreyim... Sevdiğim bütün dostlarım orada... Ağzım açık kalmıştı; gözlerim, hayret ve sevinçten ışıl ışıldı... Bu ne sürprizdi böyle!.. Kim düşünmüş böylesine bir seyahati... Emin, arka sıralarda:
    Hadi! Çabuk olun arkadaşlar, geç kalacağız... diye telaşla seslendi, her zamanki gibi yine aceleciydi. Binnur'a göz ucuyla baktım. Görüntüsü, yeşiller içinde bir dal gibi yüzümü aydınlattı eskiden olduğu gibi.
    Acelemiz yok arkadaşlar. Yol uzun... Dolu dolu günlerimiz olacak hep birlikte! diyordu Nigar. Heyecanından, yüksek sesle konuşmaktan kendini alamıyordu...
    Hepimiz eski tanıştık. Aramızda, uzun süre görüşmesek de hiç kopmayan bir sevgi bağı vardı, kökü ta eskilere dayanan, riyasız, yalansız, samimi. Doğduğumuz mezra bizi böyle bağlamıştı birbirimize. Acıları, sevgileri paylaşmıştık. Yüreklerimiz sımsıcak, bakışlarımız heyecanla birbirimizi aramaktaydı. Başımı hafifçe arkaya çevirdim. Yaşlı Cemile teyzem bile topal ayağı ve yaralı yüreğiyle gelmiş, çoktan koltuğuna kurulmuştu. Yanına kuşlarını da almayı unutmamıştı. Eteğine oturttuğu kuşlarını, avcunun içine doldurduğu yemlerle beslerdi. Az gitmezdik evine, kuşlarının su içişlerini seyretmekten kendimizi alamazdık çocukken. Küçük, kalaylı bakır sahanda su içirirdi onlara...
    Şoför Rıza gömleğinin yakasına yerleştirdiği bembeyaz mendiliyle, sıcak güneşe karşı önlemini şimdiden almıştı. Parmaklarının arasındaki sigarasını derin derin içmekteydi. Hepimiz koltuklarımıza yerleştik; Rıza abi kontağı çevirdi ve otobüsümüz yavaştan harekete geçti. Duygularımız çarpışmaya başlamıştı. Öyle TV falan yoktu otobüste. Hepimizin gözleri önünde, yaşamın gerçek film sahneleri vardı, acısıyla, tatlısıyla. Uzun bir yolculuğa çıkmıştık. Molasız, uzun bir yolculuktu bizimki. Arka sıralarda, sevgisini yüreğine gömüp, Selma'sını yıllar önce gurbete göndermiş Murat'ı gördüm. Darmadağınık, sevgi dolu bir yaşamdı Murat'ın yaşadıkları. Yeşilimsi sevdasını, acı sarı tahta bavula koyup Selma'yı yolcu etmişti yıllar önce. Yaşamında bir başkası da olmamıştı hiç. Böylesine tutkulu bir sevgiydi aralarındaki. Bir ara, Murat'ın başka biriyle birlikte olduğunu yaymışlardı ortaya. Kimseler inanmamıştı. O an gözlerine bakınca daha iyi anlamıştım ki, Murat, Selma'ya kavuşmak için bu otobüse binmişti.
    Suna'ya takıldı şimdi düşüncelerim. Duygu yüklü arkadaşım. Hani evlenecektin Ercan'la? Nasıl bağlıydınız birbirinize... Ne oldu öyle?.. Yoksa, Tanrı kıskandı mı sevginizi? Bir arkadaşım anlatmıştı. Birini çok sever de dünyayı unutursan, Tanrı Benden fazla kimseyi sevemezsin! diye çekip alırmış sevdiği kulunun sevgilisini? Yoksa Tanrı da mı kıskanç, ha ne dersiniz? İyi olmuş Suna bu yolculuğa katılman, diye düşündüm. Seni buralarda görebilmek ne güzel... Toparlamışsın bak kendini! Açın yeri başka, acının yeri başkaymış, değil mi? Gidiyorduk hepimiz, mutlu, umutlu. Emniyet kemerleri falan da takmamıştık. Şoför Rıza usta sürücüydü. Yüreği sevgi dolu yaşamıştı hep. Ölüme götürmezdi yolcularını. Sevdiklerine ulaştırırdı usta sürücülüğüyle...
    Otobüsümüz yemyeşil bir alana yanaştı. Yanımıza aldığımız hafif yiyecekleri ağız tadıyla yemek güzeldi. Etrafımızda sevgiden örülü bir hale. Her birimiz en sevdiklerimizi yanımıza almıştık. Kimimiz çoluk çocuğunu, kimimiz eşimizi, kimisi kumrularını, kimisi de sevgilisinin hayalini...Yoksa burası Cennet denilen yer miydi? Issız, sakin... Pınar şırıltılarından başka ses yoktu etrafta. Emel'i aradı gözlerim. Bakışlarımız karşılaştı. Çocuklarını başına derlemiş, eliyle beni çağırmaktaydı. Her yer çimen kokusu... Akasya, suskun... Gelincikler ırgalanmakta... Rüzgar efil efil esiyor... Müzik bangırtıları da yok. Arka taraflarda, gönül tellerinden yükselen bir şarkı: Silemezler gönlümden, ne aşkını ne seni... Gurbet ezgileri yükselmekte dumanlı ruhlarda. Gökyüzüne çevirdim başımı.
    Hava birden bulutlandı, her yanı sis kapladı. Havayı nem sardı, toprak kokusu tütmeye başladı her yerde. Yağmur ha yağdı ha yağacak... Otobüsümüze sığınmıştık yeniden. Tam hareket etmek üzereydik ki, bir kara tren yaklaşmaktaydı ötelerden. O acı sesini duydum, yeri göğü yırtarcasına.
    Gözümü açtım birden bire. Yastığıma sarılmışım, ayaklarımı karnıma çekmişim, çok üşümüş gibi. Tir tir titremekteyim. Yüreğim hızlı hızlı çarpmakta, telaşla. Cep telefonumun alarmı, baş ucumda avazı çıktığı kadar bağırmakta. Duvar saatini aradı gözüm, kendi kendime mırıldanarak, Hay Allah... Derin uykuda duymamışım. İşe geç mi kaldım yoksa?!

  4. BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ

    Kağıt Parayı Kimler İcat Etti ?
    Para icat edilmeden önce, deniz kabuğundan kıymetli metallere kadar çeşitli mallar değişim aracı olarak kullanılmıştır. Tarihi kayıtlara göre, M.Ö. 118 yılında Çinliler deri para kullanmışlardır. İlk kağıt para ise M.S. 806 yılında yine Çinde ortaya çıkmıştır.
    Batıda kağıt paraların basılması ve kullanılması 17 nci yüzyılın sonlarına rastlamaktadır. İlk kağıt paranın 1690lı yıllarda Amerika Birleşik Devletlerinde Massachusetts Hükümeti, İngiltere'de ise "Goldsmiths" ler tarafından basıldığı ve dolaşıma çıkarıldığı, 1694 yılında İngiliz Merkez Bankası ve daha sonra diğer ülke merkez bankalarının kurulması ile de yaygınlaştığı görülmektedir.
    "Kağıt icat edildi, paranın kağıt olması yüzyıllar sürdü."
    Dünyanın en çok söylenen şarkısı hangisidir ?
    Bu şarkı "Happy birthday to you" dur. Şarkının asıl kaynağı Amerikalı iki kız kardeşe aittir. Orijinal adı "Good Morning to All" yani "hepinize günaydın"dır. Daha sonra güftesi değiştirilerek bütün dünyaya yayılmıştır. Fakat telif hakkı kardeşlere aittir, onlardan sonra da Warner/chappel müzik şirketine geçmiştir. Müzik ticari amaçlı kullanıldığı zaman şirkete ödeme yapma zorunluluğu vardır.
    Mezara niçin çiçek konulur ?
    İlk olarak Mısır Firavunu Tutamkamon' nun milattan önce 1346 da öldüğünde mezarının çiçekten taçlarla kaplandığı saptanmıştır. Kuzey Avrupa da ise M.Ö 2000 yıllara kadar mezara çiçek konduğu belirlenmiştir. O zamanlarda bu çiçeklerin amacı iyi ruhları çekme, kötü ruhları kovma amacıylaydı. Sonradan ise asıl amaç cesetler çürürken çıkan kokuyu kamufle etme amacını taşır. Servi ağacı da bu nedenle mezarlıklarda kullanılır. Ağacın yaprakları rüzgarı önler, kendine özgü ferah kokusu vardır. Cenaze törenlerinde siyah giyinmenin amacı da mezarlıklarda hayaletlerden sakınmak amacı taşımaktadır.
    İnsanlar saatlerini niçin sol kollarına takarlar ?
    Özel bir durum veya farklı olma düşüncesi yoksa insanların çoğu saatlerini sol kola takar. Çünkü çoğunluk sağ elini kullanmaktadır ve bu kolun daha hareketli olması nedeniyle saatin bir yerlere çarpıp zarar görme olasılığı yüksektir. Zaten saatin kurma düğmesi 3 rakamının yanındadır. İnsanlar saati kurmak istedikleri zaman onu bilekten çıkarmadan sağ elle uzattıkları sol kollarındaki saati kurabilirler.

    Satrançta şah niçin o kadar pasiftir ?
    Çünkü şah koruma altındadır. Zaten satrançta amaç şahı almaktır. O yüzden bütün taşlar onu korumakla görevlidir. Vezir ise başkumandan gibi şaha yardım eder. İleri geri, çapraz her yöne gidebilir. Batıda vezire Kraliçe adı verilmiştir. Bununla Kraliçe'nin Kralın en büyük desteği olduğunu işaret etmektir. Satranç 6. yüzyılda Hindular tarafından oynanmaya başlanmış, oradan dünyaya yayılmıştır.
    Bir hafta niçin 7 gündür ?
    Babilliler 7 günlük haftayı zaman birimi olarak kullanıyorlardı. İlk çağlarda bilinen beş gezegen ile güneş ve ayın sayısının 7 oluşu bu sayıyı gizemli ve uğurlu kılıyordu. Daha sonra dinlerde göğün 7 kat oluşu ve doğadaki ana renk sayısının 7 oluşu, müzik notalarının 7 oluşu sayının önemini daha çok belirtti. Daha sonra Fransa takvim yapısını değiştirerek hafta sayısını 10 yaptı ama kabul görmedi. Rusya 5 günlük hafta uygulamasına geçti, o da tutulmadı. Sonunda yine hafta 7 gün olarak kaldı.
    Niçin otellerin kapıları döner kapıdır ?
    Döner kapıların tek amacı enerji ve yer tasarrufudur. Büyük binaların içerleri devamlı olarak ısıtılır. Açılan normal kapıdan içeri soğuk hava rahatlıkla girer. Eğer normal kapı kullanılırsa hava değişimi nedeniyle klimalar veya motorlar yeniden çalışacaktır. Özellikle çok kişinin girip çıktığı otel veya benzeri binalarda enerji tasarrufu için döner kapı kullanılır. Döner kanatlar sıcak havanın dışarı çıkmasına, soğuk havanın da içeri girmesini engeller. Üstelik tüm bu işlev kapı çapı kadar yer alır.
    Bardaktaki buzlar niçin birbirlerine yapışırlar ?
    Buzun erimesi için yalnızca sıcaklık değil basınç da önemlidir. Dağlardaki buzulların kayma nedeni de budur. Basınçla alt tabaka erir ve kayma oluşur. Bir kabın içinde ya da bir bardakta üst üste duran buzların her biri altındakine değdiği noktada bir basınç oluşturur ve bu noktada çok küçük kısım erir. Buradan hareket eden su çok az yanda iki buz küpçüğünün birleştiği noktada tekrar donar. İki buz parçası kaynak yapılmışçasına birbirlerine yapışır ve orada bir daha erime olmaz.
    Neden evlilik yüzüğü yüzük parmağına takılır biliyor muydunuz ?
    Evlilik yüzüğü neden hep aynı parmağımızdadır da, neden
    işaret parmağı baş parmak ya da serçe parmak değil de neden yüzük
    parmağı...
    Evlilik yüzüğünü ilk defa eski mısır prensesi nefertiti takmıştır...o yıllardaki
    Tıbbın ne kadar ilerde olduğu ayrı bir tartışma konusudur ama yüzyıllar
    Sonra anlaşılmıştır ki direk kalbe giden tek damar evlilik yüzüğünü taktığımız Parmaktadır..
    Başka hiç bir parmağımızdan direk kalbe giden bir damar yoktur

  5. V A Z G E Ç T İ M

    Kaç gece yalnızlığımda, uykusuz yastığımda,
    Kitap okudum, ışıkları söndürdüm; uyuyamadım.
    Düşümde görmek için dualar okudum.
    Gözüm yaşardı, ismini saya saya uyumak istedim;
    Uzandı elim telefona....
    Karanlığı sevmediğin aklıma geldi,
    Vazgeçtim!
    Sevgi güneşinden çiçek yaptım,
    Dostlara gönderdim,
    Yazmak istedim sana da. Sadece;'Günaydın''
    İlk söyleyen ben olmayacağım aklıma geldi;
    Vazgeçtim!
    Yollarda gezdim, yağmurun incitemediği şarkıda,
    Boynumdaki inciler döküldü,
    İnci tanelerinde saklıydı mügelerimiz!
    Armağanlarımı çöpe attığını duydum;
    Toplayamadım;
    Vazgeçtim!
    Özleyince seni, yüreğim daraldı.
    Gülemez oldum insanlara; güldürttüm herkesi üstüme.
    Arayıp sormadığın aklıma geldi.
    Kalbim gelmek istedi ,ayaklarım yola çıktı.
    Vazgeçtim!
    El açtım, Tanrı ya!
    Dua ettim kaç gece senin için;
    Elini tutmak, gözüne bakmak için.
    Önemsemediğin aklıma geldi ;
    Vazgeçtim!
    Sevmek için neden aradığında kızdım sana!
    Buz rengi kelimelerinle alındım sana..
    Beddua etmek geldi içimden, açtım ellerimi;
    Vazgeçtim!
    Acılarla dolu hüzün bırakmıştın bana..
    Acıdan keyif alıyordum!
    Gözün aydın! sayende mazohistte olmuştum!
    Ağlaya ağlaya sana gelmeyi düşündüm.
    Suskunluğun, kayboluşun aklıma geldi ;
    Vazgeçtim!
    Gururu içimdeki yılanın başını öldürdüm.
    Sana gelmek istedim. Belleğimden sildim ;nefreti kini!
    Sevdiğin çiçekleri topladım, yabani otların arasından.
    Kıtaları atladım; okyanusun suyunu şişeye doldurdum.
    (Sarhoş etmeliydi sevgimizi)
    Bırakmıştım artık! Her şeyi, başta gururu!
    Onurum incinmiyordu; Yılan da ölmüştü.
    Unutmadan sevdiğin kitapları, sepya renkli parfümüde bıraktım çantama.
    Yola çıktım, direksiyon oynuyordu elimde; son hızla!
    Sana geleceğim yollar açıktı. Yoktu hiçbir barıkat!
    Yüreğim patinaj yaptı!
    Saçlarımı yoldum, elimdeki herşeyi fırlattım yollara..
    Dağıttıklarımı toplayamadım!
    Telefonu, numaranıda..
    Başkasına ait olduğun aklıma geldi;
    Vazgeçtim!!