Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine

cicceekk

Üye
  • Katıldı

  • Son Giriş

cicceekk tarafından gönderilen her şey

  1. Dünyada üzerinde en çok konuşulan ve hakkında en çok kafa yorulan konu ikili ilişkiler... Oysa aşk hayatınızı yoluna sokmak için sihirli değneğe gerek yok! İdeal bir ilişki için çiftlerin kişisel tercihleri ön plana çıkarken, kötü bir ilişki dünyanın neresinde olursa olsun kötüdür... Kavgalar, yüksek sesle yapılan tartışmalar, fikirlerin ve tercihlerin çakışması, ev yaşamında ortalama kararlar verilememesi, kıskançlıklar, çiftlerin birbirlerine karşı duydukları hislerin zamanla etkisini yitirmesi ve bunun sonucunda da bir arada olamama... Bu liste daha da uzayıp gider... Bütün bunlar kötü giden ilişkinin temel göstergeleridir. Oysa ki bir ilişkinin başrol oyuncuları, birbirine karşı temelde güçlü duygular besliyorsa, hiçbir şey size filmlerdeki gibi imkansız gelmez. En azından daha ılımlı olmalısınız. Çünkü paylaştığınız ilişkinizi yok etmek de, güçlendirmek ve sağlıklı bir ilişki haline getirmek de sizin elinizde. İyi bir ilişkinin en gerekli unsuru her konuda paylaşım içinde olmaktır. Sevmek ve sevilmek yeterli değildir. İki ayrı insan, birbirini ne kadar severse sevsin, farklı ailelerin, farklı kurallarıyla yetişip kendilerini buna göre şekillendiriyor. Bundan sonra da iki insanın sorunsuz bir şekilde bir arada yaşaması elbette o kadar da mümkün bir şey değil. Bunun için iki tarafın da bazı zamanlar alttan alması, ayrıntılara fazla takılmaması ve birbirlerinin fikirlerine saygılı olması gerekir. Yapacak bir şey yoksa oyun oynayın İki kişilik oyunlar, ikili ilişkilerde her iki tarafın da deşarj olmasını sağlar ve romantizmden boğulmasını engeller. Her dakika mum ışığında oturup, birbirinize şiirler okuyarak vakit geçiremezsiniz. Bu durumda başka kurtarıcılara gerek olabilir. Örneğin birbirinizi bir süre için de olsa, aynı safta değil de rakip olarak görmek keyifli olacaktır. Tavla, satranç, play station gibi oyunlar oynayabilirsiniz. Birlikte oturup televizyon izleyin Her çift kumanda kavgasını yaşıyordur... Siz onun izlediği spor programlarından, o da sizin izlediğiniz dizilerden nefretle kaçmak isteyebilir. Ne yaparsanız yapın, ayrı odalarda televizyon seyretmekten kaçının. Bunu alışkanlık haline getirirseniz, birbirinizden uzaklaşacaksınız. İkinizin de ilgisini çekecek bir film mutlaka vardır... Yemek yapmak bir kişinin görevi değil! Bu sadece kadının görevi değil ya! Her zaman olmasa da haftada birkaç gün mutfağa mutlaka birlikte girin. Taraflardan biri bunu beceremiyor da olsa (!) en azından eğleneceksiniz... Küçük sürprizler yapın Her iki tarafın da yapacağı küçük sürprizler, monotonluğu kırmak için iyi bir yoldur. Çünkü sürprizlerle başlayan gece, zaten keyifli devam edecektir. Evde sık sık kullandığı dolapların kapak içlerine, buzdolabının raflarına, ekmek bıçağının üzerine, kıyafetlerinin arasına onun için küçük notlar bırakabilirsiniz. Erkeklerin, eşine ya da sevgilisine çiçek alması, hatta bunu bir neden olmaksızın yapması, olumlu sonuçlar doğuracaktır. Çiçek bir ilk yardım çantası gibidir, her zaman işe yarar çünkü...
  2. "Tanrı kuşları sevdi ağaçları yarattı İnsan kuşları sevdi kafesleri yarattı" Jacgues Deval Bir varmış bir yokmuş, adı sanı bilinen zamanın birinde, dağlardan kopup gelen çağlayanların arasında şirin mi şirin küçük bir köy varmış. Her bahar geldiğinde bir başka güzel olurmuş buralar. Doğaya binbir canlılık gelir, bir başka güzel akarmış dereler. Arılar, kadife kanatlı kelebekler çiçek çiçek gezer, daldan dala uçuşurmuş türkü gözlü kuşlar Bir efsaneye göre güneş en güzel orada gülermiş çocuklara, oraya dökermiş ışığının en güzel renklerini. Yeryüzünün en güzel bitkileri, çiçekleri, hayvanları da oralıymış. Gökyüzünde her gece yıldızların düğünü olur, her sabah bir sevincin şöleni başlarmış. Düş mü? gerçek mi? pek ayırt edilemezmiş, etrafını çevreleyen dağlar öylesine görkemli dururmuş ki, doruklarında gökyüzü hep mavi ve engin bir denizi andırırmış. Eteklerindeki derin vadiler boy boy hayvanlar barındırır, onlara analık eder ve bütün kötülüklerden korurmuş En vahşi hayvandan, en sessiz böceğe kadar tüm canlılar kardeşce geçinirmiş. Bir yeşil halı gibi yerleri kaplayan çimenler, nereden çıkıp, nerede tükendiği bilinmeyen pırıl pırıl sular, rengarenk çiçekler ve türlü boyalı kuşlarla bu eşsiz yer, bir başka yaşama sevinci verirmiş insanlara. İşte bu yörede zeki mi zeki, akıllı mı akıllı küçük bir çocuk yaşarmış. Deniz adındaki bu sevimli çocuk insanları, hayvanları, kuşları, çiçekleri, ağaçları yani doğadaki güzel olan her şeyi ve bir de herkesin masal anası ismini verdiği bilge ninesini çok severmiş. O bu sevgisini lafta bırakmaz, gereğini her fırsatta yerine getirir, insanların, hayvanların, canlı cansız, doğadaki tüm varlıkların haksız saldırılara hedef olmaları karşısında, içinde sınırsız bir öfke ve acı duyarmış. Bu yüzden hep güçsüz ve haklıdan yana çıkarmış. Çünkü Deniz ninesinden hep emeği, yardımseverliği, merhametli olmayı, sevgiyi, iyiliği, dürüstlüğü, doğruluğu, temizliği, ahlaklı ve adil olmayı öğrenmiş. Deniz gün boyu çiçeklerle söyleşir, kelebeklerle uçuşur, bilge ninesinin ardında koşuşup dururmuş kırlarda. Onun geçtiği yerlerde güller gülümser, sümbüller pembeleşir, kuşlar şarkı söyler, dağlar taşlar dillenirmiş. Hafif hafif esen rüzgarlarla ağaçlar eğilip eğilip birbirini selamlarmış. Deniz nerede solmuş sararmış bir çiçek görse, koşar su getirir, koklayıp okşayıp yeşertirmiş. Her şey öylesine ona alışıkmış ki, bir gün ortalıkta görünmese, çevreden iniltiler duyulur uzun narin kavaklar bile boynu bükük bakarmış. Öyle ki, çiçekler üzülüp büzülür, kelebekler uçmaz, kuşlar türkülerini söylemez, sular hışırtısız akarmış. Deniz sadece kuşlarla konuşmazmış. Köylülerin söylediklerine göre, o bütün hayvanların dillerinden de anlarmış. Onlarla saatlerce söyleşir. Birbirileriyle iyi geçinmelerini öğütlermış. İşte Deniz, bu gizemli doğanın koynunda doğmuş, orada büyümüş orada tanımış çiçekleri. Kuşlarla dostluğu, arkadaşlığı da orada başlamış. Küçücük yüreği dünyayı içine alacak kadar geniş, sevgisi dünyayı ısıtacak kadar sıcakmış. Bu güzel çocuk yaşamına renk veren, anlam katan sevgisinin sesini de orada bulmuş. Hiç bir canlının başka bir canlıya haksızlık etmesine gönlü razı olmazmış. Onun bu sesini duyan her canlı bütün kötülükleri unutur, sadece iyilik düşünürmüş. Ve bir gün Deniz bu güzelim köyünden ayrılmak zorunda kalmış. Kuşların ötüşü, serin suların çağlayışı kulakları okşayıp yüreklere dökülürken, çiçekler solumalarını sıklaştırmış. Bütün köylüler gediğin tepesini aşıp, Deniz'i uğurlamışlar; iyi yolculuklar dilemişler. Ninesi o kadar çok üzülmüş ki, sözcükler onun ayrılık acısını anlatmaya yetmemiş. Hiçbir canlının başka bir canlıya veremeyeceği ve hiç bir canlının anlayamayacağı bir şefkat ve sevgiyle basmış bağrına. İçi ılık ılık duygularla dolup kabarmış, o yaşlı yüreğine ince ince çağlayanlar akmış da, yangınını söndürememiş. Torunu uzaklaşıncaya dek çırpınan yaralı bir kuş kanadı gibi, yaşlı gözlerle el sallamış ardından, dualar mırıldamış. Deniz uzaklaşır uzaklaşmaz hemen bütün köylüler onu özlemeye başlamışlar. Bu sevginin kaynağı neredeymiş, neymiş kimse akıl erdirememiş. Deniz şehirler geçmiş, trenler, otobüsler, vapurlar, otomobiller ve uçaklar görmüş: görünce de ağzı bir karış açık kalmış, zira köyünü çevreleyen dağların ötesini hiç mi hiç bilmezmiş. Deniz uygarlığın teknolojik nimetlerinden uzak, fakat bozulmamış, kirlenmemiş, temiz ve bakir bir doğa ortamında yaşarken, babası onu alıp uzak bir ülkeye götürmüş. Bu ülkenin renk renk lale bahçeleri, yel değirmenleri, altın saçlı gökgözlü güzel çocukları varmış. Ancak getirildiği kent beton yığınları ile kaplı, soluk alamayacak derecede kalabalık, gürültülü ve telaşlıymış. Doğup büyüdüğü yerlere hiç benzemediği gibi, her akşam kocaman fabrika bacalarından çıkan, kirli kara bir duman abanırmış kentin üstüne. Kent soluk alamazmış. O zaman gökyüzü ışığını yitirir, sokak lambaları bile zar-zor ışıldarmış. Burada insanlar kendilerini kalın beton duvarlar arkasına, kuşları kafeslere, çiçekleri özgür doğadan koparıp saksılara koymuşlar. Kafesteki kuşlar aç değilmiş ama özgürlükleri yokmuş. Saksıdaki çiçekler susuz değilmiş ama doğal güzellikleri kalmamış. içeklerin renkleri ve kokuları, kuşların ötüşleri yapaymış. İnsanların neşeleri gülüşleri ve ağlayışları da. Okula başlamış Deniz. Sınıflar çocuk doluymuş, ancak Deniz yalnızmış, bir türlü alışamamış kalabalıklara, kent yaşamına Yitirdiklerini ararmış Deniz, gözünde tütermiş insiz köyü, yemyeşil dağlar, serin pınarlar, kuşlar, yeleleri rüzgarda savrulan atlar, koyunlar, kuzular, bir de dünya tatlısı nineciği. Onca kalabalığın orta yerinde yapayalnız kalmış; ne o anlatabilmiş kendini başkalarına, ne de başkaları onu anlamak istemiş. Bir tren geçermiş Deniz'in özlemlerinde, bir kuş ötermiş, o kuytu bir köşeye çekilip ağlarmış. Kimi zaman özlemi dayanılmaz bir hal alırmış, yakıp tutuştururmuş yüreğini. Deniz'in bu durumuna öğretmeni çok üzülürmüş. Sen zeki ve yetenekli bir çocuksun bu günler çabuk geçer buraya da alışırsın diyerek Deniz i teselli etmeye çalışırmış. Ama o dalgınmış, bilincini yitirmişçesine boş boş bakarmış etrafına. Artık düşüncelerinin içinde öyle eriyip yitmiş ki, bu ona sonsuz derece acı verirmiş. Bir de Deniz in kafasını sürekli yoran bazı sorular varmış. Neden kuşların, çiçeklerin özgürlüklerini kısıtlayıp, kafeslerde ve saksılarda tutsak olarak yaşatırlar? Kuşlar ve çiçekler evlerdeki saksılar ve kafesler için yaratılmamıştır ki? Acaba bütün bu haksızlıklar ve acımasızlıklar geçici ve basit bir doyum duygusu için miydi? Peki, kocaman adamların bu tutumuna karşı, ya çocuklar niçin kayıtsız kalıyordu? Onlar, kuşların ve çiçeklerin özgürlüğü için neden bir çaba harcamıyordu? Deniz bu sorunları günlerce düşünmüş; çiçeklerin saksılara, kuşların kafeslere konulmasına bir anlam yüklemeye çalışmış, ama becerememiş. Gün geçtikçe suskunlaşmış, konuşmaz gülmez olmuş ve yemeden içmeden kesilmiş. Sanki uzak diyarlarda dilsiz, kolsuz, kanatsız kalmış. Gitgide içine kapanmış, yapılan bu haksızlıklara öfkelenmiş, ancak bağırıp çağırmamış, suskunlukla direnmiş. Derken bir gece hastalanmış Deniz. Günlerce ateşler içinde yatmış, yatarken de köyünü sayıklamış, uyanıkken Perihan ninesini hayal etmiş. Ninesi yine ona öğütler vermiş, destek olmuş yalnızlığında, yol göstermiş. Ninesi Deniz'e Konuş Deniz'im, yine göz kırp yıldızlara, çiçeklere gülümse, gülücükler dağıt, göster sevgi dolu yüreğini herkese. İyi olmalısın sen, hastalanırsan üzülürüz. Yaşlı yüreğim dayanamaz acına. Sonra bütün kuşlar da üzülür; dağlar, taşlar başlar ağlamaya. Yerin kulağı duyar olup biteni, bütün ormanlar yas tutar. Menekşeler sulara döker kirpiklerini, sular acı keser, acı yolları dermiş. Sonra bir an duraksar, yorgun ciğerlerini soluklandırır ardından Denizin saçını okşar, konuşmasını yine sürdürürmüş. Ama Deniz onun söylediklerinin çoğunu duymaz, atların kişnemeleri, kuzuların melemeleri arasında rüyalara dalarmış. Köyünde iken her akşam yatmadan önce, ninesi Denize kuşlar, çocuklar ve çiçeklerle ilgili masallar anlatırmış. Sonra. o yıldız senin, bu yıldız benim diye ninesiyle yarışır, gökyüzünün sonsuz ışıltısına bakar, uyurlarmış. Oysa Deniz bu kente geleli bir yıldız bile görememiş. Günler sel gibi haftalar yel gibi geçip gitmiş. Deniz iyileşip eski sağlığına kavuşmuş, ama özlemi hiç mi hiç dinmemiş. Nereye gitse özlemini de oraya götürmüş. Zaman zaman özlemi içinde onulmaz bir sızı olur depreşir. Ne yapsa ne etse önüne geçemezmiş. Deniz zeki, enerjik, başarılı ve itinalı bir çocukmuş. Öğretmenleri onun bu niteliklerini yararlı bilgi ve sağlıklı bir çevre bilinciyle dengede tutmak için yoğun bir çaba içine girmişler. Deniz de yavaş yavaş okul yaşamına alışmış. Bu nedenle öğretmenleri iyi bir şey başarmış olduklarını düşünerek gönenmişler, kıvanç duymuşlar. Çünkü Deniz en zor meseleler üzerinde bile inanılmaz ölçüde düşünceler üretir, günlük ders ve ödevlerini büyük bir istekle hazırlar, olumlu taraflarını eleştirmeye çalışırmış. Deniz her zaman sevimli, duygulu, insanları kırmamaya özen gösteren, herkesin yardımına koşan bir çocuk olduğunu göstermiş. Onun doğa sevgisi ve bilgisi de herkesin dikkatini çeker ve bu güzel nitelikleri çevresinde sevilmesini sağlarmış. Hatta, onun bu özelliklerini öğretmenleri diğer çocuklara anlatıp, örnek gösterirmiş. Anne ve babası da Deniz i bu meziyetleri nedeniyle dünyanın en akıllı çocuğu olarak görürlermiş. Deniz bir yandan çevresine uyum sağlamaya diğer yandan da kendine yeni uğraşlar edinmeye çalışıyormuş. İşte o günlerde, evlerinin önündeki küçük bahçeyi düzenlemek aklına gelmiş ve şimdiye kadar bunu düşünemediği için de kendine kızmış. O günden sonra en büyük uğraşı bahçesi olmuş. Oraya çeşitli bitkiler dikip, çiçekler ekmiş. Bahçesindekiler de boy verip renklenince bütün boş zamanlarını onlara bakmakla geçirir olmuş. Çiçeklerin yanında mutlu olurmuş ya yine de içten içe hüzünlenirmiş. Çünkü, Deniz bu insanları anlamıyormuş. Onlar, kendilerini doğadan uzak, beton duvarlar arkasına kapattıkları yetmiyormuş gibi kuşları da kafeslere tıkmışlar Her şey bir yana da ya o büyük kentlerin meydanlarında gördüğü sürü sürü tembel güvercinlere, kirli kanal sularında nazlı nazlı yüzen kuğulara ne demeliydi? Böylesine kanatları olur da, kentlerin o pis havasında, suyunda nasıl dururlardı? Uğuldayan iş makineleri, göğü kirleten fabrika bacaları, araba sesleri, eksoz dumanları, müzik diye zangır zangır bağıran hoparlörler ve estetikten uzak, çirkin apartmanların arasında nasıl yaşanır? Deniz bu soruları durmadan sormuş kendine, ama yanıt bulamamış. Çocuk aklı anlamaya, yanıtlamaya yetmemiş bu soruları. Ve günün birinde öfkesi öylesine büyümüş ki, gidip babasının onarım işlerinde kullandığı keskin mi keskin testereyi alıp, fırlamış sokağa. Kafes gördüğü ilk eve dalmış ve buradaki kafesi kesmiş. Ve o günden sonra, her gece evlere girip, kafeslerin çubuklarını keserek kuşlara özgürlüklerini vermeye başlamış. Deniz in bu yaptıkları kafes sahiplerini çılgına çevirmiş tabiî. Günlerce gazetelere ilanlar verilip, duvarlara afişler asılmış. Radyo ve televizyonlarda duyurular yayınlanmış. Bu yayınlarda, Korkunç ve affedilemez suçu işleyen canavar hakkında bilgi verenlerin ödüllendirileceği açıklanıyormuş. Ancak Deniz yılmamış. Yine her fırsat bulduğunda evlere, bahçelere girip kafesleri kesmeye devam etmiş. O ülkeyi yönetenler çok kızmışlar bu işe, kentin bütün polisleri bu kafes canavarını yakalamak için yarışa girişmiş, günlerce pusu kurup beklemişler. Ama bu bir sonuç vermemiş. Bir defa polis, asker bütün ülke düşmüş bu kafes canavarının peşine. Yine günler, haftalar, aylar geçmiş ama yakalayamamışlar. Deniz, bir akşam yine elinde testeresiyle büyükçe bir eve girmeye çalıştığı sırada pusu kuranlar tarafından yakalanmış. Ve bu haber ülkenin her yanında bomba gibi patlamış. Gazeteler Denizin boy boy fotoğraflarını basmış, televizyonlar çeşitli görüntüleri getirmiş ekranlarına, radyolar ise her haberinde duyurmuşlar. İlgililer ise bu canavarın yakalanışına müthiş sevinmişler. Günlerce süren şölenler düzenlenmiş, bayram gibi kutlamışlar bu başarılarını. Ama bu sevince katılmayanlar da varmış: ülkenin altın saçlı, gökgözlü, güzel çocukları Denizin yakalanışını üzülerek karşılamışlar. Topluca göşteriler düzenleyip yönetimi protesto etmişler. Özgürlük istemişler. Deniz özgür olsun demişler. Ancak çocukların bu çığlıklarını sağır yürekler duymamış. Mahkemeler kurulmuş, kurullar toplanmış, dünyanın dört bir yanından pedagoglar, psikologlar, bilim adamları çağrılmış. Herkes Denizin işlediği suçun nedenini araştırmaya koyulmuş. İlk gece, polis merkezinde, üşüyüp ağlayan Denizin gözünü uyku tutmamış. Yaptıklarını ve kendisine yapılanları düşünmüş. Kendince suç kavramını sorgulamış ve kim suçlu? sorusuna yanıtlar aramış. Kafeslerini kırdığı ev sahiplerini düşünmüş, özgür kalınca kanatlarını sevinçle çırpan minik kuşları Sonra arkadaşlarını, öğretmenlerini, anasını ve babasını, ninesini düşünmüş. Yüreği sızlamış Denizin hepsini de özlediğini anlamış. Ertesi gün ziyaretçileri olmuş Denizin. Öğretmenleri ve okul arkadaşları gelmiş, renk renk çiçekler, çeşitli hediyeler verip onu teselli etmeye çalışmışlar. Ziyaret saati bitince de boynu bükük gitmişler. Ardından bütün ülkenin sarı saçlı, gökgözlü çocukları Denize üzüntülerini belirten kartlar, mektuplar göndermişler. Ama kurulan mahkeme çok acımasızmış. Çocukların protestosunu da hiç önemsemiyormuş. Denizi diğer çocuklara da kötü örnek olmasın diye cezalandırmak istiyormuş yargıçlar. Deniz, uykusuz geçirdiği bir gecenin verdiği yorgunlukla hemen uykuya dalmış ve dalar dalmaz da başlamış rüyalar görmeye. Rüyada yaşlı bir ninecik oturmuş bir pınarın başına, Denize körler ülkesi masalını anlatıyormuş, ama bu bilge ninesi değilmiş. Rüyadaki ninenin anlattığı masal şöyleymiş; Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, dünyanın bir yerinde, bir baba ile oğul varmış, bunların fazlaca bir dertleri yokmuş; işleri, aşları onları kimseye muhtaç etmezmiş. Ama babanın bir sorunu varmış; oğlunun eğitimsizliği ve cehaleti. O devirlerde ne oğlunu gönderebileceği bir okul ne de ders verebilecek öğretmenler varmış. Okul ve öğretmenler yokmuş ama çocuk dünyayı tanımalı ve bilmeliymiş. Çünkü babanın inancı, Alimler gözlüdür, Cahiller ise kör biçimindeymiş. Sonuçta baba karar vermiş; oğlunun gözü açılmalı, dünyayı görüp tanımalıymış. Baba ile biricik oğlu bilinmeyen ülkelere doğru yola çıkmışlar. Az gitmişler uz gitmişler, sonunda bir de bakmışlar ki, körler ülkesi diye bir yere gelmişler. Olacak bu ya, tam körler ülkesine geldiklerinde, çocuk bir hastalığa yakalanmış. Eli ayağı tutmaz olmuş. Baba şaşkın, çocuk bitkin uçan kuştan medet ummuşlar. Tam o anda "korkma" diye yüreklendirmişler. Babanın etrafına toplananlar. Ve, siz buranın körler ülkesi dendiğine bakmayın, buranın öyle becerikli bir hekimi var ki kime dokunsa hastalığından iz kalmaz demişler. Böylece baba yatıştırılmış ve çocuk tezelden hekime kavuşturulmuş. Hekimbaşı usta parmakları ile hastasını tepeden tınağa bir güzel yoklamış. Hemencecik de illetin nedenini bulmuş; sorun çocuğun gözlerinde imiş. Burnun ile alnın birleştiği noktanın sağında ve solunda bulunan çukurlara gömülü, bıngıl bıngıl devinen oval iki cisimcik. Açılıp kapanan birer deri kapakla örtülü. İşte hepimizin bildiği insan gözü, illetin nedeniymiş. Hekim böyle söylemiş, teşhisi böyle koymuş. Operasyon kısa sürede bitmiş, dışarıya çıkarmışlar çocuğu. Baba bir de ne görsün, çocuğun dünyayı görüp tanıyacağı gözlerinin ikisi de yerlerinden çıkarılmış. Çünkü körler ülkesinde herkeste göz düşmanlığı varmış. Körler bilginin, ışığın, aydınlanmanın en önemli aracı olan göze düşmanmış. Daha o çağlarda aydınlık ile karanlığın, bilgi ile cehaletin savaşı varmış. Ancak baba ve oğul geç anlamışlar bu gerçeği ve ağır ödemişler bedelini. Ve bu sonuç karşısında sanki dünya bir anda başlarına yıkılmış baba ile oğulun. Yaşam zindan olmuş, ama ne acı duyacak halleri kalmış, ne de acıya dayanacak güçleri. Acıyı acıyla bastırmışlar boynu bükük... Deniz gördüğü düşün etkisiyle ter içinde uyanmış. Bir korku sıkıca sarılmış boğazına. Kendini o hekimin elinde imiş gibi hissetmiş. Sevdiği onca yüzü düşünmüş, ama hiç birisini anımsayamamış, sisler arasında yalnız kalmış. Bir yerlerden ince bir ezgi çarpmış kulaklarına, çoğalan, delirten bir ezgi. Usuna babasının üzgün, perişan yüzü gelmiş, bir güvercin uçuvermiş yüreğinden, acıyla ürpermiş. Denizin ağzından "Baba" diye bir inilti çıkmış. Sonra gördüğünün korkulu bir düş olduğunu fark edince derin bir oh çekip rahatlamış. Derken duruşma günü gelmiş binlerce çocuk yığılmış mahkemenin önüne, onlarca polis otosu eşliğinde Deniz mahkemeye getirilmiş. Yargıçlar sertçe bakmışlar Denize. Savcı iddianamesini okumuş, yargıçların en yaşlısı korkutucu bir sesle "bütün bunları neden yaptın?" diye sorular yöneltmiş. Yargıçların bütün sorularına Deniz susarak yanıt vermiş. Yargıç öfkelenmiş dağlar kadar. Denizi azarlamış. "Sende hiç acıma duygusu yok mu, kalp yok mu?" demiş. Deniz ise "Ben kalbimi kuşlara verdim." Diyerek ilk ve son yanıtını vermiş. Yargıçlar kendi aralarında fısıldaşıp, konuşmuşlar. Sonuçta Denizin bir kuş gibi, demirden bir kafese konulup uzak ve ıssız bir ormana bırakılmasına karar verilmiş. Bu haber dünyadaki bütün kuşlara yıldırım hızıyla yayılmış. Bir çok kuş toplanıp, kanat çırpmışlar, dönmüşler gökyüzünde, sonra da hep birlikte saldırmışlar kafese, günlerce gagalamışlar ama nazlı gagaları parmaklıkları kırmaya yetmemiş. Kafesi parçalayamamışlar. Parçalayıp da Denizi özgürlüğüne kavuşturamamışlar. Günlerce düşünmüşler ve sonuçta hepsi gücünü birleştirerek. Denizi köyünün güzel ormanına götürmeye karar vermişler. Bütün kuşlar kanat açıp, kırk gün kırk gece, dağ demeden deniz demeden uçmuşlar. Denizin o güzelim köyünün ormanına ulaşmışlar. Yağmur yağdığında hepsi birden kanatlarını kafesin üstüne gerip korumuşlar. Güneş açtığında sevinmişler. Dünyanın her yerinde türlü türlü yiyecek ve çeşit çeşit kitap taşımışlar. Kuşlar her akşam kafesin etrafında toplanıp ötüşerek Denizi teselli etmişler. Cıvıltılarla uyutmuşlar, her sabah yeniden en güzel sesleriyle uyandırmışlar. Beraberce gülüp, oynayıp, şarkı söylemişler. Deniz onlara şiirler okumuş, bilge ninesinden öğrendiği masalları anlatmış, kuşlar Denizi anlarmış Deniz de kuşları.. İşte o gün bu gündür dünyanın bütün kuşları yavrularına kuşlara kalbini veren çocuğun masallarını anlatırlarmış. Ve onun içindir ki, dünyanın her yerinde kuşların yalnız bir sabah bir de akşam öttüğü söylenir...
  3. Kendini bildi bileli mor menekşeyi çok severdi. Çocukluğunun geçtiği iki katlı evin bahçesinde bahar geldiğinde mor mor açar, mis gibi kokarlardı.. Annesi mor menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi.. gölgeyi sever menekşeler derdi.. Oysa öğretmeni bitkilerin güneş ışınları ile fotosentez yaptığını anlatmıştı onlara .Bitkiler güneş ışığına muhtaçtı. Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi , her bitki güneşi severken, onlar neden gölgeyi tercih ediyorlar diye düşündü durdu Hande...Küçük, ufacık aklı ile aslında menekşelerin diğer çiçeklerden farklı olduğunu keşfetmişti, işte belki de menekşeler bu yüzden bu kadar güzeldi. Herkesten farklı olursan, bu hayatta değerli olursun yargısına varmıştı. Daha o yıllarda farklı olmak için uğraş vermeye başladı. ilk olarak, okulda kimsenin yanına oturmak istemediği Hacer'in yanına oturmak istiyorum öğretmenim diyerek başladı farklılıklarla süren hayatı. Hacer bile şaşırmış şaşkın şaşkın bakıyordu onun yüzüne. Hacer çok dağınık, biraz anlama zorlukları olan problemli bir ailenin kızı idi. Hande ise mühendis Kamil Beyin biricik kızı. Öğretmen pek oturtmak istemedi önce Hacer'in yanına Hande' yi. Daha sonra bir tatsızlık çıkmasın diye öğretmen Hande'nin annesini çağırdı. Annesi eve geldiklerinde Hande'ye sordu : - Neden yavrum Hacer in yanına oturmak istiyorsun? Hande cevap verdi : - Geçen baharda menekşeler ekiyorduk hani anne, o gün sen bana menekşeler güneşi sevmez demiştin, oysa her bitki güneşi sever. Menekşeler farklı, belki de bu yüzden bu kadar güzeller. Hacer'in yanına kimse oturmak istemiyor. Ben farklı olmak istiyorum. Belki Hacer de güzeldir, onu fark etmek istiyorum, dedi. Annesinin ağzı açık kalmıştı. İlkokul 4.sınıf öğrencisi kızının olgunluğuna hayran kalarak - peki kızım kimin yanında istersen oturabilirsin, " dedi. Pazartesi Hande Hacer'in yanında oturmaya başladı. Hem Hande tedirgindi, hem Hacer. Birbirleri ile hiç konuşmuyorlardı. Diğer kızlarda soğumuştu Hande'den. Nasıl Hacer gibi dağınık, bir şeyi, iki kere anlatınca anlayan fakir bir kızın yanına oturmayı istemişti. En çok alınan doktor Cemal Beyin kızı Esin'di. Anne babaları her hafta sonu görüşüyorlar, Hande ve Esin birlikte oynuyorlardı. Nasıl olur da kendi yerine Hacer'i seçerdi. Çok gururu kırılmıştı Esin'in. Hande ile konuşmuyordu. Birgün Hande ve ailesi Esinlerle dağ köylerinden birinde gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler. Hande gene Esin'in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu. İçin için de Hacer'e kızmaya başlamıştı arkadaşları ile arasının bozulmasına sebep olmuştu. Neden sanki bu kadar dağınıktı, neden her şeyi iki kerede anlıyordu? Yoksa aptal mıydı?Sonra menekşeleri hatırladı hemen düşüncelerinden utandı. Hacer farklı diye yargılamaması gerekiyordu. Hacer'in, kimsenin bilmediği güzelliklerini keşfedecekti. Buna tüm gücü ile inandı. Panayıra gittiklerinde Esin somurtarak karşısında oturuyordu, Hande ile konuşmuyordu. Hande canı sıkıldığından biraz dolaşmak için annesinden izin aldı. Köy yolunda yürümeye başladı. Hava iyice soğumuş ve ayaz iyice artmıştı, kar atıştırmaya başlamıştı. Hande karı çok seviyordu, yürüdü, yürüdü. Köye gelmişti. Bir evin önünde durdu. Evin penceresinde ki saksıya gözü ilişti. Gözlerine inanamıyordu, bunlar mor menekşelerdi. Ama kıştı ve menekşeler soğuğu hiç sevmezlerdi eve doğru bir adım attı. Kapıda beliren gölgeyi çok sonra fark etti bu Hacerdi. Hande'ye gülümsüyordu. - Hoşgeldin Hande buyurmaz mısın?, dedi. Biraz ürkek, şaşkınlıkla kapıya doğru ilerledi Hande ve içeri girdi. Oda sıcacıktı odun sobası her yeri ısıtmıştı. Menekşeler diyebildi sadece Hande... - Bu soğukta ? Hacer gülümsedi ; - Onlar annem için, annem onları çok sever. Sonra yatakta yatan kadını fark etti Hande. "Annen hasta mı?" dedi. "Evet 2 sene önce felç oldu ona ben bakıyorum, bizim kimsemiz yok, birtek ineğimiz var onunla geçiniyoruz. Ama tüm işler bana baktığı için derslere çalışacak pek vaktim olmuyor, dedi Hacer utanarak. Bir de bizim köyden şehre araç yok, bu yolu her gün yürüyorum o yüzden de çok yorgun okula geliyorum dersleri anlamakta güçlük çekiyorum. Hande'nin gözleri dolmuştu. Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi. Annesi onu arıyordu. Çok merak etmiş olmalıydı. Dışarıya koştu ve annesine sarıldı, ağlıyordu. Bir müddet sonra anne bu Hacer diye tanıştırdı sıra arkadaşını. Hacer'in yaptığı sıcak çorbadan içtiler birlikte. Hande annesine anlattı Hacer'in hayatını, ağlayarak. "Bir şeyler yapalım anne" dedi. O hafta annesi ve Hande, Hacerlere gidip annesi ve Hacer'i kendi evlerine taşıdılar. Hacer artık Handeler den okula gidip geliyordu, ne dağınıktı, ne de aptal. Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu. Seneler geçti Hacer ve Hande bir arkadaş değil, iki kız kardeşlerdi artık. Mor menekşeler Hande'ye Hacer'i armağan etmişti. Hacer'e ise hem Hande'yi, hem hayatı. Seneler sonra ikisi de evlendi. Hacer şimdi bir doktor. Hande'den vicdanın ne kadar önemli olduğunu öğrendi, hastalarına vicdanıyla birlikte şifa dağıtıyor. Hande ise bir öğretmen. Çocuklara farklı olan şeyleri sevmeyi de öğretiyor. Bir kızı var adı, Hacer Menekşe. Hayatta en çok sevdiği iki şeye birini daha ekledi Hande. LÜTFEN SEVGiNiZE ÖNYARGI KOYMAYIN. HERŞEY SEVİNCEYE KADAR FARKLIDIR SEVDİKTEN SONRA İSE SEVGİNİN DİLİ HEP AYNIDIR
  4. Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece.. O kadar yakındılar.. Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi.. Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.. "anladım" der gibi bir gülümseyişti bu... Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için.. Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası.. Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılışı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce.. Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.." "Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk işte bu!.." Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yanyana düştüler. İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yanyana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki.. Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı.. Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.. Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.." Hayır, aramayacaktı. Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, üçüncü sette kız fark etti delikanlıyı.. Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu.. Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garaja gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında.. Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.. Kız, Necip Fazıl'ın dört satırını okurken.. "Ne hasta bekler sabahı Ne taze ölüyü mezar... Ne de şeytan bir günahı Seni beklediğim kadar!.." Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok.." "O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni!" dedi, delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden.. Yıllarca sonra Levent Yüksel'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen Aksu'nun sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk "onurlu" olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza verdiğiydi.. Bir ikinci dörtlük daha vardı orada.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu.. Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti.. Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi kız. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.." "Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı: "Yaaa!.." Cebindeki artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün.." dedi. "Bu da sonu onun..." Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken.. "Geçti istemem gelmeni Yokluğunda buldum seni. Bırak vehmimde gölgeni Gelme artık neye yarar!.." Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını? Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp mü gitmişti acaba? Delikanlı bu soruların cevabını bugün hala bilmiyor.. Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, o delikanlı, bendim!...
  5. Kızım. Akrabalarından, dost veya arkadaşlarından her kim olursa olsun, ona karşı kocanı övme. Sakın onu şikayet de etme. Aile içinde kalması gereken mahrem veya bildik şeyler de olsa anlatma. Derler ki, Söyleme sırrını dostuna, dostunun da dostu vardır o da gider söyler dostuna. Bir ağızdan çıkan söz, sır olmaktan çıkar. Sırrın ucunu ele veren arkasını getiremez. İlla biriyle paylaşman gerekiyorsa bir günlük tut. Mümkünse onlarında bu tür sana anlatacaklarına fırsat verme. Bu tür söylenen veya anlatılanlar fitneye, dedikodulara ve ailelerin yıkılmasına fırsat ve zemin hazırlar. Her ne kadar sıkılır veya daralsan dahi; anne ve babana bile anlatma. Çözemediklerini akıllı ve kendinden emin olduklarınla istişare ederek çözmeye çalış. Aile hayatının karşılıklı sevgi, saygı ve merhametle yürütülmesi temel ilkedir. Dinimiz aile reisliği vazifesini erkeğe vermiştir. Erkek ise; fizik gücüne, kuvvetine sahip, cesur ve mücadelecidir. Fizyolojik bakımdan daha zayıf olan kadınları kavvâm; gözetip kollayıcıdırlar. Ailenin dış düşmanlardan korunması, geçim ve ekonomik giderlerin temini öncelikli olarak erkeğe ait olduğundan mallarından bol bol harcamaktadırlar. Kadının; erkekte bulunmayan anneliğin verdiği yüce bir görev olan çocuğun doğumu ve bakımı ile öncelikli olarak; çocukların terbiye edilerek yetiştirilmesi, yuvada huzur ve sükûnun temininde duygusal gayret, aileye içten bağlılık gibi daha birçok üstünlükleri bulunmaktadır. Eşinin eve geleceği saati iyi belle. Mümkün mertebe onu kapıda karşılamaya çalış. Kapıda karşılaman onu; ziyadesiyle memnun edecektir. Adamı sakın kapıda bekletme. İçeri girer girmez elindeki eşyaları al. Velev ki; sıkıntı ve moralsiz olsan bile; yumuşak ve tatlı konuş. Söylemen gerekenleri kocana söyle. Anlayamadıklarını ve meselelerini konuşma yoluyla hallet. Konuşma mesellerin yüzde doksan dokuzunu çözer. Konuşurken onun konuşmalarını kesme. Bazı konularda farklı düşünüyor olabilirsiniz. Farklı bile düşünseniz uzlaşmayı tercih et. İçinden seni seviyorum demekle olmaz. Sevgini ona mutlaka o istediği için değil, kendi tarzınla ona hissettir. Zaman zaman onun penceresinden bakmayı dene. Sizin olmayan hayatlara dalıp hayatınızı karartma. Bakış tarzın en kötü gününde bile olumlu olsun. Göz yaşlarını asla silah olarak kullanama, bu kadının zayıflığını gösterir. Bilirsin ki, evlilikte dürüstlük esastır. Zaman zaman espri yap; iyi bir espri zor günlerinizi kolay atlatmanızı sağlar. İlişkinizi kuvvetlendirmek için elinden geleni en iyi şekilde yap. Evini temiz tut. Çocuklarının yeme içmeleri, sağlıklarıyla dersleriyle yekinen alakalan. Görevlerini bil ve yaptıklarından dolayı asla şikayet etme. Eşinin gelen eş dost ve akrabalarına güler yüz, tatlı dille hüsnü muamelelerde ve izzeti ikramlarda bulun. Eşin eve geldiğinde sakın üstün pis ve pas içinde yani çamaşır ve bulaşık kokusu olmasın. Evin içindeyken mümkün mertebe mutfakta ve banyoda, bulaşık, çamaşır gibi şeylerle oyalanma. Yapacaklarını ya onun gelmesinden önce yada mümkünü olanları tehir et. Daima yanında olmaya çalış. Hal ve hatırını sor. Onun anlattıklarını dinliyormuş gibi yapma. Onu canı gönülden dinle. Onun derdiyle dertlen, sevincine ortak ol. Sevdiklerini sev, değer verdiklerine değer ver. Eve getirdiklerini yerinde değerlendir, çöpe atma. Ondan izinsiz oraya buraya dağıtma. Neyi sevip, neyi sevmediğini bil. Bilmiyorsan uygun şekilde sorarak öğren. Sevdiklerini yap, sevmediklerinden kaçınmaya çalış. Canı neyi çekiyorsa, onları getirip ikram et. Bazen elma armut gibi meyveleri dilimleyip bizzat ağzına koy. Çocuklarının yanında onları ona şikayet etme. Özürlü olmadığın sürece yatarken de abdest al. Okuyacağın şeyleri biliyorsun, bilmediklerin varsa en kısa zamanda öğren. Okuyarak eksik olduğun yönlerini tamamla. Onun sıkıntılı günlerinde sözle, tatlıkla yardımcı ol. Böylesi anlarda zaruri olmayan isteklerini ertele. Yatağı yatacağı zamana doğru hazır et. Yatınca da lambayı hemen söndür. Eşinin yatakta beklemesi onu huzursuz eder. İkide bir hastayım deme. Halinden şikayetçi olma. Sürekli canlı ve dinamik ol. Sabahleyin mutlaka ondan önce kalk.. Namazdan sonra yatmayın. Onu da yatırma. Buna alışın. Özürlü bile olsan abdest al. Özürlü değilsen kuşluk namazını sakın ihmal etme. Her namazın arkında yaptığın dualarına mutlaka kocanı da ekle. Eşine kahvaltısını erken hazırla. Onun yemesi için sende iştahla ye. Ve yine tatlı sözlerle onu görevine yolla. Eşinin bütün istek ve arzularını ima etmesine gerek kalmadan yerine getir. Onu çok sevip saydığını söyle ve hem uygula. Her fırsatta süslenip öyle çık karşısına. Cuma, bayram, mübarek geceler ve evlilik yıl dönümlerinizde mutlaka özel bir hazırlık yap. Her şeyinle adamın gözünü de gönlünü de doldur.
  6. Çocuklarda normal büyüme ve gelişmenin izlenmesi, normalden sapmaların tespiti yoluyla hastalıkların belirlenmesi ve önlenmesi için gereklidir. Sağlıklı çocuk takibinde düzenli olarak boy, ağırlık ve baş çevresi ölçümleri yapılmalıdır. Her şeyden çok sevdiğiniz bebeğinizin büyümesi, gelişmesi ve sağlıklı bir yaşam sürmesi şüphesiz ona sağlayacağınız imkanlarla mümkündür. Düzenli olarak doktora götürmek, kilosunu ve boyunu ölçtürmek, aşılatmak ve uygun besinlerle beslemek suretiyle iyi gelişmesini ve sağlıklı kalmasını sağlayabilirsiniz. Belirli bir çocukta saptanan değerler normal sınırlar içinde olsa bile, zaman içinde çocuğun kendine özgü büyüme grafiğinden sapmalar olabilir. "Çocukluk Çağında Beslenme" adını verdiğim bu kılavuzda, doğduğu andan itibaren 5 yaşına gelinceye dek çocuğunuzun büyüme gelişmesindeki önemli aşamaları esas alarak, beslenme konusunda yol göstermeyi amaçladım. Her şey çocuklarımızın sağlığı için .. ÇOCUKLUK DÖNEMLERİNE GÖRE BESLENME 0 - 4 Aylık Bebeğin Beslenmesi 4 - 9 Aylık Bebeğin Beslenmesi 9 - 12 Aylık Bebeğin Beslenmesi 1 - 5 Yaş Çocuk Beslenmesi 0 - 4 AYLIK BEBEĞİN BESLENMESİ: Anne sütü mükemmel besin içeriği ile kolay hazmedilir, etkili bir biçimde kullanılır. Bebeğinizi hastalıklardan korur, mamalarla beslenmeden daha ucuza mal olur. Bunun ötesinde emzirmek suretiyle, anne bebek bağının kurulması kolaylaşır, yeni bir gebeliğin gecikmesi ve annenin sağlıklı kalması mümkün olur. Doğumdan sonraki ilk 4 ayda yalnızca anne sütüyle beslenen bebekler ishal ve zatürree gibi bulaşıcı hastalıklara, alerjik rahatsızlıklara daha az yakalanırlar, daha sağlıklı büyürler. Bu nedenle; İlk 4 ay bebeğinizi tek başına anne sütüyle besleyiniz. Bu aylarda anne sütüyle birlikte verilen ek besinler bebeğin anne sütünden yeterince yararlanmasını engeller. Bebeğinizin yalnızca anne sütüyle beslendiği bu dönemde, su kaybına yol açan hastalık halleri dışında ilave su gereksinimi yoktur! Eğer ishal gibi mutlaka su verilmesi gereken bir durum söz konusuysa kaynatılmış su veriniz. İlk günlerde gelen anne sütü çok besleyicidir. Bebeğinizi istedikçe ve sık sık emzirerek bu sütten yararlanmasını sağlayınız. Anne sütünün artmasını sağlamak için sık emzirme birinci koşuldur. Bebeğinizin emmediği durumlarda, göğsünüzde süt birikimi söz konusu olduğunda tırle adı verilen pompalarla boşaltma işlemi yapabilirsiniz. Bu pompalar hemen her eczaneden kolaylıkla temin edilebilmektedir. Tüm annelerin sütü yararlıdır. Başlangıçta oldukça koyu olan sütünüz zamanla sulu bir hal alır; bu, anne sütünün genel özelliğidir ve tamamen doğal bir durumdur. Benim sütüm bebeğime yaramıyor gibi sözlerin hiçbir anlamı yoktur. Çünkü her annenin sütü kendi bebeği için özeldir. Bebeğiniz her beslenmeden sonra az miktarda kaka yapabilir, bu durum bazen yanlışlıkla ishal olarak değerlendirilir. Oysaki altın sarısı renkte, kötü kokmayan, sulu, günde 7 - 8 kereye kadar olabilen bu dışkı tamamen normaldir. Yine aynı özellikleri taşıyan ama 3 günde bir bol miktarda yapılan kaka da normal kabul edilir. Ancak dışkı çok sert ise nedeni araştırılmalıdır. Göğüs uçlarında meydana gelen çatlaklar genel kanının aksine, temizlikteki yetersizlikten değil, uygun emzirme pozisyonunun ve tekniğinin sağlanamamasından ileri gelir. Bebek, memenin sadece ucunu değil renkli kısmın önemli bir bölümünü bir ağız dolusu almalı, çene ucu meme cildine temas eder vaziyette ve alt dudak dışa kıvrılmış olmalıdır. Bu şekilde bebeğin yanaklarında şişlik oluşur ve yutkunarak annesinin sütünü aldığı kolayca fark edilir. Eğer çatlak meydana gelmişse doğru pozisyonda ve uygun emzirme tekniğiyle sorun kısa sürede halledilir. Beslenme sonrası bir miktar anne sütünün çatlak bölgelere sürülerek kurutulmasının yararlı olduğu düşünülmektedir. Emziren anneler her zaman bol ve pamukludan yapılma sutyen giymelidirler. Bebeklere ilk yaşın sonuna kadar kaynatılmamış su verilmemesi tavsiye edilir. Bebeklerini emziren annelerin iyi beslenmesi anne bebek sağlığı açısından çok önemlidir. Bu nedenle annelerin; günde 2 litre (10 su bardağı) kadar sulu gıdalar (su, süt, az şekerli limonata, komposto çorbalar, vb.) almaları önerilir. 4 - 9 AYLIK BEBEK BESLENMESİ Yalnız anne sütüyle beslenen bebeklerde ek gıdalara dördüncü aydan sonra başlanır. 4-6 ay arasında anne sütüyle yeterli büyüme gelişme sağlanıyorsa sadece anne sütüyle beslemeye devam edilir, bu durumda ek gıdalara altıncı aydan sonra başlanır. Bu dönemde çocuğunuza verdiğiniz ek gıdalar anne sütünün tamamlayıcısıdır. Ek Gıdalar: Çocuğun ayına uygun büyüme ve gelişme sürecini destekleyen, değişik tatlarla tanışmak suretiyle sonraki aylarda kolay yeme alışkanlığı kazandıran, besleyici değeri yüksek ama allerji yapma niteliği az olan besinlerdir. Meyve suyu veya meyve püresi, sebze çorbası veya sebze püresi, muhallebi, yoğurt, peynir, reçel, bisküvi, ekmek, yumurta bebek beslenmesinde önde gelen ek gıdalardır. Ek gıdaları kaşık ya da bardakla veriniz. Yeni deneyeceğiniz yiyecekleri çocuk açken alışık olduğu yiyeceklerden önce veriniz. Miktarı daima azdan başlayarak arttırınız. Yeni gıdaların allerji yapıp yapmadığına dikkat ediniz. Bu nedenle aynı gün içinde birden fazla yeni besin denemeyiniz. Şüpheli bir gıdayı kestiğinizde belirtilerin geçip geçmediğini kontrol ediniz. Bir iki gün sonra yeniden deneyiniz. Bebeğinizin hoşlanmadığı önemli yiyecekleri zaman zaman yeniden deneyiniz. Meyve Suyu: Elma ve şeftali gibi meyvelerin suları taze olarak 1-2 tatlı kaşığı miktarından başlanarak verilir ve yavaş yavaş arttırılır. Portakal ve mandalina suyunun daha ileri aylarda verilmesi uygun olur. Sebze Çorbası: Meyve suyuna başlandıktan iki hafta kadar sonra öğle öğününde verilmek üzere patates, havuç, pirinç ve taze sebzelerden günlük olarak hazırlanır. Bir iki tatlı kaşığından başlanarak yavaş yavaş arttırılır. Dört haftalık bir süre içinde tam sebze püresine geçilir. 1. Hafta (sebze çorbası): 3-4 su bardağı su, 2 orta boy havuç, 1 orta boy patates 45 dakika kapaklı kapta pişirilir. Tel süzgeçle hiç ezmeden suyu bir başka kaba alınır. Bir çay kaşığı irmik ilavesiyle tekrar 5-10 dakika pişirilir. Sıvı miktarı 200 gram olacak şekilde ayarlanır. 2. Hafta (basit sebze püresi): Aynı şekilde pişirilir. Havuç ve patatesler tel süzgeçten tamamen ezilerek püre olarak geçirilir. Bu pürenin içine yine irmik katılarak mamanın hazırlanması tamamlanır. 3. Hafta (karışık sebze püresi): Havuç ve patatesin yanına 1 çay kaşığı pirinç ve her gün bir yenisi ilave edilmek üzere mevsimlik sebzeler eklenir. Örneğin ilk gün 3-4 yaprak maydanoz, ertesi gün maydanoz ve bir kaç yaprak ıspanak, sonraki gün ilaveten dörtte bir enginar, daha sonra dörtte bir domates gibi .. Tel süzgeçten ya da blenderden geçirilerek elde edilen püreye yine bir çay kaşığı irmik eklenerek 5 dakika daha pişirilir. 4. Hafta (tam sebze püresi): Ayrıntılarıyla anlattığım şekilde hazırlanan püreye 1 çay kaşığı zeytin yağı veya pastörize tereyağı katılır. Altıncı aydan itibaren sebze çorbası ya da püresine 1 yemek kaşığı kıyma (3 kez çekilmiş yağsız sinirsiz dana) eklenmelidir. Muhallebi: Sebze püresinden 1-2 hafta kadar sonra genellikle 5. aydan itibaren akşam (gece değil) öğünü olarak verilir. 1 su bardağı süt, bir tatlı kaşığı pirinç unu, 1 tatlı kaşığı toz şekerle yapılır. Soğuk sütün bir kısmıyla pirinç unu iyice ezilir, kalan süt eklenir karıştırılarak pişirilir. Ateşten indirmeye yakın şeker eklenir. İlk günlerde süt sulandırılabilir. Yoğurt: Süt kaynatılır, elin dayanabileceği sıcaklığa kadar soğutulur. 1 litre süt içine bir çorba kaşığı yoğurt 1-2 kaşık sütle sulandırılarak eklenir, yavaşça karıştırılır. Hareket ettirmeksizin sıcaklığını koruyabilecek şekilde 3-4 saat bekletilir. Bir kase kadar ikindi öğünü olarak verilir. Kahvaltı: Çocuk altı ya da yedi ayını bitirdikten, sebze püresi, muhallebi, yoğurt gibi gıdalara iyice alıştıktan sonra kahvaltılara başlanır. Süt, beyaz peynir, reçel, pekmez, ekmek veya bebe bisküvisi başlıca malzemelerdir. Tuzu alınmış bir parça beyaz peynir ve reçel sütle ezilir. Karışıma ekmek içi katılır. Bu amaçla 3-4 bebe bisküvisi kullanılabilir. Kahvaltıya önce 1-2 tatlı kaşığı olarak başlanır, miktarı giderek arttırılır. Bal allerji yapma olasılığı nedeniyle bir yaşından önce tercih edilmez. İstenirse 1 çay kaşığı yağ eklenebilir. Bir süre sonra peynir, reçel, yağ ve ekmek sütten ayrı olarak verilebilir. Yumurta: Katı olarak pişirilmiş yumurtanın sarısı 1 çay kaşığı miktarından başlanıp giderek arttırılmak suretiyle kahvaltıya ilave olarak verilir. Bir haftanın sonunda bebeğiniz bir tam yumurta sarısı yiyebilir. İyice alışmış olan çocuklara yumurta kayısı kıvamında verilebilir. Yumurtanın beyazının bir yaşında önce verilmesi genellikle tercih edilmez. Tahıllı Çorbalar: Mercimek, yoğurtlu yayla, acısız tarhana çorbası gibi gıdalar, taze sebze çorbalarına alıştırılmış olan bebeklere 7. aydan sonra değişik tatları öğretmek amacıyla verilebilir. Köfte: Sebze çorbasıyla birlikte, yağsız sinirsiz üç kez çekilmiş dana kıymasından baharatsız olarak hazırlanmış 1-2 köfte 6. Aydan itibaren verilebilir. Balık ve Tavuk: Bebeğiniz yedi sekiz aylık olduğunda kıymaya alternatif olarak püre halinde öğle öğününde tavuk ve kılçıksız balık eti verebilirsiniz. Karaciğer: Kuzu ciğeri tercih edilir. Az tuzlu suda haşlanır, zarı çıkarılır, rendelenerek balık ve tavuk etleriyle dönüşümlü olarak sebze çorbalarıyla birlikte verilir. Çay: Çayın besleyici hiç bir değeri yoktur. Aksine diğer gıdaların besleyici değerini düşürür, barsaklardan demir emilimini bozarak kansızlığa yol açabilir. Bu bakımdan süt çocuğu beslenmesinde yeri yoktur. 6-8 AYLIK BEBEKTE BESLENME ŞEMASI: 1. Öğün (saat 06.00-07.00) Kahvaltı + Anne Sütü Ara Öğün (saat 09.00-09.30) Meyve Suyu 2. Öğün (saat 11.30-12.30) Et + Sebze Maması + Anne Sütü Ara Öğün (saat 15.30-16.00) Yoğurt + Meyve Püresi + Ekmek 3. Öğün (saat 18.30-19.30) Sütlü Muhallebi + Anne Sütü Gece Öğünü Anne Sütü (1-2 kez) Anne sütü verilmeyen bebeklerde bunun yerine uygun şekilde hazırlanmış hazır mama verilebilir. Ancak unutulmamalıdır ki hiç bir mama anne sütünün tam olarak yerini tutamaz. Bu nedenle bebeğinizi kendi sütünüzle beslemek için olabildiğince gayret gösteriniz. 9-12 AY ARASI BEBEĞİN BESLENMESİ: Çocuğunuz için bu dönemde özel yiyecekler hazırlamanıza gerek yoktur. Yetişkinler için pişirilen tüm ev yemekleri az yağlı püreler halinde bebeğe verilebilir. Örnek Mönü: Sabah: Kahvaltı 1 Bardak şekersiz süt 1 Yumurta sarısı 1 Tatlı kaşığı reçel ya da pekmez 1 Çay kaşığı yağ 1 İnce dilim ekmek veya 3-4 adet bisküvi Ara: Meyve püresi Öğle: Kıymalı sebze püreleri Dolma içleri, sebzeli köfteler Kuru baklagil püreleri Bir dilim ekmek içi (sebzelerle) Akşam: Muhallebi (veya öğle öğünün aynısı) Sebze olarak bakla ve patlıcan bebek beslenmesinde tercih edilmez. Bir yaşına basan bebekler aile sofrasına oturtulur, kendi kendine yemesi için teşvik edilir. Diğer sütlü besinlerin yanı sıra günde bir bardak süt içmesine özen gösterilir. 1-5 YAŞ ÇOCUK BESLENMESİ: Dokuz aydan sonra çocuğun temel gıdası olmaktan çıkan anne sütü 2 yaşına dek anne için uygun olan bir zamanda kesilebilir. Bir yaşından sonra 13-14 aylık olan çocuğa, çatal kaşık kullanma alıştırmaları yapılabilir. Ailenin diğer fertleriyle birlikte sofrada oturan çocuğun ayrı tabağı olmalı, neyi ne kadar tükettiğine dikkat edilmelidir. Bu dönemde de çocuklar günde dört öğün beslenmeli, temel besin gruplarından (süt ve sütlü gıdalar .. etler, yumurta ve baklagiller .. sebze ve meyveler .. unlu ve nişastalı besinler) yeterli ve dengeli tüketmelidirler. Ülkemizde en sık yapılan hatalardan biri çocuğu yemek suyuyla beslemektir. Hiç bir besleyici değeri olmayan bu beslenme biçimi uygulanmamalıdır. Her gün yarım litre süt çocuklara verilmelidir. Süt her şekilde verilebilir. Sütün içerdiği kalsiyum çocukların gelişimi için çok önemlidir. 25 gram peynirde de 200 gram sütteki kadar kalsiyum vardır. Her gün et ve baklagillerden bir ikisi beslenme listesinde bulunmalıdır. Her gün bir yumurta yedirilmelidir. Düzenli et verilen çocuklara gün aşırı olabilir. Günde bir ya da iki kez sebze verilmelidir. Günde bir iki kez meyve yenmelidir. Fazladan bir öğün meyve vermek sebzenin yerini tutabilir. Meyve suları da meyvenin yerine geçebilir. Günde bir iki kez nişastalı besinler ve üç dilim ekmek beslenme listesinde bulunmalıdır. Çocuklara olabildiğince erken dönemde kendi kendilerine çatal kaşık kullanarak yemeleri öğretilmelidir. Her çeşit şekerleme, pasta, kek, dondurma sık sık verilmemesi gereken yiyeceklerdir. Öğünler arasında çocuğa şekerleme vermek iştahı azaltarak yetersiz beslenmeye yol açtığı gibi diş çürüklerinin de önde gelen nedenidir.
  7. Hiçbir anne-baba çocuğunun zayıf, çelimsiz olmasını istemez ancak bunun uğruna da, "yeter ki yesin" diyerek çocuklarınızın sağlıksız besinlerle çok kilo almalarına neden olabilirsiniz. Dr. Kuşhan'ın çocuk şişmanlığı üzerine yaptırdığı araştırmaya göre, beslenme konusunda ülke olarak çok bilinçsiz olduğumuz ortaya çıktı. Şişman çocukların yüzde 80'inin yaşamları boyunca şişman kaldıkları ve zayıflamalarının ise sonradan şişmanlayanlara göre çok daha zor olduğu tespit edildi. Günümüzde insan sağlığını tehdit eden ve birçok hastalığa zemin hazırlayan şişmanlık sorunu, yaşam kalitesini düşüren en büyük problemlerden biri. Özellikle de çocuklarda görülen şişmanlık her geçen gün artıyor. Bunun en önemli sebeplerinden biri ise yanlış ve düzensiz beslenme. Çocuk yaşta alınan fazla kiloların en büyük tehlikesi de, yetişkin şişmanlığının nedenlerinden biri olarak görülmesi. Yani çocuk yaşta şişmansanız, yetişkinliğinizde de şişman olmanız kuvvetle muhtemel. Şişman sayısının hızla artması ve bunun bir tehdit olarak görülmesi nedeniyle yapılan sağlık harcamaları, ülke ekonomilerine de büyük zararlar veriyor. Maalesef dünyanın her yerinde çocuklar, şişmanlıktan yana neredeyse erişkinler kadar payını almış durumda. Amerika başta olmak üzere birçok ülkede kanunlarla çocuk şişmanlığının önüne geçilmeye çalışılıyor. Bazı önlemler şöyle: - Okullarda tüm gazlı, şekerli ve yüksek kalorili içeceklerin satılması yasaklandı. - Fast-food yiyeceklerin birçoğu kaldırıldı. - Daha sağlıklı yiyecekler tüketilmeye başlandı. - Şişman çocukların aileleri okula çağrılıp, şişmanlığın giderilmesi için okulla işbirliği yapmaları sağlanıyor. - Okuldaki beslenme; doktor, beslenme uzmanı işbirliğiyle oluşturuluyor ve çocuklara psikolojik destek veriliyor. - Kanunen çocukların her gün 20 dakika yürüyüş yapma zorunluluğu getirildi. Bu tedbirlere her gün yenileri ekleniyor. Ülkemizde de çocuk şişmanlığı ne yazık ki gittikçe artıyor. Başta İstanbul olmak üzere birçok ilde çeşitli orta dereceli okullarda binlerce öğrenci arasında yapılan araştırmalar bunu teyit ediyor. Yaptığımız detaylı araştırmada ortaya çıkan dikkat çekici hususlar şöyle: 1- Ailelerin beslenme konusunda yeterince bilinçli olmadığı ve çocuklarının da aynı bilinçsiz ve sağlıksız, şişmanlatıcı beslenme şeklini benimsedikleri, 2- Çocukların çok küçük yaştan itibaren çikolata, gofret, dondurma, bisküvi, çeşitli şekerleme ve benzeri şekerli unlu yiyeceklerle mutlu edilmeye çalışıldığı, 3- Çocukların aşırı derecede televizyon seyrettikleri; reklamı yapılan çok sağlıksız ve şişmanlatıcı yiyecek ve içeceklere özenip onları tükettikleri, 4- Hamburger, cheeseburger, ekmek arası döner, lahmacun gibi yerli ve yabancı fast-food'lar onların beslenmelerinin vazgeçilmezi haline gelmesi, 5- Okul kantinlerinin ve okulda verilen yemeklerin çocukların şişmanlaması için büyük katkıda bulundukları gözlemlendi. Şişmanlığın temel nedenleri - Yanlış ve düzensiz beslenme - Hormonal düzensizlik - Kalıtımsal etkiler - Hareketsizlik - Psikolojik problemler Şişmanlığın neden olduğu hastalıklar - Kalp hastalıkları - Tip 2 diyabet - Ortopedik rahatsızlıklar - Cilt bozuklukları - Psikolojik bozukluklar Beslenme yanlışları - Çocuğun besin gereksinimlerini bilmeme nedeni ile tabağına fazla yemek koymak, bitirmesi için zorlamak. - Sabah kahvaltısının atlanması ya da bu öğünde reçel, marmelat, çikolata, kakaolu, yiyecekler yenmesi. - Akşam öğününde fazla yemek tüketilmesi. Okul çocukları yeterli ve dengeli beslenmedikleri için bazı öğünleri atlayıp, bazı öğünlerde daha çok yiyecek tüketiyorlar. - Enerjisi zengin besinlerin fazla tüketilmesi. Şekerli içecekler, bisküvi, cips, şekerlemeler, çikolata vb. - Okul yemeklerinin sevilmemesi, çocukların daha çok kantinden fast food ile beslenmesi. - Evdeki yemek düzeninde fazla yağlı yiyeceklerin kullanılması. Kızartmaların, yemeklere fazla yağ eklenmesinin, böreklerin, hamur tatlılarının, pastaların beslenmede çok yer alması. - Evde öğünler dışında bisküvi, kraker, kola, çikolata gibi besinlerin yenmesine izin verilmesi. Dr. Kuşhan'dan ailelere öneriler - Beslenme konusunda, bebeklikten itibaren çocuk doktoruna danışarak onun tavsiyelerini uygulayınız. Unutmayın ki, şişmanlığın beslenme açısından tohumları bebek ve küçük yaşta atılıyor. - Çocuğunuza sofrada oturarak yemek yeme alışkanlığı kazandırın. Sofra dışında düzensiz zamanlarda yemek yeme alışkanlığını önleyin. - Büyüme çağında günlük alınan protein miktarı, erişkinlere göre iki misli fazla olmalıdır. Yani et, tavuk, balık, deniz, ürünleri, süt, yoğurt, yumurta gibi hayvansal protein kaynakları daha çok tüketilmeli. - Bitkisel protein kaynağı olarak, haftada en az bir defa kuru fasulye, nohut, mercimek, bezelye soya fasulyesi tüketilmeli. - Ayrıca aşırıya kaçmamak şartıyla, fındık, ceviz, badem gibi kuru yemişler de yedirilmelidir. - Çocuğunuzu mutlaka salata yemeye alıştırın. - Onlara, evde pişmiş sebze yemekleri alışkanlığı kazandırın. - Zeytinyağlı ve etli sebzeleri sofradan eksik etmeyin. - Çocuklarınızı kahvaltıda reçel, marmelat, çikolata ve kakaolu yiyeceklerden uzak tutun. Onun yerine süt, peynir, doğal tahıl gevrekleri, margarinsiz tostlar ve meyveye alıştırın. - Çikolata, gevrek, şekerleme, kek, bisküvi gibi şeker içeren yiyecek maddelerinden uzak tutun. Çocuğunuzun tatlılara ihtiyacı yoktur. - Tatlı yerine meyve yeme alışkanlığı kazandırın. - Dışarıya yemeye götürdüğünüz zaman asla hamburger, Amerikan pizzası, patates kızartması gibi yemeklere alıştırmayın. - Çocuğunuzun beslenme çantasına her gün değişik sandviçler, salata ve meyve koyun. Okulda onları tüketmesi şişmanlaması açısından alınacak en önemli önlemlerden biridir.
  8. Her zaman elinizin altında bulunabilen veya kolayca elde edebileceğiniz doğal malzemelerle bazı maskeler yapabilirsiniz. Yazın cildimiz zorlanıyor. Sıcak, güneş, ter bir yandan cildimizi yıpratıyor, bir yandan da insanı pasifleştiriyor. İnsanın canı hiçbir şey yapmak istemiyor. Bazen, "nasıl olsa az sonra yeniden terleyeceğim" diyerek nemlendirici bile sürmekten vazgeçiyoruz. Neyse ki yazın cildimizin yağ salgısı doğal olarak biraz artıyor. Öte yandan hafta sonu programlarının peşinde koşmaktan, cilt bakımları yaptırmak için zamanımız kalmıyor. Zaten güzellik merkezleri havalar ısındıktan sonra cilt yenileme tedavilerine ara veriyorlar. Malum, ciltteki en küçük bir tahriş güneşle karşılaşınca lekelere dönüşüyor. Ama her zaman elimizin altında bulunabilen veya kolayca elde edebileceğimiz doğal malzemelerle bazı maskeler yapabiliriz. Size evde çok kolay hazırlayabileceğiniz doğal maske tarifleri vereceğim. Bunlar, tahriş edici olmadığı gibi tümü gayet pratik, hazırlanışı kolay, maliyetleri ucuz formüller. Yararları ise tahmin edebileceğinizden daha fazla. Bu maskeleri yüzünüze, boynunuza hatta dekoltenize uygulayabilirsiniz. İçindeki malzemeler hem cildinizi besler hem de kan dolaşımını artırarak cildinizi canlandıracak. Tümünün içinde yüksek oranda su ile birlikte cildinize yararlı maddeler bulunuyor. Maskeler deri yüzeyine sürülünce hızla buharlaşmaya başlıyor. Böylece cildinizde serinlik hissi ile birlikte damarlarda kan dolaşımını hızlandırıyorlar. Maskeyi temizleyince cildinizde hafif bir kızarıklık fark edeceksiniz. Bunun nedeni, tahriş değildir, kan dolaşımının hareketlenmesidir. Bu da cildi uyarır ve hafif bir masaj etkisi yapar. DOĞANIN HAZİNESİ Gerçekten bire bir cildimize uyan doğal ürünler sadece cildimizin kendi ürettikleridir. Yağ dokusu, nem, kollajen, yenilenen hücreler gibi. Bunu sağlamak için de yararlı gıdaları elden geldiğince çok tüketmek gerekiyor. Cilde sürüldüğünde iyi geldiğini bildiğimiz doğal malzemeleri sıralayacak olursak, oldukça uzun bir liste yapmamız gerekecek: birçok meyve meyve asitleri limon çilek greyfurt elma yeşil çay gül suyu papatya bal kakao yağı deniz yosunları balık yağı termal sular kil çeşitleri zeytinyağı badem yağı kayısı yağı bergamot ısırganotu papaya aloevera çay ağacı yağı buğday özü lavanta suyu soya yağı biberiye avokado üzüm çekirdeği yağı ve ekstresi ayçiçeği yağı jojoba susam yağı ceviz yağı havuç tohumu portakal çiçeği suyu keten tohumu yulaf ezmesi yumurta süt yoğurt Bunların hepsi de çok değerli. Tümü de kozmetik ürünlerde kullanılıyor. Ancak cilde saf olarak uygulanmaları dikkat gerektiriyor. Bunların hazırlanışı, tazeliği, yoğunluğu ve ciltten arındırılması için özen göstermelisiniz. MASKELERİN UYGULANIŞI Maskeyi uygulamadan önce cildinizi güzelce temizleyip tonikle silin. Ardından ılık suyla yıkayın ki, cildiniz besinleri emmeye hazır olsun. Sonra yüzünüze, boynunuza ve üst dekoltenize size en uygun olan maskeyi tatbik edin. 20 dakika kadar bekledikten sonra yine ılık suyla yıkayın. Ardından bir nemlendirici sürmeyi ihmal etmeyin. Yağlı ciltlere haftada iki defa maske yapabilirsiniz. Normal ve kuru ciltler için haftada bir kere yeterli. YAĞLI CİLTLER İÇİN MASKELER Yumurta akı maskesi: Yumurta akını iyice çırptıktan sonra içine bir çay kaşığı limon suyu koyun ve bekletmeden yüzünüze-boynunuza sürün. Şeftali maskesi: Tüylü bir şeftaliyi mutfak robotundan geçirip saf olarak kullanın. Yoğurt maskesi: 1 çay kaşığı sade yoğurdu, arpa unu ile karıştırıp maskenizi hazırlayabilirsiniz. KURU CİLTLER İÇİN MASKELER Yumurta sarısı: Yumurtanın sarısını çırptıktan sonra içine birkaç damla elma sirkesi ile birkaç damla zeytinyağı karıştırıp cildinize sürebilirsiniz. Limon maskesi: 1 limonun suyunu sıkıp, yumurtanın sarısı ve çok az miktarda zeytinyağı ile karıştırın. Ballı yumurta maskesi: 1 yumurta sarısına 1 yemek kaşığı bal karıştırın. YORGUN CİLTLER İÇİN MASKELER Elma maskesi: Bir elmayı gayet az su ile kaynatın, hamur haline getirin ve ılık olarak cildinize sürün. Bal maskesi: 2 - 3 kaşık bal ile 1 kaşık demli çayı karıştırıp ılık halde iken uygulayın. NORMAL CİLTLER İÇİN MASKE Salatalık: Salatalıkları halka halka doğrayıp cildinize sürün. Çilek: Birkaç çileği yıkayıp doğrayın. Sonra ezip bir kaşık arpa unu ile karıştırın. Kırışıklık gideren bir maske Bir yumurta akını ayırın, aynı miktarda alkol ile karıştırıp maske yapın. LEKELİ CİLTLER İÇİN MASKE Havuç ve elma: Havuç ile elmayı rendeleyin, karıştırıp cildinize sürün. Çilekli ve sütlü maske: Rendelenmiş çileğin içine badem yağı ya da süt ekleyip maskenizi hazırlayın. MAT CİLTLERİ CANLANDIRAN MASKE Bütün bir yumurtayı, 1 çay kaşığı zeytinyağı ile karıştırıp biraz oksijenli su ekleyin. Bu karışımı cildinizde 1 saat bekletin.
  9. Kabul, hep siz haklısınız, sizin dediğiniz doğru ve hep sizin sözünüz geçerli olmalı! Siz insanın kalbinden geçeni bile okuyabilirsiniz! Yok canım o kadar da değil diyorsanız, önerilerimize göz atınız. 1. EŞİNİN KİŞİLİĞİNE KARŞI AĞIR ELEŞTİRİDE BULUNMA Eşinin kişiliğini küçük düşürücü, onur kırıcı sözler sarf etmek sevgiyi zedeler. ;;Sen hep böylesin, hep beceriksizsin.;; suçlamalarına sitemkar ve biraz da hakaret içeren ;;Hep kendi bildiğini okudun. Beni dinlemedin.;; sözleri suçlayıcı eleştirilerdir. 2. İŞİ YOKUŞA SÜRME Günün birinde eşlerden birinde olumlu bir değişiklik olmuştur veya gittikleri doktor dinlenilmiş ve kişi olumsuz bir davranışından vazgeçmiştir. Diğer eş ;;On yıldır sana söyledim; ama beni dinlemedin, başkası deyince daha mı kıymetli oluyor?;; biçimindeki konuşmalar eşi üzen ve geriye döndürebilecek tarzdadır. 3. GEÇMİŞİ HATIRLATMA Evlilik hayatı boyunca insanların olumsuz hatıraları olmuştur. Kavgalar, tartışmalar, atışmalar ya da unutulan anlar, yapılan yanlış davranışlar olagelmiştir. Evlilik hayatı boyunca bu kötü hatıraların eşler tarafından tekrak tekrar ısıtılarak ortaya konulması ilişkileri zedeler. 4. GENELLEMEDE BULUNMA Eşinize bir kalıp biçerek o kalıba sokan ifadeler kullanmak, onu kötü bir fiille damgalamak da büyük hatalardan biridir. ;;Ben senin için değiştim, sen benim için hiçbir şeyden vazgeçmedin. Çok bencilsin...;; sözleri evliliği yıpratır. 5. EŞİNİN AKLINI OKUMA Çiftler arasında diyalog tek taraflı olmaya başladığında eşler birbirlerine mesafe koymaya başlarlar. Sürekli iğnelemeler, kavgalar, atışmalar artık kadın ve erkeği kendi dünyasına itmiştir. Erkek de kadın da kendi dünyasında eşiyle konuşmaya başlar. Kafalarında kurdukları şeyler zaman zaman birbirlerinin hareketlerine yorumlar çıkarmaya neden olur. ;;Senin ne demek istediğini biliyorum. Ben senin bakışından anlarım.;; gibi sözlerle eşinin mimik ve hareketlerinden anlamlar çıkarılmaya başlanılır. 6. KENDİNİ HEP HAKLI GÖRME Hatalar, yanlışlıklar iki taraftan da kaynaklandığı halde kim daha haklı, adeta ;;mahkeme;; kuruluyor. 7. KONUŞURKEN SÖZLERİN KESİLMESİ VE SES TONUNU YÜKSELTMESİ İletişimde en önemli husus konuşan insanı sonuna kadar dinlemek, çok gerekliyse aralara girmektir. Dinlemek, anlamak ve kendimizi anlatmamız gerekiyor. Bunun yolu da saygıyla dinlemek, ses tonunu yükseltmemektir. 8. EŞLERDEN BİRİNİN KENDİSİNİ TERAPİST YERİNE KOYMASI ;;Senin hasta olduğunu biliyorum, nedenlerini de biliyorum. Senin ne zayıflıkların var hepsini keşfettim, ne yapman gerektiğini söylüyorum, beni dinlesen doktora filan da ihtiyacın olmaz;; gibi sözler doğru değildir. Eş ne kadar bilgili, tecrübeli olursa olsun kendini doktor yerine koymamalıdır.
  10. Genital Herpes (uçuk) nedir? Nasıl anlaşılır? Herpes (uçuk), Herpes Simpleks 1 (HSV-1) ve Herpes Simpleks 2 (HSV-2) virüsü olarak adlandırılan virüslerin yol açtığı enfeksiyondur. Ağız ve genital bölgede enfeksiyonlara yol açan bu virüsler toplumda oldukça yaygındır. Enfeksiyon ağız çevresinde olduğu zaman oral herpes, genital bölgede olduğunda ise genital herpes olarak adlandırılır. Ferti-Jin Kadın Sağlığı ve Yardımcı Üreme Teknikleri Merkezi Klinik Direktörü Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op.Dr. Seval Taşdemir, Mynet okurları için yazdı. Genital Herpes'in bulguları nelerdir? Virüs bulaştıktan sonra 10 gün içinde genital bölgede sivilceler çıkar. Bu sivilceler kaşınır ve bir süre sonra ağrılı ülserler haline gelir. Yorgunluk, ateş, ağrı, idrar yaparken yanma ve vajinal akıntı da bu bulgulara eşlik edebilir. Herpes enfeksiyonları bazen hiçbir bulgu vermez ve kişi Herpes virüsü taşıdığını bilmeyebilir. İlk atak iyileştikten haftalar veya aylar sonra enfeksiyon tekrarlar. Erişkinler yılda 5-8 Herpes atağı geçirebilir. Herpes nasıl yayılır? Dokunma ile vücudun bir bölgesinden diğerine yayılır. Cinsel ilişki eşler arasında hastalığın yayılmasına yol açar. Virüsün en kolay bulaştığı dönem Herpes lezyonlarının (uçuk yaralarının) aktif olduğu dönemdir. Herpes virüsünün enfeksiyonun aktif olmadığı dönemde de bulaşması mümkündür. Özellikle ağız, gözler ve genital organlar gibi nemli olan bölgelere virüs kolay bulaşır. Herpes enfeksiyonları her zaman tekrarlar mı? Enfeksiyonu almış olan kişilerin %50'sinde Herpes tekrarlar. Herpes lezyonlarının ilk görüldüğü yerlerde yeni lezyonlar çıkar. Tekrarlayan ataklardaki yakınmalar daha hafiftir. Bağışıklık sisteminin baskılandığı durumlar, başka enfeksiyonların varlığı, stres, cerrahi işlemler, derinin tahriş olması, menstruasyon (adet kanaması) ve cinsel ilişkide bulunmak ataklara yol açabilir. Herpes enfeksiyonlarının tanısı nasıl konur? Muayene sırasında görülen Herpes lezyonlarından alınan örneklerden virüs kültürü yapılarak veya kanda virüse karşı üretilmiş antikorlar tespit edilerek enfeksiyonun tanısı kesinleştirilir. Gebelikte geçirilen Herpes enfeksiyonları bebeği nasıl etkiler? Herpes virüsünü taşıyan gebelerin çok az bir kısmı enfeksiyonu bebeklerine geçirir. Gebeliğin son döneminde Herpes virüsü ile ilk kez karşılaşan anne adaylarının virüsü doğum sırasında bebeklerine geçirme riski %30-50'dir. Bu bebeklerde beyin iltihabı ve körlük görülebilir. Aktif enfeksiyon geçiren gebelerde erken doğum riski de artar. Gebeliğin erken dönemlerinde geçirilen Herpes enfeksiyonları düşüklere yol açar. Gebelik sırasında tekrarlayan Herpes enfeksiyonlarının bebeğe geçme olasılığı daha düşüktür. Yenidoğan bebekleri Herpes enfeksiyonlarından korumak için ne gibi önlemler alınmalıdır? Siz veya eşiniz bugüne kadar Herpes virüs enfeksiyonu geçirdiyseniz hekiminizi bilgilendirmeniz gerekir. Eşiniz virüsü taşıyorsa mutlaka kondom kullanarak cinsel ilişkide bulunmanız gerekir. Herpes virüsünü taşıyan anne adaylarının sezaryen ile doğum yapması önerilir. Herpes enfeksiyonları nasıl tedavi edilir? Herpes enfeksiyonları antiviral ilaçlar (virüslere karşı etkili olan ilaçlar) ile tedavi edilir. Bu ilaçlar atağın süresini ve yakınmaların şiddetini azaltır. Yılda altıdan fazla atak geçiren kişilere düşük dozda ve sürekli ilaç kullanmaları önerilir, bu uygulama atakların sıklığını azaltır.Rahat ve pamuklu iç çamaşırlarının giyilmesi, ılık banyo alınması,lezyonların üzerine soğuk kompres ve buz uygulanması ve ağrı kesicilerin kullanulması yakınmaları azaltabilir. Herpes enfeksiyonları kansere yol açar mı? Herpes enfeksiyonları, tek başına kansere yol açmaz fakat Papilloma virüsü ile enfekte olan kişilerde rahim ağzı kanseri görülme ihtimalini arttırır. Cinsel temas yolu ile bulaşan enfeksiyonları geçiren tüm kadınların rahim ağzı kanseri yönünden düzenli olarak kontrol edilmesi gerekir. Herpes enfeksiyonlarından korunmak ve enfeksiyonların yayılmasını engellemek için ne gibi önlemler alınması gerekir? - Aktif enfeksiyon olduğu sırada cinsel ilişkide bulunulmamalıdır. - Herpes virüsünü taşıyan kişilerin cinsel ilişkide bulunurken kondom kullanmalıdır. - Uçuk lezyonlarına dokunulmaması, dokunulduğunda elleri mutlaka çok iyi yıkanması gerekir.
  11. TANIM: Tırnak yeme bir alışkanlıktır. Çocuklarda 3-4 yaşlarında görülmeye başlanır. Nadiren 15 ay gibi erken bir dönemde de görülebilir. Tırnağı dişlerle koparmak bazen koparılan parçayı yutmak tırnak kenarındaki etleri koparmak, yemek gibi çok çeşitli türleri vardır. ÖZELLİKLER: · Tırnak yeme alışkanlığına 3-4 yaşlarından sonra rastlanır. Gençliğe ve yetişkinliğe kadar devam edebilir. · Genellikle içedönük kişilik özelliğine sahip çocuklardır. · Çabuk heyecanlanma, kolayca kızma ve kırılma bu kişilerde sık görülür. NEDENLER: · Anne babaların çocuklarıyla sağlıklı iletişim kuramaması, · Aşırı baskılı ve otoriter bir eğitimle birlikte, çocuğun sık azarlanarak eleştirilmesi, · Kıskançlık, yeni doğan kardeşi kıskanma, · Aile içerisinde tırnak yiyen bir modelin olması, · Yetersiz ilgi ve sevgi olması , · Saldırganlık dürtülerinin dışa vurulması yada kendine yönelmesi, ÖNERİLER: · Bazı çocuklar herhangi bir nedenden dolayı öfke, üzüntü, korku gibi duygularla yüz yüze geldiklerinde bununla nasıl başa çıkacaklarını bilemeyebilirler. Ancak bu gibi duygular mutlaka dışa vurulmalıdır. Çocuk öfke yada kızgınlık duygularını bir şekilde anlatmalı anne babasıyla paylaşmalıdır, aksi takdirde öfke ve engellenmişlik duygusu artacaktır. Çocuğun anne babasıyla sadece düşüncelerini değil, duygularını da rahatça paylaşabildiği bir iletişim kurulduğu takdirde tırnak yeme davranışı azalabilir. · 3-4 yaşına kadar bu davranış devam ediyorsa anne baba tarafından görmezlikten gelinmelidir, · Huzursuzluk bu davranışın ortaya çıkmasında çok etkili olduğu için ev ortamındaki çatışma ve gerginliklerin mümkün olduğu kadar azaltılarak çocuğun kendini güvende hissetmesi sağlanmalıdır, · Ailedeki tüm bireylerin bu davranışı ön plana çıkartarak rahatsız oldukların sık sık hissettirmeleri kaygıyı arttırarak davranışı sıklaştırabileceği için bundan kaçınmalıdır, · Çocuğa sözlü açıklamalarda bulunarak, başkaları tarafından bu davranışının yadırgandığı uygun bir dille anlatılmalıdır, · Çocuğun parmağına acı biber sürme eline eldiven takma bu davranışından dolayı aşağılama gibi yöntemler var olan sıkıntıyı daha da arttırabilir. Alışkanlığı Tersine Çevirme Adımları Bu yöntemde takıntılı bir alışkanlığı (tırnak yeme , parmak emme, vb.) kırmak için adımlar kullanılır. Oldukça basit olmasına rağmen , uygulanabilmesi için çocuğun en az 6-7 yaşında olması gerekir. Uygulamayı nasıl gerçekleştireceğinize çocukla birlikte karar vermeli, çocuğunuzun bunu yapmaya istekli olduğundan emin olmalısınız. · Rahatsızlıkların gözden geçirilmesi: Çocuğunuzla birlikte bu alışkanlığın yol açtığı güçlükleri sıralayın niçin bundan kurtulmak istiyor? Hangi durumlarda onun için probleme neden oluyor ? · Farkındalık eğitimi-ortaya çıktığı durumları saptama: Alışkanlığın ne zaman ve hangi durumlarda meydana geldiğini fark etmek , onu kontrol etmede ilk adımdır. İki tane çizelge hazırlayın. Birine siz , diğerine çocuğunuz ne zaman ve nerede takıntılı hareketi tekrarladığını işaretleyin. Bir hafta sonra çizelgelerinizi karşılaştırın. · Alternatif tepki : Bu yöntemde anahtar adım budur. Alışkanlığı durdurmak için çocuğunuzla birlikte bu hareketi her tekrarladığında yapacağı bir şey üzerinde anlaşın. Bu öyle bir davranış olmalı ki dakikalarca yapıldığı halde başkalarına garip gelmesin, çocuğunuzun normal etkinliğini engellemesin ve takıntılı hareketin farkına varmasını sağlasın. · Aşağıda Azrin ve Nunn tarafından geliştirilen tablo bu konuda size fikir verebilir: Takıntılı Hareket Yerine Ne yapmalı? Takıntılı Alışkanlık Alternatif Alıştırma Parmak Emme Yumruk Sık Tırnak Yeme Eşyayı Tut Kirpik, Kaş Yolma Eşyaları Tut Kafa Sallama-Boyun kütürdetme Boynunu Kas · Düzeltici ve Önleyici Tepki :Alternatif tepkiyi öğrendikten sonra , bunu alışkanlığı yarıda kesmek ya da ortaya çıkışını engellemek için kullanmasını sağlayın. · Bağlantılı Davranış : takıntılı hareketten hemen önce yaptığı davranışı belirlemeye çalışın ve alternatif tepkiyi bir önceki bağlantılı davranışı durdurmak için kullanmasını sağlayın. Örneğin ikinizde tırnağını yemeye başlamadan önce ayaklarını sallamaya başladığını farkettiyseniz bu bağlantılı davranıştır. · Gevşeme çalışması: Seçebileceğiniz bir sürü gevşeme tekniği vardır. Okul rehber öğretmeninden bilgi alabilirsiniz. · Toplumsal Destek: Bu destek çabalarını teşvik veya övgü olarak sizden veya yakın arkadaşından gelebilir. · Deneme :Çocuğunuzu , alternatif davranışı her gün tekrarlayarak rutin hale getirmeye yönlendirin. Ayrıca takıntının ortaya çıktığı durumları düşünürken de alternatif tepkiyi denemesini önerin. · Kayıt: ne kadar ilerleme kaydettiğini görmek için günlük olarak alışkanlığın görülme sıklığını kaydedin.
  12. Doğum için en ideal yaşın 20-30 arası olduğu belirtildi. Konuyla ilgili açıklama yapan Trabzon Fatih Devlet Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Opr.Dr. Şükrettin Yeşilçiçek, anne adaylarına uyarılarda bulunarak, 35 yaş üzerindeki annelerde problemli gebelik riskinin yüksek olduğunu söyledi. Doğurganlığın yaşla birlikte azaldığına dikkat çeken Dr. Yeşilçiçek Doğum için en uygun yaşlar 20 ile 30 arasıdır. Doğum aralıklarının en az 2 yıl olmasını sağlayarak hem kendinizi hem de bebeğin sağlığını daha iyi koruyabilirsiniz. 35 yaş üzerindeki annelerde problemli gebelik riski yüksektir, ancak sağlıklı ve kendine dikkat eden annelerde bu risk azalır. 18 yaşından küçük kadınlarda ise ölü doğum ve düşük kilolu bebek doğurma riski yüksektir. Doğurganlık yaşla birlikte azalmaktadır. 20 yaşında doğum kontrol yöntemi kullanmayan, düzenli ilişkiye giren ve bir çocuk isteyenlerin yüzde 20'si başarıya ulaşıyor. Bu oran 30 yaşında yüzde 15'e ve 35 yaşında yüzde 10'a iniyor. 40 yaşında ise bu oran yüzde 5'e iniyor. Hamilelik hangi yaşta olursa olsun risksiz değildir ama yaşın ilerlemesi ile bu risk artar. Bu risklerin en önemlisi Down Sendrom'lu bir çocuk doğurmaktır. Down Sendromu görülme sıklığı anne yaşı ile beraber artar. Bu risk, anne 20 yaşında iken 10 binde 1, anne 35 yaşındayken binde 3, anne 40 yaşındayken ise yüzde 1'dir. Down Sendromu ve başka kromozomsal anormalliklerin yaşlı annelerde daha sık olmasının nedeni annenin yumurtalarının yaşlanması ve zaman içinde zararlı madde, kimyasal, röntgen ve enfeksiyonlara daha çok maruz kalmasından olduğu düşünülmektedir dedi. Hamile döneminde soğuk algınlıkları ve dengeli beslenmeye dikkat etmeleri gerektiğini vurgulayan Dr. Yeşilçiçek, anne adaylarına şu önerilerde bulundu: Kadınların çoğu dokuz aylık gebelikleri döneminde hiç değilse bir kez soğuk algınlığına veya gribe yakalanırlar. Çok rahatsızlık verici olsa da böyle hafif bir hastalık gebeliğinizi etkilemeyecektir. Yatarken yada uyurken nefes almayı kolaylaştırmak için başınızı hafifçe yüksek tutun. Soğuk algınlığı süresince aç kalmanız ne hastalığınıza ne de bebeğe yarar sağlar. Bu yüzden gerekirse kendinizi zorlayın ve iştahınız olsun, olmasın dengeli beslenmeyi sürdürün. Her gün turunçgillerden bir miktar yiyin ama tavsiye olmadan C vitamini takviyesinden kaçının. Bol miktarda sıvı alın. Ateş, aksırıklar, sürekli akan bir burun vücudunuzu da sıvı kaybına yol açar. Ateşinizi doğal yollarla düşürün. Soğuk suyla duş alın ya da banyo yapın, hafif giyinin. Eğer ateşiniz 39 derece ya da üstündeyse hemen doktora gidin.
  13. Hemen her gün kullandığınız, hayatınızın vazgeçilmez bir parçası olan bazı kozmetiklerin aslında sandığınızdan daha da çok faydası var. İki işi birarada gören bu kozmetikler sayesinde paradan ve yerden tasarruf edebilirsiniz! Yatak odanızdaki aynanın önü, ya da banyo dolabınız tonla kozmetikle dolu. O kadar ki, bazen siz bile ne aradığınız bulamıyor, hatta o an ihtiyaç duyduğunuz malzemeye sahip olduğunuzu unutup yenisini alıyorsunuz. Oysa bazı ürünleri birden fazla yerde kullanabilirsiniz. Böylece hem paradan, hem de bu kadar kozmetiğin dolapta işgal ettiği yerden tasarruf edebilirsiniz. İşte bazı öneriler: Ürün: El losyonu Geleneksel kullanım alanı: Kurumuş cildi yumuşatmakta kullanılır. Dirseklerde, tırnak etlerinde ve kolun aşağı kısımlarında da kullanılabilir. Bilinmeyen kullanım alanı: Elektriklenmeyi önler. Pahalı serumlara, yumuşatıcılara boşverin. Saçlarınız kuruysa ve elektriklenme oluyorsa, bir miktar el kremini elektriklenen bölgeye sürün. Losyondaki nemlendiriciler saçlarınızı anında yumuşatır ve hoş bir parlaklık sağlar. Ürün: Dudak merhemi Geleneksel kullanımı: Kurumuş ve çatlamış dudakları rahatlatmak, ruj için yumuaşk bir zemin hazırlamak. Bilinmeyen kullanım alanı: Cildi yatıştırır ve tırnak etlerinde de kullanılabilir. Cildin çatlayıp pul pul olduğu yerlere doğrudan tüpten sürün. Mesela burnunuzun yanları, soğuğa çıkmadan önce yanaklarınız gibi... Ya da kurumuş tırnak etlerinize sürerek yumuşamalarını sağlayın. Ürün: Parfüm Geleneksel kullanımı: Cildinize hoş bir koku verir. Bilinmeyen kullanım alanı: Saçlar. Birkaç damla parfümü damıtılmış suyla dolu bir şişye damlatın. Şişeyi sallayıp, ofiste geçen yorucu bir günden ya da gece çıkmasından sonra saçlarınıza püskürtün. Bu tazelenmiş hissetmenizi sağlayacak. Bu hissi daha yoğun yaşamak isteyenler karışımı saş fırçalarına püskürtüp, saçlarını nazikçe fırçalayabilirler. Ürün: Tırnak törpüsü Geleneksel kullanımı: Tırnakları belli bir uzunlukta tutmaya ve sivri kısımları düzeltmeye yarar. Bilinmeyen kullanım alanı: Nasır temizleyici. Hani bazen tenis oynamaktan, mobilya taşımaktan, hatta süpürmekten avuç içlerinizde deri sertleşmeleri oluşur, bu ölü deriyi almak için törpüden faydalanabilirsiniz. Elleriniz kuruyken yapın ve nazik olun, sadece yüzeydeki sertleşmeyi almaya çalışın. Ürün: Saç kremi Geleneksel kullanımı: Saçları nemlendirmeye, yumuşatmaya ve kolay şekillendirmeye yarar. Bilinmeyen kullanım alanı: Tıraş kremi. Vücudunuzdaki tüylerden tıraş yapma yoluyla kurtuluyorsanız, tıraş yapacağınız bölgeye biraz saç kremi sürün. Bu, bölgeyi yumuşatarak işlemi daha rahat uygulamanızı sağlar.
  14. Mutfağa sadece yemek yapmak için girmeyin. Unutmayın, güzelliğin bazı sırları da orada! Kırışıklıklar ve cilt sorunları için mutfağa girin, kendi maskenizi kendiniz hazırlayın! Doğa ne kadar kusursuz geliyor gözümüze. Her şey bir uyum içinde, ekolojik denge mükemmel olarak işliyor. Güzellik için de ondan ilham alınması, çözüm aranması doğal elbette. Kleopatra'nın yaşadığı dönemlerden bugüne değin yüzyıllar boyunca da kadınlar bazı formülleri doğadan almış. Biz de burada bitkisel güzellik reçeteleri veriyor ve bitkilerle ve doğal ürünlerle kalıcı güzellik yaşayabilirsiniz diyoruz. İnsan doğduğunda Allah vergisi bir güzelliğe ve pırıl pırıl pırıl bir tene sahiptir. Zaman geçtikçe bakılmayan bu ten, dış etkenlerle yavaş yavaş bozuluyor. Sonuç olarak kendine değer veren insan, bu yıpranmayı önlemek için çözümler alıyor. Uzmanların bu yöndeki yöntemlerle ilgili önerdikleri formüllere kulak kabartıyorlar. Gelişen teknolojiyle birlikte bu yöntemler çeşitlendi. Kozmetik çözümler inanılmaz derecede arttı. Kozmetik satan mağazaların raflarında bu tip ürünlerin sayısı o kadar fazla ki... Ama son yılların trendi doğaya ve doğal olana yönelik. İçinde kimyasal bulunan ürünlere pek fazla rağbet yok. Öte yandan onlara ulaşmak bir yandan da masraflı. Güzellik için sadece bunlar değil, estetik ameliyatlar ve iğneli çözümler de var ama sonuç olarak yüzdeki "doğal ifadeyi" yok ettiği için, buna ilgi göstermeyen büyük bir kesim bulunuyor. Söz konusu kesim, bunun alternatiflerine ilgi gösteriyor. Çalışmalarımızın yer aldığı Herbalium sitesinde yer verdiğimiz güzellik ve gençliğe dair yeni formüllere olan ilgi de bunun kanıtı... Dolayısıyla, yan etkisi bulunmayan bitkisel güzellik formülleri ile ilgili araştırmalar son zamanlarda çok ciddi noktalara geldi. Lekeler, sivilceler, kırışıklıklar, dökülen saçlar, hiç düzelmeyen selülitler vb gibi sorunlar için birçok bitkisel reçete hayata geçti. Peki sonuç olarak "bebek gibi" pürüzsüz bir tene sahip olmak veya bitkisel bir karışımla sağlıklı saçlar elde etmek olası mı? Biz diyoruz ki, yüzyıllar boyunca güzelliğine önem veren tüm kadınlar bu reçeteleri uygulamışsa ve bugüne kadar bu förmüller hala korunmuşsa, doğanın bir bildiği vardır! Evde uygulanabilecek formüller Bu kez de size evinizde uygulayabileceğiniz güzellik formülleri vermek istiyorum. İşte size mutfaktan özel formüller: Arpa ununu bir miktar suyla hamur haline getirin. Yoğurarak maske kıvamına geldiğinde yüzünüze sürün. Yaklaşık 20 dakika beklettikten sonra yıkayın. Zeytinyağı da ciltte mucizeler yaratıyor. Özellikle güneşli havalarda, güneşin ciltte bıraktığı olumsuz etkilere iyi geliyor. Her sabah bir parça pamuğu saf zeytinyağına batırın ve yüzünüzün her tarafına sürün. Daha sonra (yaklaşık 25 dakika) doğal bir temizleyici ile yüzünüzü temizleyin. Yumurta akı lekelere çok iyi gelir. Bir yumurta akına birkaç damla limon damlatın. Bu karışımı düzenli olarak uyguladığınızda, ciltteki lekeler açılıyor. Aynı zamanda geçici olarak cildi gerdiği için, kırışıklıklara da geçici olarak çözüm sağlıyor. Cildinizin yorgunluğu da bazı bozulmalara yol açar. Papatya yağı kullanarak yüzünüze parmak darbeleri yardımıyla masaj yapın. Bu masajla yorgun olan cildiniz dinlenmiş olur. Mısır unu da lekelere çok iyi gelir. Bir çorba kaşığı mısır ununa bir çorba kaşığı doğal yoğurt ekleyin. Bu karışımı haftada üç kez uygulayın. Hem lekelere iyi gelir, hem de cildi ölü hücrelerden arındırır. Ceviz yağı kuru ciltler için idealdir, cildi nemlendirir. Ayrıca doğal güneş yanığı elde etmek isteyenlere tavsiye edilir; çünkü nronzlaştırıcı etki sağlar. Cilt lekelerini de giderir. Doğal bir temizleyici olarak salatalık çok iyi sonuçlar yaratır. Bir adet salatalığı rendeleyin ve çıkan suyu yüzünüze sürün. 10 dakika sonra yıkayın. Derinlemesine temizlemek cilt gözeneklerini açar ve hava almasını sağlar. İyi bir doğal temizlik için üzüm taneleri çok iyi gelir. Üç-dört üzüm tanesini sıkın, cildinize sürün. 10 dakika sonra yıkayın. İki avuç buğdayı iki bardak suda kaynatın. Elde ettiğiniz bu sudan iki çorba kaşığı alın. Ilınınca iki yumurta sarısı ve bir çorba kaşığı badem yağı ilave edin. Bu karışımı yüzünüze sürün. Kurumaya başladığında yüzünüzü ılık suyla yıkayın. Ardından gül suyu sürün. İki hafta boyunca günde bir kez uyguladığınızda lekeler gidecektir. Yaşlılık lekeleri için elma sirkesi mucize yaratır. Bir çorba kaşığı elma sirkesine bir tatlı kaşığı soğan suyu ekleyin. Gece yatmadan önce sürün. Sabah uyandığınızda cildinizi yıkayın ve nemlendirici sürün. Maydanoz ve marulu ezip suyunu yüzünüze sürdüğünüzde sivilceleri giderir. (Bir tutam maydanoz her gün düzenli yenildiğinde cilt sağlıklı görünüme kavuşur.) Püf noktası Bunlarla da sınırlı değil önerilerimiz. Altta size birkaç püf noktası sıraladık. At kestanesi yağı derin kırışıklıkları azaltır. Gelincik çiçeği suyu göz altındaki çizgilere iyi gelir. Yoğurt ve domates yağlı ciltlerin dengesini sağlar. Zeytinyağı ve limon karışımı zayıf tırnakları besler. Mayıs papatyası saçlara canlılık kazandırır. Bu tip konularla ilgili olarak ve bitkisel sağlık ve güzelliğe dair soru işaretleriniz varsa, bizi arayın. Ayrıca sorularınızı sadece telefonla değil, e-posta yoluyla da bana iletebilirsiniz.
  15. üzelliğiniz için kozmetiğe başvurmadan önce bir de besinleri deneyin. Hem sağlıklı olun, hem de güzelleşin. Doğru beslenmeyle hem daha sağlıklı bir vücuda sahip olmanız, hem de güzelleşmeniz mümkün. Beslenme uzmanları, meyve ve sebze, et ve balık, hububat ve süt ürünlerinden oluşan doğal ve doğru bir karışımla vücudun daha dirençli ve daha güzel olacağını ifade ederken, güzellik faktörü olan besinleri şu şekilde sıralıyor: Düzgün bir cilt: Her gün bir miktar ayçiçeği çekirdeği veya kabak çekirdeği yiyin. Bu çekirdekler esas halinde element olan çinko içerirler. Vücutta çinko eksikliği ise derinin daha çabuk buruşmasına yol açar. Ayrıca sabah ve akşam kivi yiyin. Bu meyvenin içerdiği C vitamini dolaşımını harekete geçirir ve bunun sonucu olarak deri daha iyi beslenir. Yumuşak bir cilt için A vitamini de önemlidir. Bu vitamin balıkyağında fazla miktarda vardır. Üç ayda bir, iki haftalık bir kür yapın. Parlak gür saç: Haftada dört yumurta yiyin. Yumurtada saça parlaklık kazandıran bol miktarda kükürt vardır. Bol protein içeren besinler (et, balık, kümes hayvanları, peynir) salatayla birlikte yendiğinde saç gür olur. Çünkü saçın yüzde 97'si protein maddesi olan keratinden oluşuyor. Parlak gözler: Haftada üç kere az bir miktar bitkisel yağla pişirdiğiniz havuç yiyin. Havuçtaki A ve E vitaminleri görmeyi kuvvetlendirir, gözlere parlaklık kazandırır. Kepek, çavdar ekmekleri içerdikleri selen elementinden dolayı gözleri hastalık mikroplarından korur. Kuvvetli tırnaklar: Her gün yoğurt yiyin. Yoğurtta tırnakların oluşumu için önemli olan protein vardır. Toz jelatin de bu etkiyi fazlalaştırır. Kırılan tırnaklara karşı ceviz ve yer fıstığı yiyin. Her ikisi de tırnakları sertleştiren biotin içerir. Sağlıklı dişler: Günde iki kere 150 gram yağsız peynir yiyin. Peynirdeki kalsiyum dişetini kuvvetlendirir, dişleri sağlamlaştırır. Ayrıca balık ve kümes hayvanları da dişlerin sağlam olması açısından önemlidir. Bunlarda dişleri sertleştiren fosfor vardır. Gergin göğüsler: Günde iki kere öğünler arasında bir bardak ananas suyu için. Ananasın içerdiği bol miktardaki bromelain enzimi dokuları gerginleştirir. Sabahları kahvaltıdan önce bir çorba kaşığı bitkisel yağ, hücreleri zararlı maddelerden ve serbest radikallerden korur, sizi gençleştirir.
  16. * Bir kadın aynı zamanda hem sevdalı, hem anne olamaz. Andre Maurois * Kadın psikolojisini otuz yıldır incelememe rağmen büyük soruya cevap bulamadım. Gerçekte kadınlar ne istiyor? Sigmund Freud * Zengin dullar bir gözleriyle ağlarlar, öbürünü kırparlar. Miguel De Cervantes * Kadına inanan, kendini aldatır. İnanmayan da kadını aldatır. Çin Atasözü * Bir sürü erkek başarısını ilk karısına borçludur. İkinci karısını da başarısına. Jim Backus * Kadın peşinde koşmanın zararı yoktur. Zararı veren onları yakalamaktır. Jack Davies * Erkek hissettiği, kadın göründüğü yaştadır. Moltimer Collins * Bir erkek ölürken kıpırdayan son yeri, kalbidir. Bir kadın ölürken, dili. George Chapman * Bir kadın kısık sesle konuşuyorsa birşey istiyor demektir. Sesini yükseltiyorsa bilin ki istediğini elde edememiştir. Anonim * Kesinlikle evlen! Karın iyiyse mutlu, kötüyse filozof olursun. Sokrates * Bütün dünyada bir tek güzel çocuk vardır. Bütün annelerde ona sahiptir. Çin atasözü * Her başarılı erkeğin arkasında, onunla gurur duyan bir karısı ve bu işe şaşakalmış bir kayınvalidesi vardır. Brooks Hays * Erkekler yaşlanır, kadınlarsa değişir. Goethe * Niye evlenecekmişim ki? Evlenirsem başıma gelecek en iyi şey boynuzlanmamaktır ki evlenmezsem bunu çok daha emin yollardan elde edebilirim. Sebastian Chamfort * Erkekler kendilerini yorgun hissettikleri için, kadınlar ise meraktan evlenirler. İkisi de hayal kırıklığına uğrar. Oscar Wilde * Evlilik geleneksel olarak kadınlara sunulmuş tek gelecektır. Bir çok kadın ya evlidir, ya bir zamanlar evlilik geçirmiştir,ya da evli olmadığı için acı çekiyordur. Simone De Beauvoir * Bir erkek karınızı elinizden aldığı zaman karınızı ona bırakmaktan daha büyük bir intikam yoktur.Sacha Guıtry * Bekar erkekler kadınlar hakkında evli erkeklerden daha çok şey bilirler. Eğer bilmeselerdi onlar da evlenmiş olurdu. H.L.Mencken * Erkek evlenene kadar eksik bir erkektir. Ve evlendiğinde artık bitmiştir. Zsa Zsa Gabor * Kadınlara büyük saygı duyan ve onları herşeyin üstünde tutan erkekler, kadınlar arasında popüler olmayı nadiren başarabilirler. J.Addıson * Kadınlar güçsüz olana kendini bir ödül, güçlü olana bir eşya gibi sunar. Cesare Pavese * Bir erkeğe göre 'erkeğin iyisi' ile , bir kadına göre 'erkeğin iyisi' aynı şeyler değildir. Ortega Y Gasset * Erkekler, hayatlarının bir devresinde evlerinin tam hakimidirler. O da doğdukları günden üç yaşına kadar oldukları zamandır. Gaston Paces * Erkekler şaraba benzer. Geçen yıllar kötülerini ekşitir, iyilerini olgunlaştırır. Cicero * Cömertlik, erkeğe yakışan erdemdir. Goethe * Erkeği evinden kaçıran damın akması, bacanın tütmesi ve kadının çenesidir. Chauger * Evli erkekler her yeni damadı sevinçle seyrederler. Tıpkı ormanda yeni yakalanıp getirilen genç bir aslanı seyreden kıdemli sirk aslanı gibi. Mark Twain * Erkeklerin aklı, ev kadını arar, ama kalbi ve hayal gücü başka özellikler peşindedir. Goethe * En mükemmel kadın, çocuklarına babalarının yokluğunda baba olabilecek kadındır. Goethe * Kadın öyle bir konudur ki, onu ne kadar incelersen incele her zaman yepyenidir. Tolstoy * Bir kadın ya sever, ya da nefret eder; ortası yoktur. Pubillius Syrus * Kadınlar sevmedikleri adama hiç acımazlar. Alexandre Dumas Files * Kadınlarda feci olan şey, ne onlarla ne de onlarsız yaşanabilmesidir. Byron * Kadınların gözleri keskin, zekaları uyanık, düşünceleri vesveseli olur. Guy de Maupassant * Kadın, insanın gölgesi gibidir; kovalarsanız kaçar, kaçarsanız kovalar. Chamfort * Kadın kendi başına ne gül goncasıdır, ne de diken. Koklamasını bilirsen gül, tutmasını bilmezsen diken olur. Refik Halid Karay * İyi bir kadın bir erkeği etkiler, zeki bir kadın onda ilgi uyandırır, güzel bir kadın büyüler, anlayışlı bir kadın ise ona sahip olur. Helen Rowland * En güvenilir dost, anne baba ve sadık eştir.
  17. Ilık rüzgarla gelen bir müzik sesiyle dalıverdim uzaklara; "Aşık olmak günahsa ben bir günahkarım, pişman değilim tanrım" diyordu yumuşak bir ses bir sızı saplandı ilk önce kalbime sensizlik yüreğimi yakıyordu, sana hasrettim sarı kurumuş yapraklar arasında yürürken rüzgarın yüzüme vurmasıyla kokunu duydum sanki yalnızdım mutsuzdum, sen yoktun ebediyen gitmiştin... Şimdi yanımda olsaydın kollarınla beni sarar, yüzüme dağılan saçlarımı parmaklarınla düzeltirdin.. iki taraftan kulaklarımın arkasına sıkıştırır, "Böyle daha güzel aşkım" derdin... yüzüme düşen saçlarıma tuzlu gözyaşlarım karışıyor şimdi. "Sakın ha ağlama, seni birgün bile ağlarken görmek istemiyorum" derdin bana.. şimdi bir yerlerden bakıyorsa gözlerin üzülüyorsundur.. ama gözyaşlarıma söz geçiremiyorum sevgilim... Hani biz sonsuza kadar mutlu olacaktık? Hani birbirimizi terletmeyecektik? Neden beni tek başıma bırakıp gittin aşkım.? Kaza haberin geldiğinde inanamadım, evimizden nasıl çıktığımı bile hatırlamıyorum hastanede seni öyle kanların içinde baygın bir şekilde görünce dünya başıma yıkıldı.. elini tuttum ve sen gözlerini açtın "Sakın ha! Sakın elimi bırakma" dediğin zaman bile "Gözlerindeki ormanda yağmur yağmasın" dedin... yanaklarımdan süzülen sicim gibi yaşlar yüzüne döküldüğünün farkında bile değildim.. ameliyathanenin kapısına kadar elini hiç bırakmadım ve mecburen elini ayırdılar benden, saatlerce o odada kaldın... çıktığın zaman komadaydın... doktorlar ümitsizce gözlerime bakıyordu.. seni odana götürdüler.. neydi, neden o makinaları vücuduna bağlamışlardı.? Sen yaşayacaktın.. beni bırakmayacaktın yemin etmiştin... yavaşça elimi elinin üzerine koydum.. hiç kıpırdamıyordun... günlerce başucunda bekledim... farkında bile değildin... hep uyuyordun... yanında seni beklerken; geçirdiğimiz günler bir film şeridi gibi gözlerimden geçti... beni kızdırmaların, sinirlendirmelerin ve ondan sonra gönlümü almak için bütün evi ben yokken çiçek bahçesine çevirmen... doğum günlerimizde birbirimize aldığımız müzik kutuları... hani son doğum gününde sana mavi bir kazak almıştım da hemen giyip mankenlik yapmıştın ya ve ben seninle dalga geçmiştim sen de pastayı alıp yüzüme yapıştırmıştın ve sonra da bütün evi pastayla alt üst etmiştik... ne kadar deliymişiz, ne kadar aşıkmışız... mavi kazağını son gördüğümde kanlar içindeydi.. kaza günü onu giyiyormuşsun meğer... çok sinirlendirdin beni, nasıl çıkacak şimdi kazaktaki kan lekeleri? Olmadı şimdi, iyileşir iyileşmez kazağını sen yıkayacaksın.. onu sana ben aldım atmak olmaz ki... Hala uyanmadın bir hafta geçti hiç bir kıpırtı yok.. doktorların biri gidiyor biri geliyor.. söyledikleri hiçbir şeyi artık anlamıyorum.. bu arada o yağmurlu gün geldi aklıma.. bisikletlerle yarış yaptığımız o gün.. hani ani bir yağmur başlamıştı da eve zor yetişmiştik.. balkonda durup yağmuru izlerken bir gün bebeğimiz olursa ismini Yağmur koyalım demiştik... bizim yağmurumuz yaz yağmuru olsun demiştik... Ve bir gün daha geçti işte, yanında sen o yatakta hareketsiz yatarken bir gün daha geçti... elim elinde.. ve başım yatağın yanında, kendimden geçmişim.. ve aniden elin elimde kıpırdadı.. aniden kırmızı, şiş gözlerimi sana çevirdim... ve gözlerini açtın. O halinle bile gülümsüyordun bana... dudaklarına küçücük bir öpücük kondururken sessizce gözlerimden yine bilinçsizce tuzlu gözyaşlarım dudaklarına düştü, kızar gibi yine baktın bana "Tamam" dedim "Ağlamayacağım" Gözlerime baktın buğulu, hiç beklemediğim bir anda dudakların kıpırdamaya başladı "Affet beni" dedin, "Birbirimizi terk etmeyecektik, hala daha da seni terk etmedim ama." dedin ve gerisini duymak bile istemiyordum, parmaklarımla dudaklarını kapattım, "Konuşma, yorulma, sonra konuşuruz" dedim ama başınla "Şimdi" dercesine işaret ettin "Şehre inmiştim, yıldönümümüz için beğendiğin tek taşlı pırlanta yüzüğü alacaktım, aldım da yanında 25 tane gül vardı, arabanın torpido gözünde yüzüğün, koltukta da güllerin vardı" dedin... ve devam ettin. "Hayatımda geçirdiğim en güzel yılları seninle paylaştım, gözlerim, kalbim hep yanında olacak, arabadan emanetlerini almayı unutma" dedin bana.. gözlerimdeki yaşları artık durduramıyordum "Bir dahaki sonbahara yürüdüğümüz yolda yalnız yürüyeceksin ve çok güçlü olacaksın, beni affet aşkım seni bensiz bırakıyorum, seni canımdan çok seviyorum, son bir öpücük ver bana" dedin ve bir elim elinde bir elimle alnını okşarken istediğini yaptım dudakların sıcaktı ve aniden makineden ince bir ses geldi, elin elimden kopuverdi. Gözlerin yavaşça kapandı.... Doktorlar koşup geldiler öylece orda kalıverdim hareketsiz kaldım, donmuştum, sen yoktun artık, doktorlar seni götürdüler... artık sen yoktun, yalnızdım.. Ve şimdi sensiz geçen ilk sonbahardayım, yürüdüğümüz yolda kurumuş yaprakların arasında tek başınayım. Arabadan bana getirdikleri emanetlerimin biri evde diğeri parmağımda, yüzüğünü yaşadığımı sürece parmağımdan, güllerini yatağımın yanından hiç ayırmayacağım... mavi kazağını yıkadım, temizledim... yastığının üzerinde duruyor.. Hazan mevsimi, hüzün mevsimi aşk mevsimi.. ayrılık mevsimi... Kulağımda bana söylediğin şarkıyla yürüyorum tek başıma söz verdiğimiz gibi sarı yapraklı yolda.... "SANA RÜYA DİYEMEM, SENDEN UYANAMAM Kİ NEREDE OLURSAN OL, SENİNLEYİM BEN SANKİ BULUTLU GÜNEŞİMSİN, SEVGİLİMSİN BENİMSİN YAZ YAĞMURUM, KIŞ GÜLÜM, NEŞEMSİN KEDERİMSİN SENİNLE DOLU DÜNYAM, GÜNDÜZÜM GECEM SENSİN ÖLSEMDE AYRILAMAM, BENLİĞİM RUHUM SENSİN..." Biliyorum her an her saniye benimlesin, beni izliyorsun. İyi ki şarkılar var ve şiirler. Sen sözünü tutmadın, beni bırakıp gittin. Belki bir gün aşkım... Bu yağmurlar diner ve biz yine birlikte oluruz hiç ayrılmamacasına. "HER YERDE HATIRAN VAR, HERŞEY SENİNLE DOLU HERŞEYDE SENİN İZİN, BU YOL AŞKININ YOLU ALAMAZ BİN SEVGİLİ KALBİMDEKİ YERİNİ SANKİ İÇİMDE AÇAR BU SARMAŞIK GÜLLERİ.... " İyi ki şarkılar var...
  18. 'Evliliğimin dördüncü yılında eşimle ilişkimiz tek düze bir hâl almıştı. Heyecansız ve sıradan. Severek evlenmiştik hâlbuki... Bir gece evde İnternette dolaşırken, bir erişim sisteminde, bir yerde o 'Tanışma Hattı' na rastladım. Geceler boyu bilgisayar başındaydım artık. Bıraktığım mesaja her gece bakıyordum. Beş gün sonra cevap geldi. 'Vefâsız' diye rumuz kullanmıştım. Gelen cevabın rumuzu, bir Türk filminden mülhem 'Goncagül' kelimesiydi. Gerçekten oraya da mesaj geçince, artık özel yazışmalarımız başlamıştı. Tek problemimiz, o gündüz ben gece yazabiliyorduk. Buluşma teklifimi kabul ettiğini öğrendiğim gece uyuyamadım. Heyecanımı eşime belli etmemek için, büyük çaba harcıyordum ama nâfile... Sabah ne giyeceğini akşamdan hazırlamaya kalkan, ikide bir dişlerini, saçlarını kontrol eden, yatakta sağa sola dönüp duran bir adam ne kadar saklayabilir ki heyecanını?.. 'Aşk insanı silâhsız bırakır.' diye boşuna dememişler. Buluşma yerimiz Dolmabahçe'ydi Öğleye kadar kulüpte bekledim. 'Bekledim' sözü, de ne demek, saate baka baka saatlerce volta attım. Akrep niye bu kadar ağır ilerliyor? Yelkovan gibi hızlı olamaz mı? 'Ne çıkacak, nasıl bir tip?' gibi merakla karışık korku soruları da kafamda fink atıyor. Parolamız, bir günlük gazeteydi. Belirlediğimiz bankta gazeteyi okuyordu. Arkasından korkarak yaklaştım: 'Merhaba Goncagül!' Yavaş ve kendinden emin hareketlerle ayağa kalkıp, yüzünü bana döndüğünde, sendeledim!.. Düşmemek için banka yapıştım. 'Merhabâ vefâsız!' dedi... Eşimdi!..
  19. Genç kadın, bebeğin güzelliği karşısında büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri, kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar gördüğü en cana yakın kız çocuğuydu. Onun ipek yanaklarını daya doya öpmek ve Cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde: - 'Dokunma bana...' diye bir ses duydu. 'Beni okşamaya hakkın yok senin.' Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı. Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu. Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü. Aman Allahım!.. Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen konuşan oydu. - 'Bana yaklaşmanı istemiyorum' diye devam etti. 'Hemen uzaklaş benden.' Kadın, biraz olsun kendini toplayarak: - 'Çocuklarımız hep erkek oluyor' dedi. 'Onlar da güzel ama kız çocukları başka. Bu yüzden seni öpmek istedim.' - 'Beni öpemezsin' diye ağlamaya başladı bebek. 'Benim de seni öpemeyeceğim gibi.' - 'Neden?' diye sordu kadın. 'Neden öpemezsin ki?' Bebek, hıçkırıklara boğulurken: - 'Bunun sebebini bilmen gerekir' dedi. 'Düşünürsen mutlaka bulacaksın.' Kadın, neler olup bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi. Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu. Aile dostları olan tanınmış doktor, odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini vazodan çıkartıp kadına uzatırken: - 'Geçmiş olsun hanımefendi' dedi. 'Başarılı bir kürtajdı doğrusu. Ha..! Sahî, 'kız'mış aldırdığınız.
  20. Arkadaşım Gayle dört yıldan bu yana kansere karşı yaşam mücadelesi veriyordu. Diğer arkadaşlarımla birlikte onu ziyarete gittiğim bir gün çocukluk düşlerimizden söz ediyorduk. Gayle başını pencereye doğru çevirdi. Gözleri çok uzaklarda, sesi sitem dolu "Ben, kumandalı, kırmızı bir oyuncak arabamın olmasını isterdim hep, ama doğum günümde ne istediğimi söylersem; dileğimin gerçekleşmeyeceği korkusuyla hiç kimseye söyleyememiştim bunu. Bu nedenle de asla radyolu, kırmızı bir oyuncak arabam olmadı." dedi. Gayle'i ziyaretimden bir kaç gün sonraydı. Çok sevdiğim dondurmayı almak için sırada beklerken birden dondurmacının vitrinindeki kırmızı oyuncak arabayı gördüm. Yanına da bir not iliştirilmişti: "Dondurmanızı alırken vereceğimiz kuponu doldurmayı unutmayın, belki de çekiliş sonunda bu kumandalı araba sizin olabilir." Hemen Gayle'in sözleri geldi aklıma. Bir kaç hafta boyunca sürekli dondurma alıp, verdikleri kuponları doldurdum. Hiç bir çekilişte de kazanamadım. Bu kırmızı arabayı mutlaka Gayle'e almalıydım. Dördüncü haftanın sonunda artık çekilişte kazanmaktan ümidimi yitirmiştim. Dükkan sahibi ile konuşarak bana bu arabalardan bir tanesini satmalarını rica ettim. Dükkan sahibi dört haftadır hergün dondurma alıp, kuponları doldurduktan sonra büyük bir heyecanla çekiliş sonuçlarına baktığımın gözünden kaçmadığını söyledi. Ardından da gözlerimin içine bakarak: "Söyler misiniz, neden bu kadar çok istiyorsunuz bu arabayı ?" diye sordu. Gözlerimden süzülen yaşlara aldırmadan ona arkadaşımdan söz ettim. Çok etkilenmişti. "İstediğiniz oyuncak arabayı verdiğiniz adrese göndereceğim" dedi. Yazdığım çeki masanın üstüne bırakarak , büyük bir mutlulukla evime geldim. Ertesi günü Gayle'i ziyarete gittiğimde gözleri ışı ışıldı. Elindeki kırmızı oyuncak arabayı göstererek küçük bir çocuk heyecanıyla: "Bak" dedi. "Bunca yıl bekledim ama nihayet dileğim gerçekleşti, hem de tam istediğim gibi !" Ertesi günü postacı bir zarf uzattı elime. Açıp okumaya başladım: "Sevgili Bonnie, annem ve babam da kanserdi ve ikisinide, altı ay gibi kısa bir sürede kaybettim. İkisi içinde çok çabaladım ama doğrusu dostlarımın sevgisi ve cömertliği olmasaydı hiç bir şey yapamazdım. Gerçek dostlarım olduğu için kendimi hep şanslı hissettim. Gayle'de senin gibi bir dostu olduğu için çok şanslı. En iyi dileklerimle. Norma" Dondurma dükkanının sahibiydi mektubu yazan. Benim masasına bıraktığım çek de zarfın içindeydi. Bonita L. ANTICOLA
  21. Oldukça yaşlı bir adam ,kendisi gibi kamburlaşıp yere yanaşmış bir ağacın altında ağlıyordu. Biraz önce irikıyım bir genç yanına sokulmuş ve kendisinden içki parası istedikten sonra bir de tokat atmıştı. Yaşlı adamın yere yıkıldığını görenler, hemen yardımına koşup: - Geçmiş olsun dede ,dediler. O serseri ne istedi ki senden? Adamcağız bir şey olmamış gibi toparlanmaya çalışırken: - Eski bir borcum vardı, onu istedi , dedi. Yapması gerekeni yaptı sadece... Çevresindekiler, ihtiyar adamı yerden kaldırdıktan sonra eline bastonunu tutuşturup aceleyle işlerine koşuştular. Herkes ayrıldığında, hadiseyi başından beri görmüş olan bir delikanlı onun koluna girerek: - Fazla hırpalandınız, dedi. Ağacın gölgesinde biraz oturalım mı? Yaşlı adam yorgun bakışlarını yukarıya yöneltip : -Benim bu ağacın altında dinlenmeye hakkım yok yavrum dedi. Ölünceye kadar da olmayacak. Delikanlı, söylenenden bir şey anlamamıştı. Meraklı gözlerle kendisine bakarken, onun tekrar hıçkırıklara boğulduğunu farketti. Yaşlı adam ,iniltiye benzeyen bir sesle: - Elli yıl kadar önceydi, diye devam etti. Rahmetli babamı, sigara parası almak için bu ağacın altında azarlamıştım. Yani biraz önce evladımın beni dövdüğü yerde. Delikanlı ne diyeceğini bilemedi ve şimdi biraz daha bitkin görünen ihtiyarın sakinleşmesini bekledikten sonra, onu arabayla evine bırakmayı teklif etti. Adam, titrek adımlarla yoluna koyulurken: - Evim oldukça uzaklarda yavrum. Ama ben yürüyerek gideceğim oraya. Babamın da onu azarladıktan sonra, üzüntüsünden yayan döndüğü gibi. Hem şehir dışındaki kabristana uğrayıp bir Yasin le öpeceğim ellerinden...
  22. Anne rahmine düşen ikiz kardeşler önceleri her şeyden habersizmiş. Haftalar birbirini izledikçe onlar da gelişmişler. Elleri, ayakları, iç organları oluşmaya başlamış. Bu arada, etraflarında olup biteni fark etmeye başlamışlar. Bulundukları rahat, güvenli yeri tanıdıkça mutlulukları artmış. Birbirlerine hep aynı şeyi söylüyorlarmış: 'Anne rahmine düşmemiz, burada yaşamamız ne harika değil mi? Hayat ne güzel şey be kardeşim!' Büyüdükçe, içinde yaşadıkları dünyayı keşfe koyulmuşlar. Öyle ya, hayatın kaynağı neymiş? İşte bunu araştırırken, karşılarına anneleriyle onları birbirine bağlayan kordon çıkmış. Bu kordon sayesinde, hiçbir zahmet çekmeden, güven içinde beslenip büyütüldüklerini tesbit etmişler. 'Annemizin şefkati ne kadar büyük! Bize bu kordonla ihtiyacımız olan her şeyi gönderiyor.' Artık aylar birbiri ardınca geçiyor, ikizler hızla büyüyor, diğer bir deyişle 'yolun sonu'na yaklaşıyorlarmış. Bu değişiklikleri hayretle gözlemlerken, bir gün gelip bu güzelim dünyayı terk edeceklerinin işaretlerini almaya başlamışlar. Dokuzuncu aya yaklaştıklarında, bu işaretleri daha kuvvetli hissetmeye başlamışlar. Durumdan telaşlanan ikizlerden birisi diğerine sormuş: 'Neler oluyor? Bütün bunların anlamı nedir' Öteki daha sakin ve aklı başındaymış. Üstelik, bulundukları bu dünya çoğu zaman ona yetmiyor; duyguları daha geniş bir âlemi arzuluyormuş. O cevap vermiş: 'Bütün bunlar, bu dünyada daha fazla kalamayacağız anlamına geliyor.' Ve eklemiş: 'Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz.' 'Ama ben gitmek istemiyorum' diye haykırmış kardeşi. 'Hep burada kalmak istiyorum.' 'Elimizden gelen bir şey yok. Hem, belki doğumdan sonra hayat vardır.' 'Bize hayat sağlayan kordon kesildikten sonra bu nasıl mümkün olabilir ki?' diye cevaplamış öteki. 'Bize hayat veren kordon kesilirse nasıl hayatta kalabiliriz, söyler misin bana? Hem, bak bizden önce başkaları da buraya gelmiş ve sonra da gitmişler. Hiçbirisi geri gelmemiş ki bize doğumdan sonra hayat olduğunu söylesin. Hayır, bu her şeyin sonu olacak.' Bütün bunları söyledikten sonra eklemiş: 'Hem, belki de anne diye birşey de yok!' 'Olmak zorunda' diye itiraz etmiş kardeşi. 'Buraya başka türlü nasıl gelmiş olabiliriz, nasıl hayatta kalabiliriz ki?' 'Sen hiç anneni gördün mü?' diye üstelemiş öteki. 'O belki de sadece zihinlerimizde var. Bir annemiz olduğu düşüncesi bizi rahatlattığı için onu belki de biz uydurduk.' Böylece, anne rahmindeki son günleri derin sorgulamalar ve tartışmalarla geçmiş. Sonunda doğum anı gelmiş çatmış. İkizler dünyalarını terk ettiklerinde gözlerini başka bir dünyaya açmışlar ve sevinçten ağlamaya başlamışlar. Çünkü gördükleri manzara hayallerinin bile ötesindeymiş.
  23. Uzaklarda küçük bir kasabada genç bir adam kendi işini kurdu bu, iki caddenin köşesinde bir perakendeciydi Adam dürüst ve dost canlısıydı, insanlar onu seviyorlardı. Ondan alış veriş yapıyorlar ve arkadaşlarına tavsiye ediyorlardı. Adam kısa süre içinde bir dükkandan , Amerika'nın bir ucundan diğerine uzanan bir zincir yarattı. Bir gün hastalanıp hastaneye kaldırıldı. Doktorlar az zamanı kalmış olabileceğinden endişe ediyorlardı.. Üç yetişkin çocuğunu yanına çağırdı ve onlara bir görev verdi: içinizden biri yıllar boyu uğraşarak kurduğum şirketimin başına geçecek. Hanginizin bunu hak etiğine karar vermek için, her birinize birer dolar vereceğim Şimdi gidip bu birer dolarla ne alabiliyorsanız alacaksınız, ama bu akşam geri döndüğünüzde paranızla aldığınız şey hastane odamı bir uçtan bir uca doldurmalı.; Çocuklar bu başarılı şirketi yönetme fırsatı karşısında heyecana kapıldılar. Üçü de şehre gidip parasını harcadı. Akşam geri döndüklerinde babaları sordu: "Birinci, çocuğum ,bir dolarla ne yaptın ?" Çocuk cevap verdi "Arkadaşımın çiftliğine gittim, bir dolarımı verdim ve iki balya saman aldım. Sonra odadan dışarı çıktı ,saman balyalarını getirdi ,açtı ve havaya savurmaya başladı. Oda bir anda samanlarla dolmuştu. Ama biraz sonra samanların tamamı yere indi ancak babanın söylediği gibi odayı bir uçtan öbür uca dolduramadı. Adam sordu: "Peki ikinci çocuğum ,sen paranla ne yaptın?." Yorgancıya gittim .İki tane yastık aldım ." Bunu söyleyen çocuk ,yastıkları içeri getirdi ,açtı ve tüyleri bütün odaya dağıttı. Zaman içinde bütün tüyler yere düştü, böylece oda yine dolmamıştı. "Sen üçüncü çocuğum, sen paranı ne yaptın?." diye sordu adam . Dolarımı cebime koyup senin yıllar önceki dükkanın gibi bir dükkana gittim. Dükkanın sahibine parayı verdim ve bozmasını istedim .Dolarımın 90 centini şehrimizdeki iki yardım kurumuna bağışladım. Böylece bir onluğum kaldı. Bununla iki şey aldım." Çocuk elini cebine atıp bir kibrit kutusu ve bir mum çıkardı. Işığı kapatıp mumu yakınca oda mumun yaydığı ışıkla dolmuştu. Oda samanla veya tüyle değil, bir uçtan öbür uca ışıkla dolmuştu. Baba memnundu "Çok iyi oğlum .Bu şirketin başına sen geçeceksin, çünkü yaşam hakkında çok önemli bir şeyi , ışığını yaymayı biliyorsun. Bu çok güzel
  24. Annesi, lösemiyle savaşan altı yaşındaki oğluna bakarken dalıp gitmişti. Kalbi, acı içinde olmasına rağmen, kararlılık duygusunun da etkisini hissediyordu. Her ebeveyn gibi o da oğlunun büyümesini ve umutlarını gerçekleştirmesini istemişti. Ama bu, artık mümkün değildi. Löseminin buna fırsat tanıması olası değildi. Oysa o oğlunun hayallerini gerçekleştirmesini istiyordu. - "Bob! Büyüyünce ne olmak istediğini hiç düşündün mü? Hayatında neler olmasını dilediğin ve hayal ettiğin oldu mu?" diye sordu. Bob, beklemeden cevap verdi; - "Anneciğim, ben büyüyünce hep itfaiyeci olmak istedim". Anne de gülümsedi ve; - ''Dileğini gerçekleştirebilecek miyiz bir bakalım'' dedi. Daha sonra, Arizona'daki itfaiye müdürlüğüne gitti ve orada yüreği en az Arizona kadar büyük itfaiyeciler ile tanıştı. Onlara oğlunun son isteğinden söz etti ve oğlunun itfaiye arabasına binip şehirde küçük bir tur atmasının mümkün olup olmadığını sordu. - ''Bundan daha iyisini de yapabiliriz" dedi itfaiyecilerden biri, "eğer oğlunuzu çarşamba sabahı saat yedide hazır ederseniz, onu o gün şeref konuğu yapar, itfaiyeci kimliğine büründürürüz. Bizimle itfaiye müdürlüğüne gelir, bizimle yemek yer, yangın söndürmeye gelir. Hatta bize ölçülerini verirsen, ona üzerinde Arizona itfaiyecilerinin sarı renk üzerine işlenmiş ambleminin olduğu gerçek bir itfaiyeci kostümü diktirir, lastik botları ısmarlarız. Hepsi Arizona'da üretiliyor.'' Üç gün sonra, itfaiyeci Bob'u aldı, ona elbisesini giydirdi ve hasta yatağından itfaiye arabasına kadar eşlik etti. Bob, itfaiye arabasına kuruldu ve müdürlüğe doğru yol almaya başladı. Kendini çok mutlu hissediyordu. O gün Arizona'da tam üç yangın ihbarı olmuştu. Değişik itfaiye arabalarına, hatta itfaiye müdürünün özel arabasına da binmişti. Yerel televizyonlar da onu izleyip, çekmişlerdi. Hayallerinin gerçek olması, gösterilen sevgi ve ilgi, Bob'u o kadar etkilemişti ki, doktorların söylediğinden tam üç ay daha fazla yaşamıştı. Bir gece bütün yaşam belirtileri dramatik bir şekilde yok olmaya başlayınca, hiç kimsenin yalnız ölmemesi gerektiğine inanan başhemşire, aile bireylerini hastaneye çağırdı. Daha sonra Bob'un itfaiyede geçirdiği günü hatırladı ve itfaiye müdürlüğüne telefon açıp Bob'un bu dünyaya veda ederken yanında, özel kıyafetleri içinde bir itfaiyecinin bulundurulmasının mümkün olup olamayacağını sordu. İtfaiye Müdürü; - ''Bundan daha iyisini de yapabiliriz, beş dakika içinde ordayız. Yalnız, acaba bize bir iyilik yapar mısınız? Sirenlerin çaldığını duyduğunuzda, yangın olmadığı anonsunu yaptırabilir misiniz? Sadece itfaiyecilerin önemli bir meslektaşlarını ziyarete geldiklerini söyleyiniz ve lütfen onun odasının penceresini açınız'' diye yanıtladı. Yaklaşık beş dakika sonra hastaneye çengel ve merdiven taşıyan kamyonet ulaştı. Merdiveni açtı ve Bob'un 3.kattaki odasına doğru yaklaştı. Tam on dört itfaiyeci Bob'un odasına tırmandılar. Annesinin izniyle onu kucakladılar ve ona onu ne kadar sevdiklerini söylediler. Ölümle pençeleşen Bob itfaiye müdürüne baktı ve; - ''Efendim ben şimdi gerçekten itfaiyeci miyim?'' diye sordu. - ''Bundan şüphen mi var Bob?'' diye yanıtladı müdür. Bu kelimelerden sonra Bob gülümsedi ve gözlerini sonsuza dek kapattı. Belki unuttunuz, belki hatırlamıyorsunuz, belki de çok duygusuz, çok katı oldunuz; ama bilin ki "HAYAT; SEVGi VE UMUT SAÇMAKTIR." Eğer bunu okuyunca gözleriniz dolmuyorsa sizin için yapılacak bir şey kalmamış demektir... Yok eğer doluyorsa o zaman sevdiklerinizin kıymetini bilin ve gerçek sevginizi ortaya koyun, lütfen.
  25. Bir acelesi olduğunu, onu görür görmez anlamıştım. Sağanak hâlinde yağan yağmura aldırış bile etmiyor ve bükülmüş beline rağmen sağa sola koşuşuyordu. Yanına sokularak: Hayrola teyzeciğim, dedim. Bir derdiniz mi var? Sıcak bir tebessümle: Buraların yabancısıyım evlâdım, dedi. hastane tarafına gidecek bir araba arıyorum. Biraz beklerseniz aynı dolmuşa binebiliriz, dedim. Oraya geldiğimizde size haber veririm. Teşekkür ederek yanıma yaklaştı ve küçük bir çocuk gibi şemsiyemin altına girdi. Nurlu yüzü yağmur damlacıklarıyla ıslanmış ve yanacıkları pembe pembe olmuştu. Torunlarımdan biri menenjit geçirdi, diye devam etti. Ziyaret saati bitmeden dolaşmak istemiştim. Saatime baktıktan sonra: 20 dakikanız var, dedim. hastane yakın ama, bu havada pek araba bulunmuyor. Durağa herkesten önce geldiğimiz için dolmuşa da rahatça bineceğimizi zannediyordum. Ancak araba yanaştığında, arkamızda duran 4-5 kişinin bir anda hücum ettiğini gördüm. içeriye doluşan ve arkadaş oldukları anlaşılan adamlara: İlk önce biz gelmiştik, dedim. Sırayı bozmaya hakkınız var mı? Ön koltukta oturanı: Hak istiyorsan Hakkâri'ye gideceksin arkadaşım, dedi. Hem oradaki haklardan K.D.V. de alınmıyormuş. Bu lâf üzerine attıkları kahkahalarla bindikleri araba sarsılmış ve sinirlerim allak bullak olmuştu. Sakinleşmeye çalışarak: Ben biraz daha bekleyebilirim, dedim. Ama şu ihtiyar teyzenin hastaneye yetişmesi gerekiyor. Bu defa şoför lâfa karışıp: Teyzenin arabaya falan ihtiyacı yok be kardeşim, dedi. Okuyup üfledi mi hastaneye uçuverir. Tekrar kopan kahkahalarla birlikte araba uzaklaşıp gitti. Yaşlı kadına baktım, tevekkülle susuyordu. 5-10 dakika sonra gelen bir başka dolmuşa onunla beraber bindim ve şoföre, teyzeyi hastanede indirmesini söyledim. Yaşlı kadın, yapacağı ziyaretten ümitsiz görünmesine rağmen şikâyet etmiyordu. Üstelik trafik de yarı yolda tıkanıp kalmıştı Şoför: Yolun bu durumu hayra alâmet değil, dedi. Sebebini anlasam iyi olacak. Arabayı çalışır vaziyette bırakıp ileriye doğru yürüdü ve biraz sonra döndüğünde: Kısmete bak yahu, dedi. Bizden önce kalkan dolmuşa kamyon çarpmış. Heyecanla: Bir şey olmuş mu, diye atıldım. Yâni yaralı falan var mı? Herhalde, diye cevap verdi. Dolmuşta bulunanları, teyzenin gideceği hastaneye kaldırmışlar. Göz ucuyla yaşlı kadına baktım. Solgun dudaklarıyla bir şeyler mırıldanıyor ve sanki onlar için dua ediyordu. Şoför, koltuğuna yavaşça otururken: Kısmet işte, diye tekrarlayıp duruyordu. Sen kalk koca bir kamyonla çarpış. Hem de Türkiye'nin öbür ucundan gelen Hakkâri plâkalı bir kamyonla.