Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine

kurtpinar

Üye
  • Katıldı

  • Son Giriş

  1. Dolaşır dururmuş hep daha bağı bahçeyi Küçükmustafa'da dilinde dilâver dülgerlerin taşlara yonttuğu aşk türküleri ve o yaşlı muhacirin sancılı söylencelerinde uzaktan yakından bir göç anısı anlatıp durur Silistre'yi... Yelkenler iner demir atarmış Kalealtı'na Osmanlı İnce Donanması İslâm'ın koruycu duvarıymış bu liman demirden,taştan,imandan beyaz beyazmış kale duvarları yosun bağlamışlar üşüyorlarmış şimdi terkedilmişliğin sığ yalnızlığından. Bahtı kara garip zamanlarmış kızı kızanı ağlar olmuş bir zemheri vakti ikindiüstü küs düşmüş Tuna'nın sularına Mecid Tabya'nın top sesi... Zaman hasım sulara meyletmiş sular ahir vakte gelmiş denk Urumeli'nin kaderine kılağılı bir bıçak gibi bilene bilene vurulmuş bin bir asi mihenk. "Bir gün, diyor,bir gün Uşumnu alçağında bir manda kotası üç yaşında bir kan gölünde yüzse gerek!" ve sahice olsaymış "Sahi olsaydı,diyor,o muskaların efsunlu bedduaları boğardı küffarı bizim Tuna'nın bozbulanık dalgaları!" Zaman hasım sulara akmış sular olmuş gözyaşların seli viran kapılarda dilenip durmuş bir tufan gibi amansız göçlerin amaz yeli. Dûçar olmuşlar uçsuz yollara yolları sarıp sarmalamış bir katı kasvet "Oradan,diyor,oradan!" Tuna yalısından kalkar gelirmiş bu delice hasret... Dilinde dilâver dülgerlerin taşlara yonttuğu aşk türküleri vebalinde kan kardeşlerinin bahtsız kaderi deli gönlünde bir umut bir deli umut masmavi bir de beyaz beyaz beyazımsı bembeyaz ak pak bir demokrasi... "Demokrasi!Demokrasi! deyip haykırıp durdular." diyor. İlle velâkin ne balık çıkabilmiş kavağa ne beklenen huzur inmiş sokağa ölenler hep ölmüş gidenler gitmiş tek tek basarak yalanlarmış dolanlarmış köşe bucak sinsi sinsi kıskıvrak... Rüyalarının nehri Tuna sakinmiş hep öyle "Bıraktığım gibi,diyor, çocukça mavi" bülbül yine gül dalindeymiş her seher vakti yerli yerindeymiş Silistre bir baş kuru soğanın bir bayat ekmeğin derdinde... "Bir dertleri daha var." diyor bir dert ki dünden bugüne günden güne aza aza düşmezmiş dillerden ne handa ne pazarda. Oy anam! Oy babam! "Dil yarasıdır!!"diyor "Bir mahşer günü soru suali edilir de kalem kalem ahı tutar seni de beni de anamın babamın dili Türkçem okutulmuyor bir türlü bir türlü okutulmuyor güzelim mekteplerinde.." Ve dolaşır dururmuş hep daha bağı bahçeyi Küçükmustafa'da... Galip Sertel
  2. bir İsa'dan mı önce bir İsa'dan mı çoook sonra bir kalubelâdır burası bir Tuna yalısı ve evrilen bir zamandır bir yüzkarası bu bir kış bozgunu ve sen bir âdemoğlu bir hava ki sıfır altı on altı köyü sarmış birebir kâfirin hınzırım tankları tanklara bakıyor üzgün üzgün bir köy halkı ve sen bir âdemoğlu bir orman bekçisi Salih Korucu uykusuz bir koca hacıyatmaz bir ormanın bir tilkisi kadar kurnaz bir dem,bir kıdem, demli demli bir bir döküyorsun kara kara kar üstüne bir kar kadar beyaz bir kar kadar saf saf bildiklerini... "Komşular,diyorsun, bir beni işidin burası bir köy meydanı unutmayın ben de bir birim benim de ezanlı bir adım var siz, siz olun gene bir bir bir benden duymuş olmayın bir Salih Korucu dedi demeyin sakın bu bir kıyım ağacın bile bir adı değişmez böyle rastgele çün Tanrı "Kün"dedi yarattı ağacı bir adı ile" ve bakir eller bir bir çırılçıplak bakir göklerde birebir çoğalıyor ulak ulak bir ağıttır şimdi kiliseden gelen çifte çan sesi gönüllerde gurur boyun eğmiş bir bir bir sürgünlerdedir bir ezanlar nağmesi gümüş kakmalı bir haç gelmiş oturmuş oturmuş bir dal yeşil gözlere haraç mezat bu bir kış bozgunu ve sen bir âdemoğlu delik deşik bir karlı gece kan ter içinde bir soykırım sırıtıyor haince namluları bir uzun bir uzun birtakım zalim tanklar içinde... Galip Sertel
  3. Balkan suyu içerler gümüş bakraçlarda altın testilerde türküleri söylenir Rodop dağı eteklerinde türküleri Necibe bir umut bulut bulut yayılırken dal yeşil yamaçlara şen şakrak sen pınar başlarını tut dilbaz dereleri bana bırak ne de olsa çağıl çağıl akan suların dilinden anlarım biraz yiğittirler cömerttirler bilmezler ihaneti çiy olup gül yaprağa düşerler tan vakti... Bakarsan bağ bakmazsan dağ mı olur araz araz kama kamayı söker,dil acıyı bal eder derler dil deyince Necibe ne de olsa şamanların gizli dilinden anlarım biraz Kıpçak bozkırından gelirler tefleri süslü teflere vururlar sulara üflerler bir büyük büyü ne kiri kalır yaban ellerin ne küfrü gazabı gavat dillerin ve "çökmedikçe mavi gök,delinmedikçe yağız yer " konar göçerler çocuklarca inatçıl kuşlarca hür hudutları sevmezler akarsuları sevdikleri kadar o akarsuları ki bir umut bulut bulut günbegün kirlenirken hoyratça giderayak sen pınar başlarını tut dilbaz dereleri bana bırak... Galip Sertel
  4. Yine Sabrım Üstüne Sen her mevsim yaprağı yemyeşil sarısabır çiçeğim güzelsin de sabrım üzre söyleme söyleme bana bu şen şakrak Rumeli türkülerini böyle her seher vakti yitik sevdalar yığılır başıma Alişim umutsuz gezer Tuna yalısında ahı tutar da gözyaşlı göçlerin alay alay sırı dökülür kasvetten çatlar balkonunda saksılar sarı kavun dilimi bir ay dolaşıp durur baba yadigarı o evin cinnet geçiren çatısında. Ne aya ne güneşe ne günden artan geceye söylenir söz kalmadı ay ayazında haramilerin azdığı zamanlardı bir haç mevsimiydi ezanların an be an ağladığı kırk ikindi yangınlı dağlar koynunda kuytu koylarda kayalarla sevişirken su kayalarla çarpışırken su sabra sığmadı sağın sağın tahammüller seni çok bekledik neredeydin gelmedin ey Eyyüp yağmadı gönüllere sevda bulutların yaz yağmuru bir soykırım tuzağında gözyaşlar buz oldu. Sebebin sebebi suçlular zafer şölenlerinde sarhoş şimdi başıboş bütün cinler bütün günahlar mubah başımın ağrısı kıldan ince kılıçtan keskin bir göç kâbusu kemirip durur beynimi akşam sabah. Biliyorum yollarım değil tekin gökte yıldız tedirgin Necibe seni kimler avuttu böyle kimler öğretti bir soykırım sonrası gül gibi gülmeyi her seher vakti. N'olur Necibe söyleme söyleme bana bu şen şakrak Rumeli türkülerini böyle her seher vakti yığılır başıma yığılır yine o bin bir haraminin hain mahşeri. Galip Sertel
  5. Şiir dediğim nar taneli bir tan yeri uç vermiş Tüterkaya üstünde sihirli bir heybetle ha ağardı ha ağaracak... Şiir dediğim toprağa düşmüş tohumun endişesi sayılarla büyüyen çocuklara adak şuh bir azametle ha çatladı ha çatlayacak... Şiir dediğim şu bizim sıra dağlar oturmuşlar memleketler güzeline mağrur tepeleri yağmurlu bulutlara bir barışçı istekle ha dokundu ha dokunacak... Şiir dediğim Köroğlu'nun kından çıkmış kılıcı çakır gözlü dağ çiçeği diz çöküp kaynaktan içtiğim su veya bir iki dilim ekmek Dobruca'da ihtiyar babamın gönülsüz sofrasında... Galip Sertel
  6. Sabahın hayrına durmuş sabırla oturmuş sekiye ocakta üç ayaklı sacayakta kahve cezvesi duman duman illâsalı avıla abanmış bir kuşluk vakti kuş sesleriyle şakıyor elvan elvan bir de gökyüzü sunulmuş bahtına ibrişim şalı salkım saçak kâh duru mavi kâh bulut ak pak tostoparlak... Sen bunları unut,diyor hellâlisi Hacer Hanım'a bulut üstümüzden gelip geçerce mevsim yaprak dökerce unut unutabildiğince işte orada Karakuz Ormanı bir kurşun menzili ay karası gün ortası demez yaz kış demez Dobruca komitacıları pusu tutar sinsi sinsi. Yaşanılmaz, diyor vefalısı Hacer Hanım'a yaşanılmaz gayri bu toprakta Yusuf'umu vurdular vurdular Yusuf'u güpegündüz uluorta... Ve bir göç şekillennip büyüyor beynin kılcal damarlarında büyüdükçe çoğalıyor Köstence limanında bir göç kıldan ince kılıçtan keskin uzun gecelerce uzun Dobruca'dan Anadolu'ya. Denizde vapur omuzda Yusuf gidiyor kefenden taşmış al kan delikanlılığı dal budak gökyüzünde bulut gidiyor gökyüzü ak pak tostoparlak omuzdan omuza devrediyor meşe tahtası teneşir devreden göçlerdir akşamdan sabaha yıldan yıla Dobruca'dan Anadolu'ya uzun gecelerce uzun bulutlarla haşır neşir. Galip Sertel
  7. Sen kitabını kısmışın koluna kızım aydınlığa revan Dershanene gidiyorsun büyüyerek ne güzel Şadırvan başında kuşlar elpençe durmuşlar dil şedaraban Hayranlıkları sularda büyüyerek ne güzel Eminönü'nden vapurlar,Sirkeci'den tren kalkar zaman zaman Yolcuların muhabbeti büyüyerek ne güzel Alibeyköy'ü sarsa da Haliç'in sisi bazen duman duman Şulelenir Eyüp Sultan büyüyerek ne güzel Ezan sesleri Şehzadebaşı'nda bir davettir muntazaman Kubbeler altında saflar büyüyerek ne güzel Dur durak nedir bilmeyen sen ey İstanbul dur şöyle, dur bir an Soykırımından arta kalan Gazaptan feyiz alan Bir evlâdın gelmiş Tuna boyundan Kul köle olmuş kapında büyüyerek ne güzel Galip Sertel
  8. kapında can gönülde sevda yüreğinin yoludur İstanbul'da bir sokak çocuğudur yollara düşmüş masumiyeti çer çöp olmuş lif lif ucu yanık sıla mektubu kadar nahif zarif zarflarla postalanmış bile bile bilcümle çıkmaz sokakların bilinmeyen adreslerine ne kaloriferli akşamları orada ne yatağında çarşafları gül kokulu bir oda Fırat boylarından horoz sesli sabahları haykırıp durur merdiven altı rüyalarında... candır sevdadır yoldur İstanbul'da sokak çocuğudur gazel olmuş masumiyeti savrulurken hovarda rüzgârında Haliç'in beni kahreden kahreden beni değildir kalem tutmayan ellerinin su görmemiş karası ezelden sürme deyip çekilmiş keman kaşa beriden taç deyip giydirilmiş yiğit başa ezeldendir beridendir bizdendir gelip gidendir akıp gidendir bir demokrasiler havası... Galip Sertel
  9. I Karakuz fıkır fıkr komitacı dolu gece demez,gündüz demez ay ayazı ,öğle karanlığı demez dere tepe, çalı çırpı kaltaban kesilir kesilir kesilir kesilir de Karakuz ormanında kesilir durur Silistre'nin kervan yolu... Doru atlar yorulur, buğday yüklü arabalar soyulur isyanı çağrıştırır çanları buhur tütsülü kiliselerin şu Dobruca ki bir diyar-ı yediemin han odalarında Bulgaristan'a ilhakı konuşulur şu Dobruca ki Oğuz'dan kalma bir ezeli yurt salâ sesleriyle ağlayan yorgun sükût muhacirliğe zorlanır Türk boyları Köstenceler'den,Varnalar'dan kalkar kalkar durur umudun göç vapurları... II Bir tutam pelin otu Dobruca bozkırından bir yudum su Kıdırşık çeşmesinden öğle vakti içer durur Bosna köylü Hüsnü Efendi içer de kendinden geçer ecdadın efkar burcunda... acı acı gülümser Baltacı Yeniköylü Ali Rıza Hoca gülümsemeleri kamenin turuncu oynaşıp durur kırçıl palabıyığının ucunda... Eyyy gidi o eski günler! Hamdullah Suphi Tanrıöver Beyler teşrif eder Silistre'yi Bükreş'e gider hoş gelir,hoş gider can feda can kurban eli kınalı,gözü sürmeli, güzelim Anadolu'dan Bucak'da açılan Gagoğuz mekteplerine kucak kucak alfabe gider... Ey gidi Ali Rıza Hoca! Ey gidi Hüsnü Efendi! Bin dokuz yüz kırkta Ruslar bastı da sizi o Gagoğuz bucağında bir köy okulunda anadilli anılarınız gözüyaşlı ağarmakta orada anılarınız hep daha gözü yolda o Türk ocağında... III Bir tutam pelin otu Dobruca bozkırından bir yudum su Hotulca pınarlarından bir cuma akşamı Nasuf Usta iki eli Mushaf'ta yemin eder param,altınım yoktur der... Komitacılar basmış evini ak sakalından iner bir ince kan seli kızıl kor koymuşlar kuşağına yakarlar, yakarlar, yakalanırlar davaları görülür Hacıoğlu Pazarcık'da Hacıoğlu Pazarcık şehrinde can pazarda davacı değilim der Nasuf Usta gözyaşlar sel olur ak sakalında... Eyyy gidi Nasuf Usta! Eyyy gidi o eski günler! Ecdat diyarı Dobruca haram mı oldu sana ? Ve kalkar durur göç kervanları Hotulca'dan buruk buruk bakar Köstence limanı umuda yüzen göç vapurları ardından... IV Bir tutam pelin otu Dobruca bozkırından bir yudum su Kıdırşık çeşmesinden velvele vakti yoldan gelmiş,yorgun gelmiş,Nazım Hikmet içer içer de yudum yudum kendinden geçer "İslâyım ba çok islâyım aranızda diliniz dilim soydaşlarım benim, ama adlarınızdaki bu ef'ler,of'lar Anadolu'ya bu göç de neyin nesidir?" der.. Koca Nazım bilemez Dobruca'nın köylerinde Bulgar komitacıları gezer geceleri muhacirliğe zorlanır Türk boyları Köstenceler'den,Varnalar'dan kalkar kalkar durur umudun göç vapurları... Galip Sertel
  10. PARAYI, HAYATA; AŞKA; HAYSİYETE TERCİH ETMİŞ, HANIMEFENDİ KILIKLI BİR ZALİME YAZILMIŞ, MEKTUPTUR BU... KÜÇÜKLERİN GÖZLERİNDEN, BÜYÜKLERİN ELLERİNDEN ÖPÜLEN KÜLTÜRDEN GÖÇMÜŞ, PARANIN ADAMI SATIN ALDIĞI ŞEHİRLERDE DÜŞMÜŞ BİR CİVANMERTİN SATIRLARIDIR BU SEVİYORUM DERKEN KORKMUŞ, GÖZ GÖZEYKEN TERLEMİŞ, KONUŞURKEN YUTKUNMUŞ CİVAN MERT'İN YOK OLUŞUDUR BU... VUSLAT NAMINA BİR GECENİN HAYALİYLE TUTUŞMUŞ, EN GÜZEL BAKIŞINI AVUÇLARINDA TUTMUŞ, KİMSELER İNANMASA DA ON YEDİ YIL AŞKA ORUÇ TUTTURMUŞ BİR CİVANMERTİN SATILIŞ HİKÂYESİDİR BU. BİR KULA OLSA DA AŞKLAŞMIŞ BİR EFSANEDİR BU... CİVAN MERT’İN, LİSE YILLARINDA SADRİ ALIŞIK TADINDA AĞLAYIŞIDIR BU. AYHAN IŞIK TADINDA KAVGASI, TATAR RAMAZAN’LA NARA ATIŞIDIR BU... BU, BEYOĞLU SOKAKLARINDA SALINA SALINA, ADAM KALIBINDA, VAY ANAM DEDİRTİRCESİNE ADIM ATIŞIN SATIRLARA ENDAM SALIŞIDIR. BELKİ BİR FUKARANIN, YENİ BİR MİNTANA TAMAHI TADINDA, BELKİ ÇOCUKLARIN BAYRAMLIK HAZZIYLA YILLARCA YASTIK ALTINDA SAKLANMIŞ BİR SİYAH BEYAZ FOTOĞRAFIN, YIRTIK YANLARINA BAKA BAKA AĞLAYIŞIN BELKİ DE ÇARESİZLİĞİN VE YAKARIŞIN BİR ORHAN GENCEBAY ŞARKISI TADINDA, BİR ÇOCUĞU ADAMCA BÜYÜTÜŞÜDÜR BU...
  11. Bu geç kalmışlığın sebebi ben değilim ki Bu sene bahar geç geldi... Bu sene şarkılar gönlüme geç aksetti... Bu geç kalmışlığın sebebi ben değilim ki Bu sene cemrenin üzerine kar değdi... 2003
  12. Bugün, 19 Nisan, Çarşamba. Bugün, tam sekiz yıl sonra Bugün, özgür Bugün, suçsuz Bugün, tertemizim anamın koynunda. Bugün, biri zindan, ikisi ağır, beşi insanca Yatmışlığımdan adım atışım hayata. Bugün, ben de varım deyiş günüm Yarım kalan kavgamda. Bir iftira namına, Adres veremeyişliğin hatırına, Bilmiyorum deyişin suçuna Bugün, tam sekiz yıl sonra Feri sönmüş gözlerime, Aklar düşmüş saçlarıma, Tükürülmüş yüzüme, Utanmadan sıkılmadan haklıca Bakış günüm bugün. Bugün, en güzel görüş günüm! Anam yanımda Aklım, bir tek taze bir bardak çayda. Teselli ikramiyesi gibi sunulmuş Yirmi yedi yaşta sabıkalı bir hüviyet Ve çolak kalmış bir kolla Bugün, hürriyet günüm. Bugün, en güzel görüş günüm! Bugün, Leyla'm başka kollarda Baksa da camıma, Hafiften dokunsa da canıma, Ters düşse de adamlığıma Bugün, yine en çok, Memleketim deyiş günüm. Bugün, benim günüm. Bugün, yine dişimi sıkarım Yine hiçbir şey bilmem Ve yine bir tek ben deyiş günüm. İftira yağmurunda rahmet olmaz, Maldan yana dost, Anadan öte canan Ölümden öte köy olmaz Deyiş günüm, bugün haykırış günüm. 2004
  13. Seninle, bir durakta tanışmıştık Hatırlıyor musun bilmem, Kasımpaşa'da Çekinerek, fazla biletiniz var mı diye sormuştun, Bu akşam mı çekiliyor demiştim de gülmüştün. Elimdeki bileti sana verip, Fazla bileti olan var mı demiştim de Hani, sen üzülmüştün. Yan yana oturmuştuk hani. Elimdekilere bakıp sormuştun, yazıyorum demiştim. Ayvacık tüylerime takılırcasına siyasi mi demiş, Şiir yazıyorum dediğimde Gülmüştün. Aşk nedir diye sormuştun sonra. Ben, belki günahtan sonra üzülmemek Belki şarkı söylemek Belki de durakta bilet beklemek demiştim de Birkaç dakika susmuştun. Sonra, aşk dediğin Benim doğama aykırı galiba demiş Başını cama dayamıştın. Ben de insan doğaya aykırı belki de demiştim, Hatırlıyor musun? Tebessüm ederek, peki neden şiir diye sormuştun Belki de bedavacılıktan demiştim de Yani ben de yazabilir miyim demiştin. Ne bileyim, ben bir biletin hatırına yazamam, Belki sen yazarsın dediğimde yine gülmüştün. Kaldırımda taş döşeyen işçileri göstermiştin hani, Ne zor iş değil mi demiştin. Ben, kolayı mı seversin diye sormuştum da Dalga geçercesine hayır ayranı deyip Beni lal etmiştin. Sen, omzuna düşen saçımı neden cüzdanına koydun deyince, Yavaş yavaş çeyiz düzüyorum demiş ve Seni lal edip, oyunu bir bire getirmiştim, hatırlıyor musun? Hatta, şu trafik olmasaydı keşke dediğinde, Ben, çoktan ikiye bir öne geçmiştim. Vay be! Şimdi, sekiz yıl geçmiş aradan öyle mi? Yırtılmadan ben, bu müsvettelerin arasından, Yırtamadan, hiçbir şey olamadan Sekiz yıl yaşlanmışım Bin dokuz yüz doksandan öteye geçememişim! Biliyor musun, doksandan sonra dört gol yedim Biri, tam yanımdan geçti ki sol yanımdan, Üçü de tam doksandan. Senin anlayacağın Üç iş bir de eş değiştirdim. Neyse, başını ağrıttım boşuna Dertliydim, hatırını sormadan girdim lafa. Demek çalışıyorsun, buralardasın ha? Geçerken ara sıra uğra, laflayalım. Artık, bu durağın biletçisi benim 2006
  14. Yıllara aldanma. Yıllar, gelir geçer, alır gider. Bir tek sevdası kalır insanın, gayrisi yiter. Yıllar, dürüst olsalardı eğer, seni bana verirdiler! Öyle bakma, ara sıra yazarım böyle devrik cümleler. Ara sıra âşıklar da hata yapar. Âşıklar gibidir devrik cümleler, Devrik liderler gibidir âşıklar… 2006
  15. Dün aldım, akşamüstü Sararmış zarfta yolladığın mektubunu! Dün anladım, Fındıkkabuğundan taşmayacak hüznünü. Arkası karalı bir kâğıdın, Ön yüzüne düşmüşsün durumunu. Yâre veda, en sarp kayalıklardan Düşmek gibidir demişsin, Buz gibi ve derinden fışkıran bir pınara. Gönlün, uykulara dalıyormuş Yüreğinin bir parçası yanarken sahrada, Bir parçası kör kuyulara giriyormuş Yusuf'la. Ham meyve gibi kopmuşsun dalından Düşüp yuvarlanmışsın uzağa. Yâr bir gülmüş, Sen ona hasret bülbül hoyratta. İster gül demişsin halime ister ağla. Tamam! Çık bakalım sarp bir yamacın başına, Çık ve atla kolaysa. Bak bakalım, Kimler ve neler geliyor insanın aklına Çık da, can mı canan mı cevapla. Eğer, sen de ana şefkatinden Uzak kalsaydın küçük yaşta, Kan çiçeklerini sulasaydın bağrında, Sibirya ayazını çekseydin her soluğunda, Anlardın ki ana gibi yâr olmaz Anlardın, az da olsa. 1998