Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine

likevoyager

Üye
  • Katıldı

  • Son Giriş

likevoyager tarafından gönderilen her şey

  1. Yalnız ve karanlık gecelerde hep özlediğim, bir dudak mesafesi kadar yakın ama giderek nedense uzaklaşan sarı saçlı, mavi gözlü, hep yeşil giysilerle görmeye alıştığım, tarihin derinliklerinden miras vakur ve gizemli tavrınla sevgine mahkum edildiğim yegane sevgilimsin. Seviyorum seni. Yeşilin en güzelini tanrı sana örtü diye vermiş, mavinin en güzelini deniz. Akdeniz'in gri dalgaları dört bir yanını yağız bir delikanlı gibi sarmış okşarcasına, korurcasına. Bu dalgaları ne mavnalar, ne gemiler yardı tarihin seyir defterinde. Geldiler keyif gecelerinin unutulmaz şarabı için üzümüne, geldiler kömür gözlerine benzer madenine, geldiler en güzel bakir duygularına, geldiler özgürlüğüne. Yılmadın, korkmadın, bıkmadın. Islak saçları arkaya bağlı kıvrak bir İspanyol dilberi gibi başdöndüren dansın, karşı koydu azgın dalgaların azgın konuklarına. Raks sesleri en güzel melodiler eşliğinde yüreğinin en müstesna meydanlarında yükseldi, yükseliyor hala. Seviyorum seni, yanık çam ormanlarının hasret kaldığı bülbül sesi gibi, bir bahçede yeşermiş roka, bir köy evinde fırın kokusu gibi, yıkık kerpiç duvarlardan özgürlüğüne süzülen o gençliğimin çiçeği yasemin beyazlığı gibi, seni seviyorum. Seviyorum seni, Mesarya'da başak saçların arasında sımsıcak temmuz akşamlarında, bedeninden korkusuzca akan tere inat özgürlüğe esen bir deli rüzgar gibi. Seviyorum seni, harup ağaçları dalında siyah bir meyve, Akdeniz maviliğinde salınan bir sevgili, tarihe meydan okuyan heybetli bir zeytin duruşu, yaz akşamlarında sevgiye ve suya hasret bir kına çiçeği gibi. Seviyorum seni, hain karanlığı bir gecede demir parmaklıklar arkasında, soğuk soluğu ile yapayalnız bir insanın özgürlük özlemi gibi. Seviyorum seni, kara bulutlar arasından güneş huzmeleri gibi süzülüp ismini bağrına kazıdığın, belki sendikacı, belki avukat, belki yazarların çoluk çocuk, genç, ihtiyarların yere düşerken, beyaz ve kırmızı karanfil kokuları arasında dudaklarından çıkan bir çığlık gibi. Seviyorum seni, tarih boyunca yaşamsal güzelliğine, körpe bedenine göz diken, sana düşman davetsiz konuklara ölümüne bir isyan, anadan doğma bir öfke gibi. Şairin dediği gibi; "Sevdam sende benim yüreğim sende Bir tarih geçmişim yarınım sende Ben seni yabana veremem asla Soyunur kavgaya girerim ülkem Toprakları dost kokan sevgili ülkem ". Sen sevgilim korkma ezilsen de baskılar altında, oluk gibi kan aksa da üzerinden yazın kavurucu sıcağı, senden kopan evlatların uzakta dinmez feryadı, durmaz gözyaşı, sonsuz hasreti olsa da yalnız değilsin. Gün gelecek kıyılarında hoyrat rüzgarların kırdığı dallar yeşerecek, sarı saçlarını sevgi rüzgarları okşarken sevgililer kavuşacak birbirlerine, seni terkeden nice suskun hüzünlü dönecek sıcak kucağına, özgürlük türküleri söylenecek yükselen bulutlarında. Seviyorum seni, titrek dudaklarını doyumsuzca öpmek istediğim, bedenindeki özgürlüğü sınırsızca yaşamayı düşlediğim, gizemli bakışıyla korkusuzca salınan yasemin kokulu sevgilim gibi. Sen sevgilimsin, sen uğruna ölümlere gittiğim yegane kadınım, sen MEMLEKETİMSİN....
  2. Alacakaranlıkta bir kadife kumaş düşlüyorum. Silik, hafif seçilen ama gerçek. İşte öyle birşeysin sen; yumuşak, hoş, tatlı, heyecan dolu, ürkek ve kaygan. Koklayınca solacak bir çiçek, dokununca kaybolacak bir hayal gibisin. Mum alevi gibi titrek, sevdan gibi kararlı, yüreğin gibi korkusuz ve gözlerin, gözlerin gibi aşk dolu. Dokunmak sana; o derinden bakan, o her zaman gülen gözlerine dokunmak, o heyecanla, o sevdayla titreyen tenine dokunmak. Ama dünyanın en günahkar uzuvları, elleriyle değil, sevdalının duyguları ile dokunmak. Gözlerle dokunmak gözlerine, sözlerle dokunmak sözlerine, dokunmak o ipek saçlarına, sana dokunmak velhasıl sana herşeyine. Sevmek seni; ama bir avcının avını sevmesi gibi değil acımasızca, ürkek bir ceylana dokunur gibi sevmek, annenin yavrusuna sarılışı gibi sevmek, duyguların en güzeli ile sevmek, cevabi bir duygu ile sevildiğini bilerek. Yaşamak seni; çatlamış toprağa inen yağmur damlaları tadında yaşamak seni, akşamın hüznüne karışmış duygularda, erişilmesi en zor sevdalarda, seni senden sakınarak, seni senden saklayarak yaşamak, yaşamak seni. Yoksun artık, ama şimdi sesin tatlı bir nağme, hoş bir çığlık düşlerimin harmanında. Bekliyorum, bekleyeceğim, her akşam gün batana dek...
  3. Sen yanık ovaların yanık tenli, Akdeniz mavisiyle hep gülerek bakan yüreği yanık kadınısın. Sen bilinmez bir nedenle, meltem rüzgarları gibi gönlümün kıyısına vuran bir Akdeniz heyecanısın. Sevdaya obur yürek misali suya hasret çatlamış toprak gibiyim. Akşamın hüznünü ellerim senle tutmak, gözlerim senle görmek istiyor. Senle yaşamak, senle ölmek, senle dirilmek yeni sevdalarda... Sen bir ceylansın kaçan, sen bir rüzgarsın coşan, sen bir heyecansın yakan. Ve ben; gözlerimde bir damla yuvarlanmak bilmeyen yaş, varlığına mı yokluğuna mı anlayamadan ağlamak ağlamak ağlamak üzereyim...
  4. Bilmiyorum nerdeyim ne haldeyim ben kimim? Ayrılırken kimliğim adresim sende kalmış Tebessümü yüzüme çok görüyor matemim Güldüğümü gösteren tek resim sende kalmış Akların kaybolduğu renğin ahenk bulduğu Toprağın kadehine ab-ı hayat dolduğu Bir gül için bülbülün saçlarını yolduğu Aşkın harman olduğu o mevsim sende kalmış Nerede o çocuksu o şımarık hallerim Saçlarına hasreti tanımayan ellerim Rengarenk rüyalarım toz pembe hayallerim Tekmil neş'em sevincim hevesim sende kalmış Ayıplama kınama kahveye gidiyorsam Avunabilmek için bir tavla atıyorsam Garson çay uzatırken ben 'aklımda' diyorsam Sende kalmış demektir ladesim sende kalmış Dostlar da muhabbeti kestiler,luzumda yok Zaten senden ziyade sohbetim sözüm de yok Sen dönmeden kimseye bakacak yüzüm de yok Aynalarda kendimi göresim sende kalmış Allahım düşmanımı düşürmesin bu za'fa Sanki her noksanımı mecburum itirafa Hangi şarkıya girsem notalar do re mi fa Sol! diyorum sana sol! sesim sende kalmış Sende kalmış umudum saadet çağım sende Sende kalmış huzurum tüten ocağım sende Sende hayat kaynağım duygu membağım sende Can diyorum sana,can-kafesim sende kalmış Gel Tanrıya borcunu teslim etsin bu yürek Tez gel ki enkazımı kapatsın kazma kürek Kelime-i şahadet getirmem için gerek Son diyorum sana son nefesim sende kalmış...
  5. ferman siyahı ya da siyah kan nereden okuduğuna bağlı aşk körü gözlerin kendini inandırdığı falı bir hikayeyi sonuna kadar yaşamak uğruna daha başlangıçta göz yumulan birkaç karanlık işaret aktıkça siyaha boyar bütün ferman fermanın okunmaz siyah olanı denir görmezden gelinen karanlığın kanıdır oysa ilerledikçe fermanı siyah yapan okunmaz yazı değil bu kaderin daha başından okunabilirliğidir en kısa fermandır siyah olan aşk ile ölüm arasında en kısa yolu seçmiştir ölüme gitmek için aşk her ne kadar sonlarda okunsa da fermanların ilkidir
  6. Bazı nehirler tükenmek için akar Bazı nehirler tükenmek için akar Bazı nehirler tükenmek için akar Bazı nehirler tükenmek için akar Bazı nehirler tükenmek için akar Bazı nehirler tükenmek için akar Bazı nehirler tükenmek için akar Bazı nehirler tükenmek için akar Bazı nehirler tükenmek için akar Bazı nehirler tükenmek için akar Bazı nehirler tükenmek için akar Günlerce gezdim bu mısraın haysiyetiyle Benimdir Sormuştun bir keresinde Sen çok aşık olmuşsun bense ilk Yalnızca buymuş gibi aramızdaki eşitsizlik Oysa aşk siyasetnamedir Sınıf duvarlarına asılan ferman kesinliğinde Evet, çok aşık oldum senden önce Ama seninle öğreniyorum sevmeyi Kırk yılda öğrendim şu kadarcık gerçeği Şimdi hem aşığım sana hem seviyorum seni Sırf bu sözün hatırına yirmi yıl sonra yeniden oku bu şiiri Senindir Ferman senindir
  7. Kimdi kimdi kalan Giden mi suçludur herzaman? Ne zaman başlar ayrılıklar Dostluklar biter ne zaman Her geçen gün bir parça daha Aldı götürdü bizden Aynı kalmıyordu hiçbir şey Değişiyordu herşey kendiliğinden Artık çözülmüştü ellerimiz Artık bölünmüştü yüreğimiz Birimiz söylemeliydi bunu Ötekini incitmeden Kimdi giden kimdi kalan Aslında giden değil Kalandır terkeden Giden de bu yüzden gitmiştir zaten
  8. Deniz kokulu taşlar döşenmişti yollara Ben bile bilmiyordum nerde ayrıldık söndür küllenmiş sözcüklerini geçmiş zaman sararan firezleri geç yorumu gökyüzüne bırakılmış uçurtmalı tepeleri uzun bir yol için aldığın ne varsa bırak ardında saklayabilseydim dalgın bakışlarımı böyle zamanlar için saçlarını taradığım sular,rüzgar ve karanlık bak adın yazılı yeşim taşından örülü duvarda!
  9. bazı sözler karanlıkta söylenir, diyorum uykularımın birinde bazı sözler hiçbir zaman, diyorum kendi sesime uyanırken bazı sözler karanlıkta söylenir bazı sözler hiçbir zaman diyorum armaların birinde öyledir, iki yanı ağaçlı yollar, arasından geçip gitmektir şiir ağaçla, yolla, ne tarafa ve hangi zaman imgenin şiddetiyle çoğalır anlam parçalana parçalana geçtiğimiz yollardan onca yaprak düşer birkaç şiir kalır yalnızca o derin ağaçlardan kendi sesimize uyandığımız rüyalarda
  10. Maske ölmek isteğidir sevgilim gerisingeriye dönen etiket bak gökyüzünde takma bulutlar ümitlerini yükseğe ayarla ve bataklık halılarında dinlen ey kutsal beden sana da gelecek sıra pilindeki kuraklık yetmiyor değil mi hatıranın yüksek gerilimine başkalarının bantlarında batıp çıkıyor sesin kağıttan intihar kuleleri eteklerinde dipnotlarıyla devrildi tek tek bilgisayarlarının depoladığı vahşetten çıkış alıyor yeni bir maskenin formülleri granite dönüşsün diye iskelet iskelet ve etiket Doğru, kolay silinebilir bir muşambadır seks ateşten geçirir karton filmleri bazukalar altında kadife gece leoparlar öldü sevgilim, parslar, jaguarlar çölü olmayan bedeviler platoların yeni aynalar tinerle sil maskeni, ekrandaki görüntüyü ayarla volümünü kıs kalbinin, dahili hatta seni arıyorlar
  11. Unuttun mu beni gülüm, Ne aradın, ne de yazdın. Kalmadı hiç tahammülüm, Ne aradın, ne de yazdın. Esir ettin gözlerinle, Büyüledin sözlerinle, Çöz düğümü, ellerinle, Ne aradın, ne de yazdın. Özlüyorum yana yana, Doymak mümkün değil sana, Meramımı anlasana, Ne aradın, ne de yazdın. Ses versen o da yeterdi, Yazsan acım da biterdi, Gönül başka ne isterdi, Ne aradın, ne de yazdın.
  12. Susma konuş dilinden Çıksın artık bir çift söz. Bekliyor bunu senden, Bak burada iki göz. Tek isteğim mutluluk, Umrumda mı el âlem. Çıktığım bu yolculuk, Yüreğine bir tanem. Unutmadınsa eğer, Aç kapını gireyim. İnan dünyaya değer, Varsa kalbinde yerim. Sabretmemi istersen, Günü güne eklerim. Beklememi dilersen, Ömür boyu beklerim.
  13. Ey sevdiğim güzel, benle dalaşa Girme mi diyorsun ? Dediğin olsun... Öfke oklarını yay gibi kaşa Germe mi diyorsun ? Dediğin olsun... Ne demiştin bana sen geçen salı, Kesiyorsun şimdi bindiğin dalı, Sakın ha bir daha, yoluma halı Serme mi diyorsun ? Dediğin olsun... Sanma ki arzumdu düşmen bu hale, Ne yapayım sen de kaldı ihâle, Bundan sonra bana ne gül ne lâle Derme mi diyorsun ? Dediğin olsun... Yarın da var amma, unutma dünü, Yok yere harcama şu genç ömrünü, Değmem ben, kaptırma bana gönlünü Verme mi diyorsun ? Dediğin olsun... Dayanırsın elbet kışa soğuğa, Fakat sığmaz bu yük iki koltuğa, Sen kim, mesut olmak kim, mutluluğa Erme mi diyorsun ? Dediğin olsun... Akıntıya karşı çekilmez kürek, Kolay değil ki bu, güç kuvvet gerek, Aşk çile demekmiş, yok bende yürek Sevme mi diyorsun ? Dediğin olsun...
  14. Hasretin ok oldu deldi bagrimi, Yurt yurt, il il, elde seni aradim. Dindirirsin diye gönül agrimi, Derman bildim dilde seni aradim. Sevmişim ki seni ben ölesiye, Yoklugun döndürdü beni deliye, Kaptirdi mi acep kendini diye, Azgin suda, selde seni aradim. Sensiz yapamadim hop hop hopladim, Işten yok dediler, evi yokladim, Bir bilsen kaç türlü çiçek kokladim, Lâle, nergis, gülde seni aradim. Beş vakit namazda gece niyazda, Durmadim ne sicak ne de ayazda, Şarkida, türküde çalinan sazda, Perdelerde, telde seni aradim. Yakin bir yerdeydin hissediyordum, Yürüdüm sahile melteme sordum, Lodosu bile ?dur? dedim durdurdum, Esen rüzgâr, yelde seni aradım. Yoruldum kalmadı ya bende kafa, Akıllıya sordum, inandım safa, Ne haberler saldım her bir tarafa, Sahralarda, çölde seni aradım.
  15. Senden haber gelmez oldu, Nerelerde, ne hâldesin ? Soldu yüzüm gülmez oldu, Nerelerde, ne hâldesin ? Yüregimi açiyorsun, Sevgi ekip saçiyorsun, Birdenbire kaçiyorsun, Nerelerde, ne hâldesin ? Her an seni aniyorum, Herkesi sen saniyorum, Senin için yaniyorum, Nerelerde, ne hâldesin ? Mektubunu okuyorum, Hasretini dokuyorum, Inan ki sen kokuyorum, Nerelerde, ne hâldesin ? Senle mutlu, senle varim, Sen olmadan ne yaparim, Kişa döndü ilkbaharim, Nerelerde, ne hâldesin ? Gönül işte durulmuyor, Usanmiyor, yorulmuyor, Sensiz mutlu olunmuyor, Nerelerde, ne hâldesin ?
  16. Ne yaptım ki sana gözümün feri, Döktürdün Şubatta bana bu teri, Yanlış söz dedim de sözümü geri Almam mı gerekir, niyetin bu mu?.. Diyorlar ki bana bir hiç yerine, Hayır demez hatun kişi erine!.. Sırrı çözmek için daha derine Dalmam mı gerekir, niyetin bu mu?... Sabrımı sınadın, denedin lafta, Yıl on iki aydır, ay da dört hafta, Gönlünde yerim yok, sürekli rafta Kalmam mı gerekir, niyetin bu mu?... Yeminime güven sözüme inan, Yalnız sensin benim derdime derman, İkna olman için aleme ferman Salmam mı gerekir, niyetin bu mu?.. Haydi göster artık elden farkını, Meramın yormak mı adı saklını, Gayret edip bir kez daha aklını Çelmem mi gerekir, niyetin bu mu?.. Bilirsin yorulmam hatta acıkmam, Yanlış ise yola en başta çıkmam!.. Doğrusunu söyle, usanıp, bıkmam Yılmam mı gerekir, niyetin bu mu?.. Susuyorsun hâlâ nedir nedeni, Yeni mi tanıdın sanki sen beni, Vurduğun yer olan kalbimden seni Silmem mi gerekir, niyetin bu mu?.. Gösterdi mi takvim on dört Şubatı, Asıyorsun birden gülen suratı, İllâki her sefer geçip sıratı Gelmem mi gerekir, niyetin bu mu?.. Anla beni lütfen ey gözü karam, Hem sırası değil, hem de yok param, Düşüp ardın sıra seni aramam Bulmam mı gerekir, niyetin bu mu?.. Tamam, ruhum kölen, emrinde tenim, Farzet ki sen bensin, ya da ben senim, Her seferinde yine kapıyı benim Çalmam mı gerekir, niyetin bu mu?.. İşin yoktu güya kinle nefretle, Ezim ezim ezdin türlü külfetle, Üç günlük dünyada her gün hasretle Dolmam mı gerekir, niyetin bu mu? Gül gibi gönlümü daldan koparıp, Saklarsın sanmıştım özenle sarıp, Her geçen gün biraz daha sararıp Solmam mı gerekir, niyetin bu mu?.. Bu ayrılığa ben olsam da sebep, Bu mudur büyüklük, bu mudur edep, Saçımı başımı tutam edip hep Yolmam mı gerekir, niyetin bu mu?.. Kalmadı vallahi ağzımda tat, Ne keyfim var şimdi ne gönlüm rahat, Zaten Mecnunundum, şimdi de Ferhat Olmam mı gerekir, niyetin bu mu?.. Sordum ululara, nice âlime, Rastlanmamış senin gibi zâlime, Yoksa ağlanacak garip halime Gülmem mi gerekir, niyetin bu mu?.. "Teşekkür" diyorsun bir de giderken, Demek ki aslında bu vedâ erken!.. Uzun yıllar mutlu yaşamak varken Ölmem mi gerekir, niyetin bu mu?..
  17. Acı çektim, keder süzdüm, Sensiz yazda da güzdüm, İstemeden seni üzdüm, Bilemedim, affet beni. Yüreğimi sanma bir taş, Yaktı sevdâ denen ataş, İndi de gözlerinden yaş, Silemedim, affet beni. Bilmem ki; nasıl söylesem, Yoksa sükût mu eylesem? Aşar gelirdim istesem, Gelemedim, affet beni. Lâyıksın köşke-saraya, Unut beni git oraya, Gelemeyiz bir araya, Diyemedim, affet beni. Kaynak: Dediğin Olsun
  18. Korkuyorum belki yarın geç olur Geleceksen bir gün önce gelsene. Yaralıya yol gözlemek güç olur Geleceksen bir gün önce gelsene. Kar yağar, çığ düşer yollar açılmaz. Seller iner derelerden geçilmez Senet yoktur ömre vade biçilmez Geleceksen bir gün önce gelsene. Can kuşu kafeste durmaz demişler Kaçan kuş kafese girmez demişler Son pişmanlık fayda vermez demişler Geleceksen bir gün önce gelsene.
  19. Ben hüzünlerle sevdim şiirleri Ben hüzünlerle büyüttüm kendimi Küçükken gamzelerim vardı benim Büyüdükçe hüzne sattım hepsini.
  20. Tut ki gecenin Alacakaranlığında düşlemişim seni. Tut ki,rüyalarımı bölmüşsün ne çıkar? Ne çıkar gündüzlerin selamsız aşkına, Geceleri kefen biçsen. Bir anlık hırsla, Her şeyi yıkıp geçsen,ne çıkar... Tut ki bundan böyle unutmuşum seni. Tut ki artık çalan parçalarda ismin geçmesin. Tut ki yazılan şiirler,seni anmasın, Varsın eller de unuttu desin. Ben seviyorum ya seni, Sen sevmesen,ne çıkar...
  21. Kar yağıyor türkü gözlüm Kar yağıyor buralara. Uzun hava ağıt gibi, Dökülüyor bulvarlara. Sen de gittin buralardan, Böyle bir karlı havada. Okul bittikten sonra 95'in yılbaşında, Gelmiş özlemiştin beni, Sarılmıştın hıçkırıkla, Kar yağarken dilek tutmuş, Kar yemiştin avucumda. Nasıl gittin türkü gözlüm, Mahzun kaldım buralarda. Gülüşlerimiz geliyor, Ağlıyorum buralarda. Sen bir öğretmensin şimdi, 657 devlet memuru. Kıt kanaat geçinirsin, Seni beklediğim gibi, Beklersin ay sonunu. Belki de evlisin şimdi, Bunca yıl geçti aradan. Sen beni unuttun belli, Türkü gözlüm çık hatrımdan. Oralara da kar yağar mı, Güneş çıkar mı ardından? Saçaklardan su damlar mı, Su girer mi papucundan? Yokluk kötü türkü gözlüm, Yokluğun çıkmaz aklımdan. Varlık güzel türkü gözlüm, Varlığın yitti yanımdan. Okulun bittiği yıl tayinin çıktı doğuya. Belki yazarsın diye, Bir kalem almıştım sana. O kalemle mektup yazmış O kalemle ağlamıştın Ama o son mektubunda Sen ne kadar değişmiştin Sözlerinde değişmişti Değiştiğin belliydi ki Kaleminde değişmişti. Ah benim türkü gözlüm Ne oldu birden sana ? And içmiştik gündüz gece And içmiştik kopmamaya. Hacı Bayram'da dua ettik Ayırmasın Allah diye... Bir fakire para verdik, Belki dua eder diye... Fakir mi dua etmedi, Sen mi yalancı çıktın O fakiri göremedim, Gelmedi namaz vakti. Çok oturdum musallada, Her tabutta kendim vardım, Dua ettim ardım sıra... Şimdi en arabesk duygularla Dudağımda o türkü, Yürüyorum bulvarlarda... Ellerim üşürken hep Ellerin gelir aklıma. Yüreğim ağlıyor şimdi, Yanıyorum buralarda... Kar yağarken hazin hazin, Ölüyorum türkü gözlüm, Ölüyorum buralarda...
  22. Rüzgar dudaklarıma iki damla yağmur vurdu. Bir çocuk aşkı ki, koca insanlar böyle sevmemiştir. Akşamüstü Arnavutköy'deydim. ''Sevda'' diyorum, ''Sevda'' dedin mi gizli olacak ve çulsuz olacaksın ki değerini bileceksin, hissedeceksin. O zaman acısına da saygın olur. İki damla yağmur, ardını bilmediğim karanlıktan dudaklarıma rüzgarın hediyesi. Cebimde yumruk elim. Yanıyor avucumda, yanıyor verdiğin mektup. Bütün bulutları seviyorum. Bütün insanları seviyorum. Yaşamayı seviyorum.
  23. Ben sensiz bir avare kayboldum yangınlarda Toz duman düşer hayalin gözlerime Ben hala eski günlerde sevgiyi ararken Kor alevler yanıp durur yüreğimde Hasret koparıp atıyor Bitmez bu kara geceler Hasret dolanıp duruyor Bitmez bu keder Son bir kere yalvarsam Görsem yüzünü yavrum Son bir kere kandırsam sarsam tenini Son bir kere anlatsam Duysam sesini yavrum Son bir kere kandırsam sarsam tenini Ağlıyor yürek ayrılık ölüm bana Ayrılık zulüm sevdalıya Gülmedi kader tutsağım yalnızlığa Kaybolup gittin uzaklara
  24. Vera Tulyakova'ya derin saygılarımla I Seher vakti habersizce girdi gara ekspres kar içindeydi ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım peronda benden başka da kimseler yoktu durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri perdesi aralıktı genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada saçları saman sarısı kirpikleri mavi kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı üst ranzada uyuyanı göremedim habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini baktım arkasından üzt ranzada ben uyuyorum Varşova'da Biristol Oteli'nde yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu oysa karyolam tahtaydı dardı genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada saçları saman sarısı kirpikleri mavi ak boynu uzundu yuvarlaktı yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu oysa karyolası tahtaydı dardı vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu oysa karyolalar tahtaydı dardı iniyorum merdivenleri dördüncü kattan asansör bozulmuş yine aynaların içinde iniyorum merdivenleri belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli bir gül açıldı ağır ağır Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden şair Nikolas Gilyen Havana'ya döndü çoktan yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum yudum şehirlerimizin hasretini iki şey var ancak ölümle unutulur anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına çıktılar önüme ansızın oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı bir mangaydılar kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri kolları kollarında gamalı haç işaretleri elleri ellerinde otomatikleri vardı omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler yürüdük korktukları hem de hayvanca korktukları belli gözlerinden belli diyemem başları yok ki gözleri olsun korktukları hem de hayvanca korktukları belli belli çizmelerinden korku belli mi olur çizmelerden oluyordu onlarınki korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara her sese her kıvıltıya ateş ediyorlar hattâ Şopen Sokağı'nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor ve kurşun seslerini benden başka duyan yok ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde sıcak bir fırancala gibi vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına Belveder yolunda düşündüm Lehlileri kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca Belveder yolunda düşündüm Lehlileri bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı girdim büyük salona genç bir kadınla saçları saman sarısı kirpikleri mavi ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki gibi ve sen bundan dolayı bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada ak boynun uzundu yuvarlaktı yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında onu oraya sen koydun bir taş kuyunun dibindeki suydu bakıyorum eğilip bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz sesleniyorum seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin cigaranın ucunda senin ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi aklından geçenlerdeydi ayrılık benden gizlediklerinde gizlemediklerinde ayrılık rahatlığındaydı senin senin güvenindeydi bana büyük korkundaydı ayrılık birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı vakıt hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında vakıt hızla akıyordu geriye doğru ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu ardımızdan koşuyordu önümüze Yegelon Üniversitesi'nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dola- şıyor bozmağa çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oynu- yor Katolik öğrencilerle vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta'nın orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece yarısını çaldı Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi şehre yaklaşan düşmanı verdi haber ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın borazan iç rahatlığıyla öldü ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acısını düşündüm vakit hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur iskelesi gibi arkada kaldı seher vaktı habersizce girdi gara ekspres yağmurlar içindeydi Pırağ bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı kapağını açtım içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında saçları saman sarısı kirpikleri mavi yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık yağmurlar içindeydi Pırağ sen yoksun uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada üst ranza bomboş sen yoksun yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından sokaklar bomboş bütün pencerelerde perdeler inik tıramvaylar bomboş geçiyor biletçileri vatmanları bile yok kahveler bomboş lokantalar barlar da öyle vitrinler bomboş ne kumaş ne kıristal ne et ne şarap ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu ne bir karanfil şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler Köprü- sü'nden martılara ekmek atıyor gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp her lokmayı vakitleri yakalamak istiyorum parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu saçları saman sarısı kirpikleri mavi elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı üst ranzada uyuyanı göremedim ben değilim bir uyuyan varsa orda belki de üst ranza boş Moskova'ydı üst ranzadaki belki duman basmış Leh toprağını Birest'i de basmış iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar Berlin'den beri kompartımanda bir başımayım karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim garson kız tanıdı beni iki piyesimi seyretmiş Moskova'da garda genç bir kadın beni karşıladı beli karınca belinden ince saçları saman sarısı kirpikleri mavi tuttum elinden yürüdük yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata o yıl erken gelmişti bahar o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı'nda yitirdim ansızın seni oysa ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını senin sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra elini ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan ama yine de ansızın yitirdim seni asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun bulvarlar karlı seninkiler yok ayak izleri arasında botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım milisyonerlere sordum görmediniz mi eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz elleri gümüş şamdanlarda mumlardır milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor görmedik İstanbul'da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç mavna gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan romorkörün kaptanına sesleneme- dim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan görmedik girdim giriyorum Moskova'nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara ve yalnız kadınlara soruyorum yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlardan bana ne güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz görmediniz mi saçları saman sarısı kirpikleri mavi kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman Pırağ'da aldı görmedik vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm kopuyor ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telâştır alıyor beni tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum Bolşoy'a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin Kalamış'ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik'le tatlı tatlı konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri sancılar içindeydi ve dünya güzeldi lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum görmedik çaldı geceyarısını Stırasnoy Manastırı'nın saat kulesi oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda oralarda on dokuz yaşıma rastladım birbirimizi birde tanıdık oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir ve Stırasnoy Alanı'na şimdi Puşkin Alanı kar yağmaya başladı üşüyorum hele ellerim ayaklarım oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak ağzında ham bir elmanın tadı dünya on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden onun başına gelecekleri bir ben biliyorum çünkü inandım onun bütün inandıklarına sevdim seveceği bütün kadınları yazdım yazacağı bütün şiirleri yattım yatacağı bütün hapislerde geçtim geçeceği bütün şehirlerden hastalandım bütün hastalıklarıyla bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri bütün yitireceklerini yitirdim saçları saman sarısı kirpikleri mavi kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman görmedim II On dokuz yaşım Beyazıt Meydanı'ndan geçiyor çıkıyor Kızıl Meydan'a Konkord'a iniyor Abidin'e rastlıyorum da meydanlardan konuşu- yoruz evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof da dolaşıp dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bundan haberim yok meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin'le tavan arasındaki otel odamda Sen ırmağı da akıyor Notr Dam'ın iki yanından ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum Sen ırmağını rıhtımında yıldızların bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris damlarının bacalarına karışmış yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin'le meydanda fırdönen Celâlettin'den konuşuyoruz Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor ben renkleri yemiş gibi yerim ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar bizim Abidin de öyle Avni de Levni de mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler ve şairleri ressamları çalgıcıları onların hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlığında suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem öyle görüp öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakıtları tuvalinde Abidin'in Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere bulacağım işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını Sen ırmağına Sen Mişel Köprüsü'nden ömrümün bir parçası Mösyö Düpon'un oltasına takılacak bir sabah çise- lerken aydınlık Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris'in mavi suretiyle birlikte ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir parçasını ne balığa ne pabuç eskisine atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris'in suretiyle birlikte suret eski yerinde kalacak. Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına ırmakların damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım parmaklarımın ağırlığı yok parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına salına dönecekler başımın üstünde sağım yok solum yok yukarım aşağım yok Abidin'e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı'nda şehit düşenin ve Gagarin Yoldaşın ve daha adını sanını kaşını gözünü bilmediği- miz Titof Yoldaşın ve ondan sonrakilerin ve tavan arasında yatan genç kadının Küba'dan döndüm bu sabah Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin işin kolayına kaçmadan ama gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil ne de ak örtüde elmaların ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin 1961 yazı ortalarında Küba'nın resmini yapabilir misin çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstat yazık yazık Havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin bir el gördüm Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına yakın bir duvarın üstünde bir el gördüm ferah bir türküydü duvar el okşuyordu duvarı el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının on yedi yaşındaydı el ve Mariya'nın memelerini okşuyordu avucu nasır nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan otuz yaşındaydı el ve Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu okşuyordu duvarı sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini Kübalı balıkçı Nikolas'ın da elini yap karakalem kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı Nikolas'ın elini kocaman bir el deniz kaplumbağası bir el ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el artık bütün sevinçlere inanan bir el güneşli denizli kutsal bir el Fidel'in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp yeşerip ballanan umutların eli 1961'de Küba'da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat evler gibi ağaçlar diken ellerden biri çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el yalansız hürriyetin eli Fidel'in sıktığı el ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü yazan el hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların balkutusu bir karpuzu kesiyorlarmış gibi ve gözleri parlıyor erkeklerinin ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının akşam oluyor Paris'te Notr Dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris'in bütün eski yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filan düşü- nüyorum ve anlıyorum ki bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur. Paris'te bir kestane ağacı olacak Paris'in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası İstanbul'dan gelip yerleşmiş Paris'e Boğaz sırtlarından hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı gidip elini öpmek isterdim varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar yazısını dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar para verip alanlar alıp da seyredenler bir de Abidin bir de ben bir de bir saman sarısı belâsı, başımın.
  25. gül diyorum yoksul acıların gölgesinde güllerin solsun istemiyorum ay diyorum sonra ay n'olur bir vaktinde gecenin yaraların açsın istemiyorum hangi sevda vurmuş seni hangi delikanlı gönlüne salvo bakışlarla... soramam zeytin karası gözlerini yoluma yatırma dayanamam.