Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine

likevoyager

Üye
  • Katıldı

  • Son Giriş

likevoyager tarafından gönderilen her şey

  1. kendimize döşediğimiz taşlar görünmeyenin piramidi başka uygarlıkların saatleriydi kullandığımız zehirli yıldızlarını tanıdık gökyüzünün kendimizi bile büyüledik piramidimizin giziyle petrol kuyusu bütün gün rasaşane bütün gece koynumuzdaki tılsımı düşürmedik güne teslim etmedik kelimeleri dar boğazlarda,kör geçitlerde,karanlık dönemeçlerde bozuk para kadar kullandık çarşılarınızı baktığımız pencereleri kimselere kiralamadık uğramadık bir harf için bile mürekkebinize yalvaç olmadan,ermiş olmadan gelip geçtik karanlık oyların kamusundan güvendik sessizliğin derinliğine içimiz bölünse de başkalarına parçalanmadı kendimize çizdiğimiz yekpare harita ömrümüzün yolları kırk yıl,kırk yaş,kırk ikindi biz her zaman birkaç kişi hayatımız piramit,ömrümüz pamuk ipliği bilinse de olur artık bilinmese de...
  2. Geçtiğimiz yollarda kaybettiklerimizin bize en büyük kötülüğü kendilerini tekrar, tekrar hatırlatmalarıdır. Bir kere kaybetmekle kurtulamadığımız şeylerdir. Yoklukları hayatımızdaki varlıkları haline gelir. Hep ama hep hatırlarız. Ne biçim kaybetmektir bu? Kim gölgesinden kaçabilir ki? Bazen duygularımız bizden erken yaşlanır ve bizden hayatın geri kalanını alır. Hayatın, kendini anlayanları cezalandırmasıdır bu... Durup, durup ardına bakan kadınlar vardır. Geçmişi düşünmekten şimdiyi yaşayamazlar. Her şeyi didikleyip duran mazisinin gölgesinden, anılarının yükünden bir türlü kurtulamayan gözleri ufuk yorgunu kadınlar. Güçlü, köklü bir biçimde yeni arkadaş edinecek yaşları geride bıraktıysan eğer, hasar görmüş eski arkadaşlıkları onaracak çağı da geride bırakmış oluyorsun. Zaman ilerledikçe birçok şey, daha zor olmaya baslar. Beklentisi yüksek olan kadınların yalnızlığı daha koyu oluyor. Büyük lafların gölgesinde geçen hayatlar, bir daha iflah olmuyor, geçip gittiğiyle kalıyor. Zaman, aşk...... her şey! Ayrılıkları ayrıntılar acıtır.
  3. Bak işte yaklaşıyor fırtına Bak yine yükseliyor dalgalar Yollardan sonra Yıllardan sonra Şarkılar söylüyor çocuklar Yollardan sonra Yıllardan sonra Yeniden yanyana onlar Ne geçmiş tükendi Ne yarınlar Hayat yeniler bizleri Geçse de yolumuz bozkırlardan Denizlere çıkar sokaklar
  4. eylüle girdim eylüle girdim her ömrün bir eylülü vardır onca yaşadım şimdi bildim
  5. saklama yüzünü suya benzetilmiş kelimelerin ardına kalbinden söktüğün çadırı başkasının yüzüne kurma aşk olur tepeden tırnağa göçebe tende kalıcı iklim zamanın gaddar haritaları neye gerçek neye kurgu dediğin kırmızı kıpkırmızı kızıl ve karşılıksız her verdiğin yol sensin ulak sen kalbindeki zarf ölümüne koynundaki ferman alınmaz kanın akıtılmadan ulaştır bunu yerine ömrünü tamamlamadan
  6. kimse öç alamaz benim masumiyetimden dizelerdeki zehirle kaç hafıza gezer dilimin altında bilinen yılan dağları iğne deliğinden geçirir kimsenin zamanına uğramadan tenha kin uzak gölge hileli köklerde demlenen içimizde dinmeyen kuytu mevsim vaktini bekleyen düğümlü sarmaşıklar gibi kalbim öldürür herkesi ah kimseden sorulmaz ki hiçbirşey yapmamanın zehri gövdeye indirilmiş sözlük kullanırken azalan vahşiliğin likit beklentisi içimizde çakallanan şimdi, burada ve hiçbir zaman taze hikayelerle yamanır yaralı bellek tuzak yeni tehlikelerle gövdelenir hiç kullanılmadıkları boşluklarda sanrısını tetikleyen kelimeler tanıdık bir yabancılık kazanır başkalarına anlatıldıkça çınlayan eşyanın teslim aldığı hayatların bilgisi sızamaz esrarımıza her iklim kendi mutlağını ararken kilitli hayallerin yer değiştirdiği aynalardan aynalara yepyeni bir boşluk kalır damarlarımda sahipsiz akan kuraklık gürültüsü vahşi kan çöl kanunları geçiyor göçümün unutulmuş ormanlarından kin bekliyor kınında borçlandığı zamanları geri göndermek için kullandığı günahlara yemin ve rehin ne kadar ikizse kalbimize ölüm aşkta seğirir kimseye aldırmadan geçen mevsimler gibi biz kendimizi tanıdık sanırken yıllar bizi kendiyle değiştirir ancak şiirle söyleyebiliriz: kendimize bunca yabancılık bizi tanıdık kılan kırmızı netice, kızıl kin kandan alınmış rengin verimi ömrün birçok çaprazı gibi uzaklık kazanır görüldükçe aşkla öldürür, ölümle aşık eder ruhun duvarlarına köpürmüş kara is karanlık iklim uçsuz gerçeklik kendini yaşar sahibinin görünmezinde ne kadar yolculuk etsende dibe içinden çıkamadığın içindeki ölü çocuk her şey ne çok belli derken ne çok belirsizlik anaya babaya yar a aşk kadar derin aşk kadar büyük kin yıllara eşlik eden sinsi nabız saydam zırhlarla korunmuş büyük şemsiyesi gündeliğin balık gözlerinin bile göremediği derinliklerde bizden sonrakilere devrettiğimiz bize teğet kuşanmış gizlerin bazen yanılıp aşk deriz buna zaten yanılmadan diyemediği hiç kimsenin dipte derin damar aşk, en köklü kin ana baba yar bir gün hepsi kaybolur birbirinin yarasının içinde derin, çok derin toprağın bilinen sırlarıyla kendimden yapılmış mezarımı örter gibi bağışlıyorum suçlarımı bilmediğim bir karanlığa ne kadar ödeşsen de ömrün yetmez bizi biz yapan içimizin saklı sularında bizden habersiz yaşayanlara aştım sandığın bir eşiğin ayakları altında bir gün bir damar uğultusu vurur dünyaya ölerek bile kaçamazsın aramızdan ehlileştirilmiş tekrarlarla yaşanan sayıklama yeniden döneceksin buraya imkansızdır aşk insan imkansızlaştıkça dünya başka bir yer olana kadar: anakin
  7. Aynı terasa açılıyordu yan yanaydı kapılarımız kaldığımız pansiyonda. Sabahları ya da akşamüzerleri karşılaşıyorduk, ortak düş, ortak mutfak, çekingen bir selamlaşma. Aynı terasta yanyana kuruyordu çamaşırlarımız, bu ürpertiyordu beni; acemi, tutuk birkaç sözcük eşliğinde beyaz şarap içerek aynı terasta seyrediyorduk günbatımını, bu da ürpertiyordu beni. Işığın azalan şiddetinde yan yanaydı terasa vuran gölgelerimiz ve karışıyordu birbirine. Elimizde olmadan gülümsemiştik bakışlarımız çarpıştığında, sahildeydik ve aynı kitabı okuyorduk ilk karşılaşmamızda. Sezon açılmamıştı, seyrekti sahiller, daha erken yaz gülümsüyordu. Pansiyon önündeki sandalların kıpırtısı, çiçeklerin çekingen dirimi, günbatımıyla gölgelenmiş alanların rengi kalmış aklımda. İkimiz de yalnızdık ve birbirimize ilişmemeye çalışıyorduk adını kimselerin bilmediği o uzak sahil kasabasında. Oysa güneşin batışını izlemek gibi kendiliğinden bir birlikteliğe dönüştü paylaştığımız şeyler Birbirinden kamaşmaya başlamıştı tenlerimiz dokunmasan da yanındaki gövdeyi duymanın şiddetine dönüşmüştü aramızdaki çekim. tenin çağrısı hazırdı kendine kurulan bütün tuzaklara O akşam terastaydık gene. Gün çoktan batmıştı. Çamaşırlar asılıydı, uzaktan şarkılar geliyordu ve kekik kokuları. Nedense her zamankinden başka bakıyordun bana. Sonra usulca dedin ki: "İlk kez bir erkeğin tenine dokunmak isteği duyuyorum içimde." Benim için yaz başlamıştı. "Dokun öyleyse" dedim. Sustun. Uzun uzun baktık birbirimize. Kendine nasıl karşı koyduğun okunuyordu yüzünün derinliklerinde. Sonra hiçbir şey söylemeden usulca kalktın, odana gittin, yavaşça örttün kapını. Saatlerce orada, gecede ve o terasta kaldım. Sabah uyandığımda odanın kapısı açıktı, eşyalarını toplayıp gitmiştin baktım. Yalnızca terasta unuttuğun havlu çırpınıyordu rüzgarda Bir daha hiç rastlamadım sana, hiçbir yerde hiçbir yazda Düşünüyorum aradan tam on üç yıl geçmiş On üç yıl önce içinde uyanan o isteğin anısı saklı duruyormuş sende? Birden adını hatırlamadığımı fark ettim bu şiiri yazarken, ama terasta çırpınan havlunun rengi hala gözlerimin önünde On üç yıl sonra şimdi sevgilimden ayrıldığım bu derin, bu kavurucu günlerde neden ansızın aklıma düştüğünü sordum kendime. Sonra anladım: Bir aşk birçok aşktan yapılıyor ve ayrılınmıyor hiçbir seferinde
  8. Telli telli şu telli turna Sanmaki yaralı uçmaz bir daha Takılmış kanadı göçmen buluta Anlatır eski beni şimdiki bana Sakın çıkma patika yollara O dağlara kırlara o karlı ovaya Yenik düşüyor herşey zamana Biz büyüdük ve kirlendi dünya Telli telli şu telli turna Sanmaki yaralı uçmaz bir daha Takılmış kanadı göçmen buluta Döner gelir bir gün konar yurduna Telli telli şu telli turna Ne kalmış buralı göklerden başka Ne kalır yarına bizden sonraya Herşey binip gitmiş uçurtmalara
  9. Ne zaman onu düşünsem sektirmeyen muşta, içe dönük gönül burcunda doğanlardandı çıktığında yola, vakitlerden kırlangıç yıldızların adsız kervanları için tutulan defterlerde adına rastlandı çok sonra ipek örtülere bürünmştü mağrur ve vahşi ne yapsa sığmaz artakalırdı çocuktum, yollarına çıkardım başımı okşar geçerdi, esmerdi elleri belki ona sebep ben en çok esmer sözcükleri sevdim oysa onları okacak zamanı olmadı acıkmış gözleri yıldızlara bakıyormuş bir dere kenarında bulduklarında onu vuran mermi benim de bir yerim kaldı
  10. mutlu günlerimizdi... deniz tuzu,dövme gül yanık tarçın gibiydik rüzgarın saçlarımızı taradığı yamaçlarda ikimizden bir bayrak dalgalanırdı birbirine bakan tarihin ve otların arasında adı yoktu yaşadığımız şeyin bir boşluk bile değildi bu onca boşluğun içinde yontulmamış birkaç harf taşlar kadar tarihe kefil günler gibi düşünülmeden akıp giden otların gölgesindeki gece kadar derin ay ışığıydı her şeyi sessizce bütünleyen bir dönüş biletiyle kırıldı gece kırıldı mevsim kalakaldık birbirine bakan sunaklarda zehiri giz olan otlar boyverdi kırık heykel parçaları dağılmış ten zaman tarihe geri çekildi kalıntıları ne kadar ipucuysa bir antik kentin o kadar biliyoruz nedenlerini ve sonuçlarını ayrılınca adını aşk koyduğumuz o şeyin.
  11. bir uzak sabah denizidir gittiğin kapı ellerinde rüzgârın taşınmaz çamurları var köpürmüş soylarımı toplarken çürüyen yanlarımdan inan batmış şehirler gibi onarılmaz anılar gözlerinde unuttuğum o eski aciz miras almaya gelsem soluğumda dalgın yosun kokusu biliyorum artık hiçbir gemi beni taşımaz ve yeniden büyür içimde mağrur bir zakkum gibi terkedilmek korkusu susarsın bir silâhsızlanma akşamı susarsın dudaklarında ıslıklar kanar öpülmez dudakların ıslık yarası mavzerdir dokunmalarım kirvem bilirsin öpemem, öpersem tekmil bir aşiret tragedyası hüznünü ver bana yeter, gizli hüznünü kolları bağlı hüzün olsun dört yanım ırağına vurma beni kirvem, ağlarım, delirirsin sonra derler haklıdır sevdası geç olur ki artık onarmaz rakılar geç olur bir yaraya rakının dağılması sen denize sırtını dönen uykusuz dağlı gemiler nerde (ki çoğu hüviyetidir melankolinin) nerde aykırı mavzerler (onlara sığdıramazsın ki öfkelerini) barut esmeri tenine sevdalarımı sürdüğüm nasıl taşıdın bunca yıl delirmiş saçlarında o eski şark yelini biliyorum dokunsam parmaklarım kırılır dokunmasam eşkîya uykusuzluğu çetin silâhlar gibi
  12. Kanla geçen kalıt o yabancı tehlike bir kara büyü bırakır gibi geçmişime bıraktım şiiri kullanılmayan silah içimdeki ışıklı parça bende kaldı yazıda yaşayan ikiz uykudaki cinayet bıraktı peşimi kan dondu cin öldü ruhlara karıştı şiir hiçbir yangın işlemiyor artık içime benim gördüğüm aynalar görmüyor artık beni azat ettim suretimi, gölgemi, kendimi yaşasın diye benim yerimi alan ikiz
  13. Bir gün hayatımı yazacağım. Herkes kağıt üstüne yazılanları benim hayatım sanacak, ben de hayatımı saklamış olacağım böylelikle. Saklanmanın en iyi yolu fazla görünmektir, biliyor musun? Herkes seni gördüğünü sanır, sen de rahat edersin. Kasada oturan kız gibi! Herkes kasadaki kızı görür, ama kimse tanımaz. Günün birinde yazdıklarımdan bir perde çekeceğim.
  14. iki çıplak yara iki çıplak düşman şimdi karşı karşıya artık herşey olabilir artık bütün dünya karanlık imkan geç geçebilirsen ruhum bir daha buralardan aşktaki düşmanlık değil düşmanlıktaki aşk onları şimdi birbirinden ayıran ruh ölür, beden unutur av kurtulur kendine kurduğu mazinin tuzağından kendinin sonuna geldi mi yeniden görür insan çıplak hüküm, acı özgürlük! kana karışan aşk zamana intikamla sızar bilirim, çok geçtim buralardan benim zaferim ayrıldıktan sonra başlar aşkta zafer olmadığını anlayana kadar
  15. bundan önceki hayatımın içinden geçiyorum önceki hayatımdaki çölden geçiyorum şimdi iki yanında yükselen uzun binalara aldırmadan burası çöldü biliyorum o zamanda çöldü bu zaman da binaların örtemediği çölü görüyorum eski bedenimde aldığım öldürücü yaralar yalnızca birer leke şimdiki bedenimde yatağan,saldırma,ok,mızrak fal gibi saklı duruyor derinimde kutsal kitaplara dilini veren şiir birer leke dilimde bir zamanlar gördüğüm bir rüya bu şimdi içinden geçiyorum görmüştüm görmüştüm görüyorum
  16. Ateşin gizini bilen tılsımlı kadınlar gördük orada denizi yatıştırıyorlardı azalan kokusunu yeniliyorlardı otların bir başka zamanla yamıyorlardı günün eksilen yerlerini gece büyümesi sözcükler armağan ettik taktılar gerdanlarına hem yanı başımızdaydılar hem fal gibi başka zamanlarda fısıltılar rengindeydi gözleri usulca açıyorlardı göğsümüzdeki yapraklarını esrimenin ucuna kadar gidilmiş düşlerdi birlikteydik hem ve yalnızdık bir bakıma
  17. zaman seni şimdi tanıdım her şeyi kaybettikten sonra zaman seni kullanamadım kendime tanıyamadım seni zaman suçumu biliyorum senin işini yapmaya kalktım zaman ayrıldım ayrıldım ayrılamadım zaman ne yaptım ben ben ne yaptım
  18. kaç kişiyim bu yalnızlığın ortasında bir boğa, bir leopar Arena ve Opera İyot ve Rüzgar Arsenik ve Sözcükler arasında yüzüm çalılıklarla kaplı aralayan gözüpek avcılar için parslar geziyor kuytularında iyi yürekli bir canavar saklanıyor yazdıklarımın ve yüzümün satırlarında kendim için büyük bir tehlikeyim artık ilerliyorum içimdeki yer çatlağı boyunca
  19. II saraylı bir günahı gizleyen gecenin feracesinde doludizgin bir şehvet gece gözlerinin âzade tiryakisi hâlâ bir çenginin sevdasına müebbed onlar ki azaltarak kendilerini büyüyorlar bir ayazda gizli koyunlarında taşıdıkları efsunlu nar dağılıyor haramiliğin kızgın avuçlarında onlar ki saklıdırlar herkesçe kendilerine bile zinhar bir secdeye varır gibi yeniden doğuruyorlar birbirlerini sevdakâr bir bedende kılınan onulmaz şehvetlerin namazlarında onlar ki bir sevdâyı hâlâ bir suç gibi yaşayanlar azaltarak kendilerini büyüyorlar bir ayazda dağlanmış memeleriyle sarar cüzzamlı yüreğini satılmaz ki böylesi esir diye halep pazarlarında
  20. bir sen kendini eskisi gibi hatırlıyorsun başak kapıları açmıyor söylediklerin kendinden eksilttiklerini hayat koymuyor geri dünle konuşuyorsun tüylenmiş öfken, için acımış sıkıntı çoğaltmıyor kimseyi izlerini siliyorsun kendini yinelerken hatırlamaktan göremiyorsun şimdiyi aldığın yaş katettiğin yola denk değil dünyaya bunca acımasız gözlerin kendine kapalı bir tek, olgunlaşmadan çürüdüğünü bilmiyorsun bunca tükenmişken yıldızların gecen çekiliyorsun içindeki koyu is, yağlı bölge kırık hayal parçaları yenilmez gevşeyeni yüzünün perdahında denediğin usturalar geri getirmez seni bütün bunlar herkes kötü, dünya fena sonumuz geldi diye değil öğrenmen gerekenleri zamanında öğrenmediğin içindir bir erkeklik mesleğidir perdah zaman çekilen suları bilir zamanı geldiğinde kalmak için çekilmek gerekir
  21. Çok oluyor değil mi, haklı oluşun kişisel doyumundan vazgeçeli, Gramer tuzaklarına dayalı şah-mat tartışmalarına gönül indirecek yaşları geride bırakalı, Kavramları, terimleri yangın söndürme araçlarının güveniyle taşımaktan cayalı, etiketleyip kaldırdığımız anladığımızın kavanozlarını kıralı, Çok oluyor değil mi? Hadi baştan başlayalım en baştan bir 45'lik kadar kısa, bir 45'lik kadar kesin biri plâk, biri tabanca Adı: Imagine hadi çıkaralım geçmişimizde suç ortağı ne varsa Herkesin düşmanına benzediği bu dünyada ne eksik bizde, ne fazla ne arıyoruz şimdi şu kundaklanmış yılların başında kendimiz bulalım kara kutuyu ne kadarını kurtarabilmişiz kendimizin hadi sayım yapalım ilk iş bu şiire "Imagine" adını koyalım. Ne kadar uzak görünüyordu bize Oysa geldik. İşte buradayız. Yaşlanıyor ve ayrılıyoruz. Ne zaman karşılaşsak gözlerimizi kaçırıyoruz birbirimizden Kaçamak sözler ediyoruz. Ayaküstü. Ne zaman karşılaşsak unutmak istediğimiz ne varsa karşımızda Gençliğimiz! Kimsenin olmayan gençliğimiz! Gençliğimizi tartarken boşluk tutan avucumuzda... acı çekiyoruz acı çeken yerlerimiz kalmış diye seviniyor sonra ya bira içiyor, ya televizyon seyrediyoruz Karşı çıktığımız dünyanın bir parçası olduk nicedir Ürküyoruz bizi geçmişe bağlayan halatlardan yarım yangınlar çıkardığımız gemilerde tükettik bütün yolculukları dünyayı dinleyişin sonsuzluğunda olanakların hayaletleri ve biz kirlenen, çürüyen sularda yalpalayıp duran bir gözcü ıslığıyla kendinin terk edilmiş sahilinde dolaşan şu çocuk kim ya şu koynunda içedönük bir tabancayla uyuyan melankolik haydut hayata dişlilerinin dokunduğu yerden başlayan, erken törpülenmiş şu kalabalık ne kadar uzak görünüyordu bize oysa geldik işte buradayız bu kadar mıydık? boşalan meydanların uğultusu kaldı kulaklarımızda küllerine katılıyoruz büyük yangının gündelik adresler avutmuyor aşkın kollarını balıksırtı desenlerde çapraz günler birbirini tutmuyor yalnızlıklarımız birbirimizi yitiriyoruz her buluşmada sebepsiz üşüyoruz yüreğinde bir muştayı gezdiren günleri düşündükçe tiftiklenmiş bir sessizlikte bulunmuyor aradığımız kelimeler kabzasında uyuduğumuz şiddet rüyaları dağılıp gidiyor gündeliğin sisli peronlarında kalın bir kireç tabakası altında bütün duygularımız saat farkı var en yakınımızdakiyle bile aramızda demek ki o kadar da sebepsiz üşümüyormuşuz Umutlar kiralamıyoruz artık, kullanılmış umutlar da karşılamıyor siparişlerimizi, ilkeler rehin, değerler eksiğine bozdurulmuş Büyük Pazarda, Operadaki Hayalet yer gösteriyor ölen bir kültürün üyelerine, beşeri günahlarımıza makbuz kesiliyor, vergi yerine hayat iadesi topluyor Kent İdareleri, Kolluk Kuvvetleri kurusuz düzenleri dağıtıyor görüldüğü her yerde, eski plâk kapaklarını okşuyoruz yalnızlıktan, eski bir sıcaklığı arıyoruz magmalaşmış fotoğraflarda, kantaşıyla dindirilmiş kelimeler akıp gidiyor konuşamadıklarımızın üzerinden, takma yüreklerle sürdürdüğümüz alışkanlıklar geri tepiyor, çekimine girdiğimiz her yeni imkânın aydınlığında, tekrarlana tekrarlana içi boşalan gizleri pazarlıyoruz hayatına manşet arayanlara, naylon tadında maceralar, kalp para değerinde gecelik aşklar kırk kupona, hayatı birbirinden kopya çeken çocuklara slogan ve cıngıl üretiyor, ödüller veriyoruz düşü dar, yüreği ensiz gündüz yıldızlarına, buzlu ve hüzünlü rakılarla çınlattığımız içimizin kırılgan korunağı, iyi paketlenmiş vahşet sürüyor piyasaya. Görüldüğü gibi herkes kadar biz de benziyoruz düşmanımıza. Biz ki, 45'lik plâkların, radyo istek programlarının, yazlık sinemaların çocuklarıydık, yarım kalmış devrimimizi emanet ettik doların ve markın dalgalanmalarına yedi askı boynumuzda, elimizde yedinci mühür, koynumuzda akrep azap karşıdan karşıya geçerken selam veriyoruz anılarımızı arkadan vuranlara ne verili koşulların ufkundaki umut ne mutlak huzur arayıcıları oyalamıyor içinden geçtiğimiz karanlığı çıkıp geliyor toz duman içinde kavganın taş, aşkın tunç, kendimizin demir çağındayken bütün masalları dolaşmış kahraman poz veriyor içimizdeki kuraklığın peyzajına tarih sürüp giderken sırlarımızı ve çeliğimizi verdiğimiz sular çekiliyor eski topraklardan yeni volta boyları ufukta yepyeni tanımlar aranıyor dünyayı değiştirmek isteyen varoluşumuza biliyoruz ki buradan görünmez Çünkü Büyük Umutsuzlardır dünyayı değiştirecek olan dipsiz bir öfke kadar derin dipsiz bir banknot gibi dolaşımda ne kadar uzak görünüyordu bize oysa geldik. işte burasındayız Adını "Imagine" koyduğumuz şiirin.
  22. Henüz açılmamış kartların birinde gizleniyor varisi olduğumuz tehlike zırhlarımız kamaşıyor gövdelerimizden mıknatıslar deneniyor kaygan zeminlerde birkaç teorem terkisinde alınan yol büyük tonozlar altında ilk buluşma benim cevabım silah, seninse sorun yok daha geceler gölge oyunu geceler bir kürek gibi yumuşak gel deriler giydireyim geçene kırbaç akar adımların kuzgun kanadı kaldırımlarda ilerlersin sınanmamış Öteki@ne pusulamda alıkoyduğum sihir kumaş parçaları, bir tutam saç ve ağ ilerliyoruz o trapez dengeye senin ayıklanmamış duyguların avucunda benimse kalbim rehin bir cellat mezadında gong vurunca taşıl zaman: elde kalan bir tutam saç uçuşan kumaş parçaları delinen ağ ölendir öldüren yalnız kalır trapezde
  23. Bir başıma kaldığım aşklar Nylon denizlerin şiirleri Nylon denizler posteri Deniz posterleri Boy pos naylon Nylon Aştı geçmiş zaman Gözyaşı taneyle Denizler nylon Kayısız kalıyor kayıt Yaygın vahşet, günlük ölüm, over dose İçe, geriye, ileriye kapalı gözlerde Nylon perdeler Gündelik konserve Aşkı siyaset Siyaseti aşk gibi Yaşamış yakın tutanak Ayna ve kağıtta duruşumuz aynı Hâlâ aşk, hâlâ şiir ve şiddet
  24. Hem kendine kıydın Hem de bana Ardına bile bakmadan gidiyorsun şimdi Hey delikanlı Hey delikanlı Sırtımda unuttun bıçağını Ne kadar gitsen de uzağa Kanımın izi kalacak avuçlarında Hey delikanlı Hey delikanlı Geri döneceksin Bir dolunay vakti Geri döneceksin Gömmek için Beni öldürdüğün yere Kendini usulca Aşka, şiire, ölüme bırakmış Ve çoktan toprağa karışmış Bedenimin sırtında Bulacaksın ay ışığında bıçağını Kanını silip alacaksın koynuna Saplamak için başkalarına Hey delikanlı Hey delikanlı Unuttuğun bu kadar mı?
  25. bozgunlarla sağlamlaşır Ütopya Kalesi dağılmış parçaları bütünler yeni zamanlar gümrüğünde yol ayrımını doğru bilenler hiçbir aşk ve macera tanrısı yola çıktığı gibi dönmez geriye kabuk bağlar yüzümüzdeki gölgeler unutarak ve vedalaşarak geçilen durakların birinde inmemiz gerekir bindiğimiz düşlerden hayat belki başka biri yapar bizi bir melodram öğesi olarak umudun da, umutsuzluğun da aşıldığı o altın dengede biliriz içimizdeki avdan yorgun dönen akşamlar ne kadar bütünlese de parçalar