Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine

sevgiden

Üye
  • Katıldı

  • Son Giriş

sevgiden tarafından gönderilen her şey

  1. ÖTEKİ ZAMAN zehrin sızdığı bedende büyüyen karanlık son kibritin söndüğü dağda kopan fırtına hayır bunlar değildi, önce yüzün başlardı duru bir şefkatle başlardı yüzün bütün zaman kiplerinden gelirdin, fiiller kavuşurdu çekimine yollara, raylara, akşamlara kapanan ufuk onarılmış günlüğü olurdu ayrı ve ırak geçmişlerimizin kanatlarından kan sızan kekliklerle döndü o yıl avcılar yaralı ceylanları sürükleyerek indiler yamaçlardan uzun bir kış olacağını söyledi bilgeler kupa beyinden sevinçler devşirildi kahvelerde erkeksi hüzünler rakıyla dağlandı yine ahşap pencerelerin patiska perdeleri ardındaydı kadınlar daha çok hamur kestiler, daha çok mantı döktüler herkesin bir işi vardı anlayacağın hangi deniz iklimindeydin, sen hangi derinliklere ilerlerdin her ilişkiden bir parça katarak oluşturduğum imge onca zaman suvatlarında kıvandığım çiçekten nehir yolları kar tutmuştu, yürürdüm... kalsam kara bir günlüğe büyürdüm bir dönem kitaplarla avundum kahramanlarında benzerlikler aradığım her sevgilide senden bir surete rastladım bir dönem savruldum hayatla ölüm arasında aynı eve, aynı odaya döndüm yine aynı tutkuya değdiğin, dokunduğun, kullandığın eşyaların düzenine iki ayrı varlık, iki ayrı kimliktim artık biri yeni giysiler, bayram törenleri, marşlar ve karşılanması için mevsimlerin diğeri kilitlenmiş bir sancıydı ne kendine ne evrene sığan amansız bir hastalık gibi bütün gözeneklerime yayılan ve ancak yankısıyla karşılıklanan herkes aldı payına düşeni bu yangın tutkusundan kimileri söylencesiyle avundu kimileri gençliğiyle atlandı o yıl uzun bir kış olacağını söyledi bilgeler daha bir tenha idi sokaklar, kelimeler tedirgindi dudaklarındaki tuz tadından şehvet bedeninden uçurumlar edindim -kendini üreten arzular, puslar, anılar, düşler- bunlarla tutunurdum bir başka kışa kim bilir belki yeni bir aşka her ilişkinin hızla geçmişe dönüştüğü bir çağda sadece bir anmalıktır artık, belki bu bile değil biliyordum buluşmazdı bizim hayatlarımız bir daha kişisel tarihlerimizle parçalanmış ortak payda hiçbir ilişkide kavuşmazdı mahlesine on yıl öncesine ait kimi anımsamaların tozlu göğünden topladım bu şiiri anımsanamayan düş görüntülerinden bir nehir akardı ve uzaklıklar olurdu her şey yağmura benzeyen gözlerin vardı senin sokulgan bakışların, ıslak hüznün zamansız öfkelerin vardı, ki daima inceydi tarihin bedeninin açtığı derinliklerden topladım bu şiiri sesinin yer edindiği iç geçitlerden her ilişkinin dağılmış ayrıntıları her kopuşun unutulmuş anları anladım ki arar, bir gün bulur bizi bir gün bulur bizi, yaralarımızı emanet ettiğimiz zaman
  2. zehrin sızdığı bedende büyüyen karanlık son kibritin söndüğü dağda kopan fırtına hayır bunlar değildi, önce yüzün başlardı duru bir şefkatle başlardı yüzün bütün zaman kiplerinden gelirdin, fiiller kavuşurdu çekimine yollara, raylara, akşamlara kapanan ufuk onarılmış günlüğü olurdu ayrı ve ırak geçmişlerimizin kanatlarından kan sızan kekliklerle döndü o yıl avcılar yaralı ceylanları sürükleyerek indiler yamaçlardan uzun bir kış olacağını söyledi bilgeler kupa beyinden sevinçler devşirildi kahvelerde erkeksi hüzünler rakıyla dağlandı yine ahşap pencerelerin patiska perdeleri ardındaydı kadınlar daha çok hamur kestiler, daha çok mantı döktüler herkesin bir işi vardı anlayacağın hangi deniz iklimindeydin, sen hangi derinliklere ilerlerdin her ilişkiden bir parça katarak oluşturduğum imge onca zaman suvatlarında kıvandığım çiçekten nehir yolları kar tutmuştu, yürürdüm... kalsam kara bir günlüğe büyürdüm bir dönem kitaplarla avundum kahramanlarında benzerlikler aradığım her sevgilide senden bir surete rastladım bir dönem savruldum hayatla ölüm arasında aynı eve, aynı odaya döndüm yine aynı tutkuya değdiğin, dokunduğun, kullandığın eşyaların düzenine iki ayrı varlık, iki ayrı kimliktim artık biri yeni giysiler, bayram törenleri, marşlar ve karşılanması için mevsimlerin diğeri kilitlenmiş bir sancıydı ne kendine ne evrene sığan amansız bir hastalık gibi bütün gözeneklerime yayılan ve ancak yankısıyla karşılıklanan herkes aldı payına düşeni bu yangın tutkusundan kimileri söylencesiyle avundu kimileri gençliğiyle atlandı o yıl uzun bir kış olacağını söyledi bilgeler daha bir tenha idi sokaklar, kelimeler tedirgindi dudaklarındaki tuz tadından şehvet bedeninden uçurumlar edindim -kendini üreten arzular, puslar, anılar, düşler- bunlarla tutunurdum bir başka kışa kim bilir belki yeni bir aşka her ilişkinin hızla geçmişe dönüştüğü bir çağda sadece bir anmalıktır artık, belki bu bile değil biliyordum buluşmazdı bizim hayatlarımız bir daha kişisel tarihlerimizle parçalanmış ortak payda hiçbir ilişkide kavuşmazdı mahlesine on yıl öncesine ait kimi anımsamaların tozlu göğünden topladım bu şiiri anımsanamayan düş görüntülerinden bir nehir akardı ve uzaklıklar olurdu her şey yağmura benzeyen gözlerin vardı senin sokulgan bakışların, ıslak hüznün zamansız öfkelerin vardı, ki daima inceydi tarihin bedeninin açtığı derinliklerden topladım bu şiiri sesinin yer edindiği iç geçitlerden her ilişkinin dağılmış ayrıntıları her kopuşun unutulmuş anları anladım ki arar, bir gün bulur bizi bir gün bulur bizi, yaralarımızı emanet ettiğimiz zaman
  3. Soysal Ekinci'ye- dağılmış yaşantılar izinden belleğini toplayan geçmiş sürek bir acının içdenizi o bildik soru onca kuşkuyu besleyen nasıl bir çağrıydı, gittin kırların, kentlerin yangınlarıyla gölgeli alnında ertelenmiş aşkların gurbeti yenik serüvenlerin özeti olan gülümseme tren aşına aşına tüketir demir ırmağı denizse çekerdi sularını taştığı kıyılardan üşüyor gövdem ilerleyişinde anlamına yaklaşan bir hançerin seninle biz, ölümle yaşam arasına çizilen her gün biraz daha derinleştiriyor uçurumunu adressiz bir dram gittin koskoca bir boşluk ağdı sağıldığın duruştan portakal çiçekleri kalabalık caddeler ve hiç değişmeyen hayatla dokunan zaman diriliği köklerini bedeninden söken fikir varlığını uçurumuyla saran umar senin kadar yakışmazdı dünyaya hiçbir şiir Türkiye olan yüzünle dönüyorum yokluğuna açılan her sokaktan
  4. BİR SADA, BİR TINI, BİRKAÇ NOT? zorludur iç nehirlerin üşümesi dağlanmış sevgilerin zorludur ilerlemesi biliyorum kurtarmaz hiç kimseyi pusula, palto, tokluk beyaz baston ve sargı bezi yerine geçmez hiçbir çağda kelimelerin ilettiği eski Türk şairlerinden örneğin Aprınçur tigin'den bir yankı Kalım keyşi'den anmalık Fikret'in ferda'sından umut Veysel'in cumhuriyetinden teselli bir kez daha tanıklansın istedim ben Cafer yıldırım istedim ki bir sada, bir tını parça bölük birkaç not hiç değilse bunlar olsun yaşadıklarımızın toplamından kalan Bu şiir yazarın 'Öteki Zamanlar kitabından alıntıdır (c) Bu şiirin telif hakkı yazarına aittir.
  5. Yirminci yüzyılın ilk yarısı Ölüm çağı oldu Zulüm çağı oldu Yalan çağı oldu. Yirminci yüzyıl insanları Asıp kestiler Kesip biçtiler Tepeler gibi ölü yığıp deryalar gibi kan içtiler. Çocukları ağlattılar Kadınların ırzına geçtiler. Yirminci yüzyıl, insanların Ağlamasın da kimler ağlasın!
  6. Sivas yollarında geceleri Katar katar kağnılar gider Tekerleri meşeden. Ağız dil vermeyen köylüler Odun mu, tuz mu, hasta mi götürürler? Ağır ağır kağnılar gider Sivas yollarında geceleri. Ne, yıldızlar kaynaşır gökyüzünde, Ne, sevdayla dolup tasar gönüller, Bir rüzgar eser ki, bıçak gibi El ayak şişer. Sivas yollarında geceleri Ağır ağır kağnılar gider. Kamyonlar gelir geçer, kamyonlar gider Toz duman içinde, Şavkı vurur yollara, Arabalar dağılır şoförler söver, Sivas yollarında geceleri Katar katar kağnılar gider.
  7. Bir gül mahzun durur bahçede Yaprakları yorgun. Sen pembe güllerin en pembesi! Hasta solgun. Bir gül taze durur bahçede Yaprakları diri. Sen beyaz güllerin en beyaz Sabahlar kadar iri Bir gül baygın duru bahçede Yaprakları serin. Sen sarı güllerin en sarısı Yağmur gibisin. Pembe gül hülyandır açılmış Beyaz gül yanakların, Sarı gül dağınık saçlarındır, Ve mahzun kalbin ateş gibi Yanan dudaklarındır.
  8. Koştum ama yetişemedim, Nerelerde gezmiş tozmuş Öğrenemedim. Besbelli denizden çıkıp Kıyılar boyunca gitmiştir, Tuz kokusu, katran kokusu, ter kokusu Yüreğini allak bullak etmiştir. Sonra başlamış tırmanmaya dağlara doğru Bulutları koyun gibi gütmüştür, Okşayıp otları yaylalarda Büyütmüştür. Köylere de uğradıysa eğer Islak, karanlık odalarda beşik sallanmıştır, Güneş altında çalışanlara İmdat eylemiştir. Sonra başlayıp alçalmaya ovalara doğru, Haşhaş tarlalarında eflatun, pembe, beyaz, Kıraçlarda mavi dikenler.. Toz toprak gözlerine gitmiştir. Şehirlere uğramış ki yanımdan geçti, Haşhaş çiçeğine benzer kızlar görmüştür, Bir gülüş, bir tel saç, allık pudra Alıp gitmiştir. Şimdi bir rüzgar geçti buradan Koştum ama yetişemedim, Soraydım söylerdi herhalde Soramadım.
  9. Hepiniz öleceksiniz! Tanrı katına çıkacaksınız utanmadan! Ruhlarınız koyup kaçacak sizi! Topraklara gömüleceksiniz. Kurtlar, böcekler, solucanlar Sevinçle saldıracak üstünüze. Elleriniz bomboş kalacak, Kimse bakmayacak resminize. Sevilmiş kadınların hayali Dumanlar gibi dağılacak; Faydaydı, şöhretti, merhametti Semtinize uğramayacak. Gözleriniz yok artık! Dünyamızı göremeyeceksiniz! Okşamak, gülmek, konuşmak Yok olmuş bir selde yüzeceksiniz, Yavaş yava çürüyeceksiniz.
  10. Ben yalnızlığı Gökte uçar gördüm. Ben yalnızlığı Garip naçar gördüm. Ben yalnızlığı Gelip geçer gördüm
  11. Bir yandan türkü söyler Bir yandan yürür ağlıyarak, Sevdası rüzgâr gibi iter Dere boyunca yalnayak. Nilüferler gibi solgun Ophelia! Yanaklarına yapışır saçları. Açılır etekleri suyun yüzünde, Seyrederdi söğüt ağaçları. İnsan kalbi o zamanlar da vardı Daha küçüktü, daha kırmızıydı ama şimdikinden Kopardılar kalbini Ophelia'nin Nilüferler gibi sarardı. Şimdi de kızlar sokaklarda, Minnacık eller, ayaklar, saçlar. Ama nerde onlar, nerde Ophelia Nerde evvel zaman içindeki aşklar. Sevdamız kayboldu zamanlarda. Dişi ceylânla erkek ceylân Ayrı yönlere koşar gider. Bir sevişmek kaldı romanlarda.
  12. Geçen gün aklıma geldi Kadınlar da güzeldir dedim, Seneler var ki ben onları Ne yalan söyleyim düşünmezdim. Semaver nasıl kaynar fıkır fıkır Öylesine kaynar kadınların içi, Çiçeklenmiş narin ağaçlardır Isıtırlar insanı güneş gibi. Öyleleri var ki hey Allahım hey! Geç karşıdan bak, Ak topuk beyaz gerdan, Tüy döşekler kadar yumuşak. Hiç hovarda meşrep değilim Kim ne derse desin, Ben öldükten sonra da bu mısralar Kadınlara yadigar olsun II Şu kadınlar ne biçim mahluk Sardıkça sarıyor beni, Zilzurna sarhoş ediyor, Üst üste içilen kadehler gibi. Bir karısı var komşumuzun Akşamları çiçek suluyor, Ellerinden su döküldükçe Kırmızı çiçekler daha kırmızı Maviler daha mavi oluyor. Bir komşumuzun da kızı var Gece gündüz türkü söylüyor, Ya doktor ya mühendis diyor da Başka bir şey demiyor. Geçen gece rasgeldim birine Uzun uzun içini döktü, Sevdalısı bırakmış peşini Dünya zından olmuş gözüne Yuvarlana yuvarlana bulutlar Akıp gidiyordu başımızın üstünden, Kırlangıçlar gibi ışıklar bizi Okşayıp okşayıp kaçıyordu, Öylesine sakindi ki gece Sesi öylesine sıcaktı ki Götürüp eğlendirmek geçti içimden. III Sade bunlar mı Cahit Külebi! Doğup büyüdüğün Niksar'da Kadınlar görmedin mi? Kablolur gider sanırdın Tarla çapalarken güneş altında; Karanlık odalarda tütün dizerken Yanıp sönerdi ıslak ıslak Yeşil tütün renginde gözleri. Sade bunlar mı Cahit Külebi! Kayseride, Adanada, İzmirde Kadınlar görmedin mi? Bir yırtık mendile benzerdiler, Öyle kadınlar ki ekmek uğruna Daha önce kızlıklarından Renklerini verdiler. Sade bunlar mı Cahit Külebi! Sivasın Yıldızeli taraflarında Ya o gördüğün genç kadın -Öyle sabırlı öyle sessiz..- Yüzüne ağlıyarak bakardın. Otuzuna bile basmadan, dostlar! Ölüp gidersem Peşimden ağlamayın! Yalnız kadınlar için, Yalnız onlar için ağlayın!
  13. Senin dudakların pembe Ellerin beyaz, Al tut ellerimi bebek Tut biraz! Benim doğduğum köylerde Ceviz agaçları yoktu, Ben bu yüzden serinliğe hasretim Okşa biraz! Benim doğduğum köylerde Buğday tarlaları yoktu, Dağıt saçlarını bebek Savur biraz! Benim doğduğum köyleri Akşamları eşkiyalar basardı. Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem Konuş biraz! Benim doğduğum köylerde Şimal rüzgarları eserdi, Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır Öp biraz! Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin! Benim doğduğum köyler de güzeldi, Sen de anlat doğduğun yerleri, Anlat biraz!
  14. Şimdi tarlalarda güneş vardır, Karlar donmuştur otların uçlarında, Artık akşamları dinlenemem Başım avuçlarında. İçi korku dolu kış gecesi Hiç yatağın yok mu sıcak! Dağları dolduran kır çiçeği Hangi rüzgarlar seni koklayacak! Saçlarımı kesip rüzgara atacağım! Ta ki haber götürsün bir gün sana! İçimde bir şeytan var, diyor ki: Aklına ne gelirse yapsana. Ben bu şiiri yazdım atlı talimde Bulunduğum şehir İstanbul'du. Ağır ağır kar yağıyordu, Atımın yelesi bulut renginde.
  15. Babalar evlerine mahçup döndü her akşam Harp içinde. Anaların sütü kesildi, Çocuklar ağladı, Erkekler askere gitti. Kadınlar bir deri bir kemik. Harp içinde kızlar sarardı. Savaşanlardansa Ancak bir hatıra kaldı.
  16. Umutsuzdu, yalnızdı, hali yoktu, Canı çok yanıyordu günlerden beri. Ne alnında dolaşan bir dost eli Ne yardım isteyecek kimsesi vardı, Ne Tanrısı, ne de peygamberi. Günlerdir karanlık deliklerde Yanıp sönüyordu gözleri. Sevinç değil ki paylaşılsın Kendi kendinindi kaderi. Sürüne sürüne dışarı çıktı. Kıvrıldı ateşte pençeleri. Kurtuldu rahat etti farecik, Rahat etti dişleri. Kibardı, incecikti kuyruğu, Vücudu, küçücük pençeleri. Bir makara gibi çözüldü, Unuttu kedileri. Farecik! Nazlıcık! Garipçik! Canı çok yanıyordu günlerden beri. Kibardı, incecikti kuyuğu; Boş koydu delikleri. Bir varken bir yok oldu, İşte dünyamızın işleri.
  17. Dostlar bilin ki burda Bir fakir Cahit Külebi Garaja çekilmiş hurda Paslanmış kamyonlar gibi Bekler durur Ankara'da. Ne kadın, ne aşk, ne kumar Ne çalışmak, akşama dek; Yüz vermez oldu sokaklar Bir bardak su, biraz ekmek, Yaşa yaşadığın kadar! Gel be dünyalık hevesim Sokul bir parça yanıma! Toplasalar çıkmaz sesim Bütün kızları başıma, Gelmez elimi süresim. Hasreti yeşerten, ufak Ufak esen mavi rüzgâr Nerde rüyalı ve uzak Bildir gezdiğim tarlalar! Dul bir kadın kadar sıcak!
  18. Yüzlerce, binlerce bit vardı Çarşaflar, giysiler üzerinde, Kimi yayılırdı, koyun sürüsü, Kimiyse yanaşık düzende... İşte Doğu bu. Bit, deprem ve acı. Mutluluk dediğin, bir lavaş ekmek. Bir avuç ateştir, umut dediğin. Gerisi kar, çamur ve tezek. Kara kan akar gecelerden. Ölüm akar, çaresizlik akar. Yalazlanan ıık, köpek sesleri, Horoz sesleridir, toz gibi kalkar. İşte Doğu bu. Kalmışlık, suskunluk ve acı. Gül dediğin orda kır çiçeğidir, Işkındır, çaırdır yemiş dediğin, Ecel şerbetidir yârin elinden İçtiğin içeceğin. İşte Doğu bu. Kesilmiş koyun başı Gibi bakar orda insan gözleri. Sevdalar, sıcaklık, yumuşaklık türkülerde kalmış, bin yıldan beri.
  19. Senin oturduğun şehirde Gökyüzü mavidir benimkinden, Çiçekler daha taze Kuşlar bile güzeldir birbirinden. Şarkılar daha neşeli, daha mahzun Aksamlar daha garipsi, Umut alabildiğine geniş, Umutsuzluksa denizler gibi; Trenler bile daha sevinçli Daha kederli gelir gider. Gençler bütün hasarı Yaşlılar büsbütün kederlidirler. Kadınların sütü daha gür, daha ak Çocukların iştahı, yerinde, Gemiciler bile daha sarhoştur Doğup büyüdüğün şehirde. Garibim! Nazlım! Öksüzüm Hayal rüzgârlarıyla emzir beni de Uzak ya, kokunu duyuyorum Gül gibi açıldığın şehirde.
  20. Bilinmez hangi şehirde Yaşarsın aşktan habersiz, Küçük çakıl taşım, nasıl bulayım! Kaybolmuşsun bir kocaman nehirde. Bu kimin çocuğu, der, seni görenler. Benim çocuğum, diye, sesim gelir uzaktan. Bunca kötülüğü bağışlatır bakışın Yanakların kızarır ağlamaktan. Bir gün sokakta rastlasam, ellerini Alsam avuçlarıma okşasam. Sıcaklığını tanır da mısralarımdan Kız kardeşimsin sanırlar belki. Sen orada, ben burada Birbirimizden habersiz Ayrı yaylalarda yeşeren otlar gibi Bekleye bekleye çürüyeceğiz.
  21. Cebeci köprüsünün üstü Karınca yuvasına benziyor, Hamallar, körler, topallar, Oturmuş nasibini bekliyor. Cebeci köprüsü yüksek Altından tren geçiyor, Ya benim aklımdan geçenler? Kimse bilmiyor. Şu dünya güzelim dünya Tıkır tıkır işliyor, İnsanlar insanlar insanlar Neden böyle çekişir durur Aklım ermiyor. Cebeci köprüsünün korkulukları Kara boyalı, Daha böyle köprülerden geçersin çok
  22. Niye geldin 47 senesi? Sanki geçen yıldan memnun muyduk? Uzak düştük bütün ahbaplardan, Ne ısındık, Ne doyduk. Çocuğumun elindeki ekmek Ben laf söyledikçe azaldı, Bu yüzden şiirler ceplerimde Her zaman yarım kaldı. Gün geçtikçe zayıfladı karım, Gün geçtikçe işimden soğudum. Öyle zamanlar oldu ki Yaşadığımı unuttum. Hey sokaklar uçup giden sokaklar Bir zaman bende gezerdim. Çarşı Pazar kalabalık gördüm mü Korsan gibi dalıp girerdim. İnanılmaz genişlikte çayırlar görmüştüm İnanılmaz mavilikte denizler. Kızlar vardı diri, pırıl pırıl Sudan yeni çıkmış balığa benzer. Öyle kadınlar gördümki koy başını göğsüne Yaz günlerini yaşa. Hey hovardalık günlerim benim Geri gelmez bir daha. Arkadaşlarım da oldu zaman zaman, Çoğu hergele çıktı. Öylesini gördüm ki bazen Altın gibi çocuktu. Boş ver filan oğlu filan Yılbaşı gecelerinde tasalara boşver! Bilmezmisin rüzgar estikçe Çiçeklerin kokusu uçar gider. Bilmez misin ağaçlar sallandıkça Meyveler dökülür yere, Gün olur yeniden bahar gelir Dünyamız yeşerir birden bire. Hoş geldin yılbaşı gecesi Geçen yıllardanda memnunduk, Gelecek günleri düşündük de Hem ısındık, hem doyduk
  23. Niye geldin 47 senesi? Sanki geçen yıldan memnun muyduk? Uzak düştük bütün ahbaplardan, Ne ısındık, Ne doyduk. Çocuğumun elindeki ekmek Ben laf söyledikçe azaldı, Bu yüzden şiirler ceplerimde Her zaman yarım kaldı. Gün geçtikçe zayıfladı karım, Gün geçtikçe işimden soğudum. Öyle zamanlar oldu ki Yaşadığımı unuttum. Hey sokaklar uçup giden sokaklar Bir zaman bende gezerdim. Çarşı Pazar kalabalık gördüm mü Korsan gibi dalıp girerdim. İnanılmaz genişlikte çayırlar görmüştüm İnanılmaz mavilikte denizler. Kızlar vardı diri, pırıl pırıl Sudan yeni çıkmış balığa benzer. Öyle kadınlar gördümki koy başını göğsüne Yaz günlerini yaşa. Hey hovardalık günlerim benim Geri gelmez bir daha. Arkadaşlarım da oldu zaman zaman, Çoğu hergele çıktı. Öylesini gördüm ki bazen Altın gibi çocuktu. Boş ver filan oğlu filan Yılbaşı gecelerinde tasalara boşver! Bilmezmisin rüzgar estikçe Çiçeklerin kokusu uçar gider. Bilmez misin ağaçlar sallandıkça Meyveler dökülür yere, Gün olur yeniden bahar gelir Dünyamız yeşerir birden bire. Hoş geldin yılbaşı gecesi Geçen yıllardanda memnunduk, Gelecek günleri düşündük de Hem ısındık, hem doyduk
  24. O ki bardağa dökülen seraptır (Bal yoğunluğundadır, sıcaktır, ışıktır) O ki sabah erken bir bahçedir (Çayir kokusudur, serinliktir, muttur) O ki esen yeldir kar erirken (Çigdemdir, agaç çiçeğidir, okşayıstır) O ki içilen sudur kana kana (Özlemdir, doymayıştır, kardeştir) O ki bir yüce ırmaktır akar (Ürküntüdür, baş dönmesidir, gidiştir) O ki maviliği belirsiz denizdir (Buğulanmadır, düştür, sevmekte ölümdür) O ki bir ince kızdır ak tenli (Yaşamdır, umuttur, gözyaşıdır)
  25. Çifte koştuğun öküzler, Senin kadar yorgun değil kardaş! Sen ki kış ve yaz düşünceli Sen ki kış ve yaz yalınayak! Ne esnaf ne tüccar ne efendi Senin kadar değil düşünceli Senin kadar yorgun değil kardaş! Sen ki kış ve yaz düşünceli Sen ki kış ve yaz yalınayak! Sevmesi sana mahsustur Yüreğin hükmedince, Boynun damarları kabararak Türkü söylersin söyleyince, En iyi sen gülersin, Ölürsün öl deyince, Sana mahsus çalışmak. Sen ki kış ve yaz düşünceli Sen ki kış ve yaz yalınayak!