Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine

afflicted_

Üye
  • Katıldı

  • Son Giriş

afflicted_ tarafından gönderilen her şey

  1. Metafizik, felsefe disiplinlerinin tartışmaya en açık olanı, başı en çok derde gireni ve en ilgi çekicisidir. O, en yaygın anlamıyla,tüm yaşam ve bilgimiz hakkında bütüncül bir yorum olma çabası gütmekle, bizzat felsefeden başka bir şey değildir. Ama o aynı zamanda, felsefenin, adını bir rastlantıya borçlu olan gayrimeşru çocuğudur. O adını, Aristoteles'in yazıları içersinde fizikle ilgili olanları izleyen (meta ta physika) yazılar olarak bulmuştur. Simplikios tarafından vurgulanan anlamıyla da, metafizik sözcüğü, aynı zamanda "doğa ötesi"nin, fizikten sonra bilinmesi gereken özlerin öğretisine verilen ad olmuştur. Oysa Aristoteles sadece ilk felsefeden sözetmişti. O, ilk felsefeden, deneyden bağımsız, a priori, zorunlu bilme (wissen) biçimi olarak sözeder. Yani: 1.İlk prensip ve temel nedenlerin bilgisi (prensipler öğretisi), 2.Varolan olarak varlık hakkındaki bilgi (O, "varlık" kavramını en genel ve kapsayıcı kavram saydığından, varlık bilgisi, ontolojidir), 3.Yetkin öz, ilk töz ve evrenin kendisi hareket etmeyen hareket ettiricisi hakkındaki bilgi (teoloji). Bu kavramsal saptamalar, bugüne kadar metafizik tarihini olumlu ve olumsuz yönlerden etkileyip durmuştur. Örneğin metafizik Ortaçağda felsefi bilimlerin kraliçesi sayılmıştır. Hatta günümüzde bile, o, Katolik çevrelerde "felsefenin tüm özel alanlarının bağlı bulunduğu son temeli gösteren ana bilim" (Lotz) olarak görülmektedir. Ana bilim olarak metafizik, tüm Ortaçağ boyunca açınlamacı teolojiden destek görmüştü. Ne var ki; Yeniçağda ana bilimin bilgi kuramı olmasıyla, metafizik bu özelliğini yitirmiştir. Metafiziğin savlan hiçbir zaman tartışmasız kabul gören savlar olmamışlardır. Daha İlkçağda bu savlar sofistler, nihilistler ve septiklerce yadsınmıştır. Ama şurası da dikkate değerdir ki, metafiziğe karşı takınılan her tavır, bizzat belirli bir metafıziğe bağlı olmuş ve her zaman öteki türden tasarımlara dayatılmıştır. Öyle ki, tüm yadsımalara ve hakkında çıkarılan tüm ölüm ilânlarına rağmen, metafizik, küller arasından sıyrılıp yeniden canlanan bir Anka kuşu gibi daima üste çıkmayı bilmiştir. Yeniçağ, Galilei ve Descartes'la birlikte, Aristoteles metafiziğine karşı yeni bir matematik ve bağlı olarak da yeni bir matematiksel doğabilimine yer açmak için girişilen saldırılara başlamıştır. Ama ne var ki, hemen ardından, teolojiden ya tamamen bağımsız, ya da kısmen teolojik olan yeni metafizikler ortaya çıkmıştır. Yani, Descartes'ın, Spinozanın, Leibniz ve Wolff un metafizikleri ortalığı kaplamıştır. Bu metafiziklerde açınlama yerine akla başvurulmuş, bir dedüktif sisteme dayanılarak evrenin yapısı, more geometrico tarzında kavranmak istenmiştir. Bu metafızikler, özellikle Lockeve Hume gibi empiristlerce hemen yadsınmışlardır. Çünkü empiristlere göre, tüm bilgimiz deneyden çıkar ve akıl kendi başına evren hakkında hiçbir bilgi oluşturamaz. Bu saldırılar en yüksek noktasına Kant'ın Salt Aklin Eleştirisi'nde bulur. Kritik ilke, görüden yoksun kavramların boş olduğunâ dayanır ki, bu Leibniz-Wolff metafiziğine karşı yöneltilmiş bir ilkedir ve aynı zamanda geleneksel metafiziğin her üç bölümünü de . kapsar; yani rasyonel ontolojiyi, teolojiyi ve psikolojiyi. Özellikle de, bu geleneksel metafiziğin, aklın tek başına duyu verileri olmaksızın nesneleri oldukları gibi bilebileceği kabulünü karşısına alır. Ama Kant, böyle yapmakla, metafıziği hiç de alıp bir yana atmaz. Tersine o, bir bilim olarak kabul edilebilecek yeni bir metafıziğin temellerini atmaya çalışır. Ne var ki, bu saldırılardan hemen sonra metafızik, hiç de bir bilim olarak karşımıza çıkmaz. Tersine, özellikle Kant'tan sonra o, bir diyalektik spekülasyona dönüşür. Burada artık mutlak, objeler çokluğu içinde değil de, süjenin kendi içinde, Ben'de (Fichte), süje ve objenin özdeşliğinde (Scheling) ve tinde (Hegel) aranır. Bu gelişim, Hegelci diyalektikte en güçlü biçimde doruğuna ulaşır. Günümüzün Hegelcileri, Marksistleri, yeni-ontolojistleri (N. Hartmann) ve varoluşçu filozofları hep bu doruğun gölgesinde çalışırlar. Hegelci sistemin, evrenin rasyonel olarak bilinebileceği savı, bilim adamlarının ve pozitivistlerin güçlü bir muhalefetiyle karşılaşmıştır. A. Comte, metafiziği insanlığın geride bıraktığı bir aşama olarak göstermiş ve onun yerini pozitif bilimin aldığını söylemiştir. Ne var ki, hemen bunun da ardından, metafiziğin, bu kez matematiği değil de biyolojiyi örnek alan indüktif bilimlere sokulmuş olduğunu görürüz. Örneğin, H.Spencer'in evrim felsefesi, H. Bergsonun yaratımcı evrimciliği, S. Alexander in, AN. Whiteheadın kuramlan gibi. Öbür yandan, pozitivistlerin metafiziği tümünden protesto ettiklerini görüyoruz; ama bir de bakıyoruz ki, onlar da dilsel, semantik ve mantıksal bazı inançlara dayanmışlar. Onlara göre, tüm anlamlı önermeler ya empirik saptamaları dile getiren ya da mantık.ve matematikte olduğu gibi analitik olan önermelerdir ve bu iki sınıfa giremediklerinden metafiziksel önermeler anlamsızdır. SONUÇ: BİR ANTİNOMİ Böylece, bugün kendimizi bir antinomi(çelişik iki önermenin oluşturduğu dizge) karşısında buluyoruz. Bazıları (çeşitli empirist ve pozitivist okul yandaşları ve septikler) şunu savunuyorlar: Metafizik olanaksızdır. Bazıları ise (ontologlar, Thomistler ve varoluşçu filozoflar) şu karşıt tezdeler: Metafizik gereklidir. Birincilere göre metafizik olanaksızdır; çünkü o ne bilimlerden ve onların ilkelerinden ne de deney ya da dil mantığından bir şey yansıtmaktadır. İkinciler ıse, metafıziğin gerekli olduğunu, çünkü metafizik olmadan deney hakkında kapsayıcı bir yorum ve insanın kuramsal ve pratik etkinliği üzerine bütüncül bir yönelmenin olanaksızlaşacağını ileri sürüyorlar. Her iki grubun da tezlerini kanıtlamak için başvurdukları tüm yollar ise yanıltıcıdır. Çünkü, bu tezlerin tümü de belli kabullere bağlıdır. Örneğin birinciler, ya bilimin kayıtsız şartsız geçerliliği inancına. ya deneyin bilginin tek kaynağı olduğu inancına, ya da dilin mantığının geçerliliği inancına bağlıdırlar. Ama tüm toptancı yadsımalarda bile metafiziğin her zaman yeniden ortaya çıktığı olgusuna burada da rastlanır. Çünkü birincilerde, bilimin hem içinde hem de dışında kalan sorunlardan sözedilmektedir. Bizzat bir pozitivist, şu sorulardan kaçamaz: Atomlar, elektronlar acaba gerçek şeyler midir, yoksa onlar birer fiksiyondan mı ibarettirler? Özellikle modern fizik kuramları acaba gerçeklikten mi sözetmektedirler? Tin ve ben özdeş midirler, yoksa farklı mı? Bunlar arasında nasıl bir bağlantı vardır? Bunun gibi, tüm bilimlerde, bilimlerin kapasitelerini aşan problemler olduğundan, bu problemlerin koordine edilmesi ve bütüncül bir tarzda ele alınması gereği vardır. Ama bu iş nasıl yapılacaktır? Antinominin çözümü, tezler (metafizik olanaksızdır) kadar antitezlerin (metafızik gereklidir) de bu genel form içinde yanlış olduklarını saptamakta yatıyor. Metafizik değil, onun sadece belli formları olanaksızdır. Bunun gibi, bugün artık tümüyle metafızik değil de, onun formlarından biri gereklidir. Tüm sorun bu konuda doğru seçimi yapabilmektedir. OLANAKSIZLIK PRENSİPLERİ Metafiziği ilk felsefe olarak yeniden konumlayabilir miyiz? Aristoteles için ilk felsefe, tüm bilimlerin temelinde yatan ilk neden ve ilk aksiyomların, ilk töz ve ilk hareket ettiricinin bilimidir. Husserl, bu biçimiyle olmasa da, transendal bir fenomenoloji olarak, yeni prensipler, evren ve insan hakkında bilinçte kurgulanan bir bilme (wissen) olarak metafıziğin ilk felsefe şeklinde yeniden konumlanabileceğine inanmıştı. Onun 1923/24 yıllarındaki konferanslarının kısa bir özetinin "ilk felsefe" başlığı ile yayımlanmış olması ilgi çekicidir. Kuşkusuz burada Husserl'in denemesi değil, bir ilk felsefenin olabilirliği hakkındaki genel tezler söz konusudur. Aristoteles'in zamanında felsefenin bilimle özdeş olduğu ve bilim sisteminin çok küçük ve gelişmemiş bulunduğu açıktır. Bu yüzden, o zamanlar tek boyutlu bir bilim sistemine ve bu sistem içinde ilk ve önde gelen bir bilim olduğuna inanılabilirdi. Yani her türlü hareketi yönlendiren bir ilk hareket ettiricinin bulunduğunu ve bunun tüm tözler hiyerarşisi içinde ilk töz olarak en yüksekte olduğunu söyleyen bir bilimden söz- edilebilirdi. Günümüzde ortaya çıkan alternatif geometriler, matematikler ve bilimler, aksiyom ve prensipleri formüle eden ve tüm bilimlerin temelinde yatan böyle bir ilk-bilim inancını artık hiç de dikkate almıyorlar. Formel ve materyal tüm prensipleri içeren böyle bir bilim yoktur. Bizzat mantık, artık bu anlamda formel temel bilim olarak bile kabul görmüyor. Çünkü bizzat formel temel bilimler olarak bir alternatif mantıklar çokluğu karşısındayız. Çünkü artık Aristoteles'in metafiziğinde tüm bilimlerin ve tümüyle varlığın dayandığı aksiyomlara baş örnek oluşturan çelişmezlik ve üçüncü halin olmazlığı ilkelerinin ne varlık prensipleri ve ne de tüm bilimlerin zorunlu olarak dayanmaları gereken temeller olduğu bilinmektedir. Tek bovutlu bilim sistemleri ve felsefeler çağı artık geride kalmıştır. Doğaldır ki, bazı bilimler ve bazı felsefi disiplinler ötekilere göre daha fundamentaldirler; ama bu, tüm ötekilerin kendisine dayandığı en fundamental bir bilim ya da felsefi disiplinin mevcut olduğu anlamına gelmez. Bilimde olduğu gibi, felsefede de, aynı zamanda çeşitli istikametlerde yol alan ve çeşitli yönlerden birbirlerine geçişli olan çok yönlü bağımlılıklarının yine çok boyutlu sistemleri söz konusudur. Doğaldır ki, bugün de herhangi bir kimse, "tüm kuramları çevreleyen evrensel bir bilim öğretisi" olarak bir ilk felsefenin mevcudiyetine inanabilir. Ama böyle bir savın tüm felsefı disiplinler ve bilimlerin temel konumu içinde kanıtlanma zorunluluğu vardır ki, böyle bir denemeye kalkışmak boşunadır. Fiziği atalet postulatı (postulates of impotence, Sir Edmund Whittaker) üzerinde temellendirmek olanaklıdır (örneğin buna göre bir perpetuum mobile-sürekli hareketlilik-olanaksızdır). Aynı şey , metafizik için de uygulanabilir. Buna göre, bir metafizik için ilk prensip şudur Bir ilk felsefe olanaksızdır. Ama acaba metafiziği ontoloji olarak yeniden konumlamak olanaklı değil midir? Bazıları buna olumlu yanıt veriyor ve yeni bir eleştirel ontolojiden sözediyorlar (N. Hartmann). Bazıları ise bunu yadsıyorlar (Marcel, R.G. Collingwood). Aristoteles, varolan olarak varlığın bir bilimi olması gerektiğine ve özniteliklerden (attribut) kalkılarak buna ulaşılabileceğine inanıyordu. Burada yatan kabul şuydu: Varlık, varolan herşeyin kendisinden pay aldığı en genel ve en kapsayıcı kavramdır. Varlık kavramının böyle değerlendirilmiş olması, dayanağını, tüm önermelerin "A, B'dir" formu içinde dile getirildiği o zamanların egemen mantığı, yani özne-yüklem mantığı içinde buluyordu. Ama oluş da varlık gibi herşeyi kapsayan bir şey olarak görülemez mi? Oluşmayan ya da herhangi bir zamanda değişmeyen bir şey olabilir mi? Herşey değişiyorsa, neden evrensel bir oluş öğretisi olmasın? Çoğu varlıksal ifadeler oluşsal ifadelere çevrilemez mi? Bunun gibi, ontolojide,dile ait özelliklerin varlığa ait özelliklermiş gibi ifade edilmesi gibi bir tehlike yok mudur? Ontolojiye karşı en keskin itirazlar, onun 2000 yıldan beri hiç bir ilerleme kaydetmediği ve tersine bir kaç belirgin ayırım dışında tümüyle verimsiz kaldığı ile ilgilidir. Burada-olma (Dasein) ile öyle-olmayı (Sosein) ayırmak gereklidir; ama real ve ideal varlık, varlık modlan, real gerçeklik, real olanak ve real zorunluluk gibi varoluşsal ifadelere başvurulursa, dil ve kavram eleştirisine başvurulmaksızın, salt bir dogmatizm içinde kalınmış olur. İşte ikinci olanaksızlık prensibi burada ortaya çıkıyor felsefenin ve bilim sistemlerinin fundamental bilimi olarak bir ontoloji kurmak olanaksızdır. Doğaldır ki bu, ontolojik araştırmaların Aristotelesçi ve Skolastik gelenek içinde hiçbir ilerleme sağlayamayacağı anlamına da gelmez. Ama bundan şunu anlamak gerekir ki, bu geleneksel ontoloji, çağımızın yeni bir metafiziğe duyduğu gereksinime yanıt veremez. Zaten bu nokta, ontoloji okulunun el kitaplarında bile, Örneğin C. Fricks'in "Ontologia sine Metaphysica Generalis" (1921)'inde de onaylanmaktadır. Son olarak, metafiziğin teoloji olarak yeniden konumlanması düşüncesi, bugün artık hiç kimse tarafından ciddiye alınmıyor. Çünkü teoloji, artık çok uzun zamandan beri bir özel disiplin olmuştur. Ama tüm bu duruma bakarak yine soralım: Metafizik nedir? E. Becher 1925'de bu soruya şöyle yanıt vermişti: "Gerçekliğin genel görünümüne yönelen real bilim". Bu yanıt bize göre geçersizdir. Bilimler zorunlu olarak özel bilimlerdir; tümgerçekliğin bilimi, sonlu bir kavrayış yetisine sahip olan bizim anlığımıza verilmemiştir. Metafiziği bir bilim olarak konumlama çabası, Aristoteles'ten beri Husserl'e kadar, başvurulan tüm denemelerin sonuçsuz kaldığını göstermiştir. Ama bu arada metafiziği bilimselleştirme çabası, kavram ve yöntemlerin daha sağın biçimde ele alınması etkinliğine katkılarda bulunmuştur. Üçüncü olanaksızlık prensibi, yani, metafiziğin a priori / dedüktif bilim olarak olanaksız olduğu prensibi bugün artık çok genel.bir uzlaşımla kabul edilmektedir. Aristoteles'ten Hegel'e kadar metafizikçiler, gerçeklik hakkında a priori bir bilgi elde edilebileceğine inanmışlardır ki, bu olanaksızdır. A priori olan analitik önermelerden gerçeklikle ilgili yeni bir bilgi türetilemez ve sentetik(bireşimsel) önermeleri a priori olarak kullanamayız. Öyle ki, önceden bir duyu verisi olmaksızın gerçeklik hakkında hiçbir bilgi üretemeyiz. Amâ Spinoza'nın mantıksal dedüksiyonu ve Hegel'in diyalektik kurguculuğu yerine Husserl'in a priorisel kurguculuğu konmakla, transendental fenomenoloji alanına geçilmiş oluyorsa da, bizzat Husserl'in objektif birliği bilinçten kalkarak kurguladığını söyleyen a priori/kurgucu biliminin, kendinin bir metafizik olmadığını kanıtlaması gerekir. A priori metafizikler çağı, yani dedüktif/kurgucu metafizikler dönemi geride kalmıştır. "Felsefe tarihine yönelen bir eleştiri, apodiktik(zorunlu) anlamda bir metafiziğin a priori olarak öldüğünü ve tekrar canlanamayacağını tartışmasız göstermektedir". Eduard von Hartmann'ın "Metafızik Tarihi"nde vardığı bu sonuç bugün için de geçerlidir ve kuşkusuz Husserl'in denemesini de içermektedir. N. Hartmann, Lotze, Spencer ve ötekilerin denediği gibi, metafiziğe bir indüktif bilim olarak a posteriori yoldan ulaşabilir miyiz? Empirik dayanaktan vazgeçilemez, ama indüktif bilimin kavramları ve indüksiyonun bizzat kendisi öylesine sorunlar içermektedir ki, önce bunların yeterince aydınlatılması gereği ' vardır. Her zaman söylendiği gibi, indüktif bilimlerin yardımıyla elde edilen şey, olasılı önermelerden başka bir şey değildir. Bu nedenle, her- hangi bir metafizikte ulaşılabilecek en iyi sonuç, hipotetik (ama apodiktik değil) bir zorunluluktur. Yani belirli hipotetik kabullere dayanarak, bu kabullerden zorunlu olarak çıkan sonuçlara varmak. Bu kabuller geçicidir ve düzeltilebilir; çünkü onlar inançla ilgilidirler. METAFİZİKSEL İNANÇ İnanca bağlı metafiziksel kabuller, tüm gerçeklikle ilgili olmak gibi bir özellik taşırlar. Bu türlü kabullerin başlıcaları şunlardır: 1.Maddi/materyal ya da tinsel olsun, herşeyin temelinde yatan bır gerçeklik vardır. 2. Bu temel töz ya monistik (Spinoza) ya dualistik (Descartes) ya da pluralistik (Leibniz) dir 3.Artık parçalanamaz olan temel elemanlar - atom- vardır ki, bunların birbirine bağlanmasıyla nitelikler ve cisimlerin görülenemez çokluğu oluşur 4.Temelde herşey birdir; çokluk kaba bir görüntüdür ve bu nedenle bir olan'a döner 5.Tüm varolanların bağlı olduğu tek bir gelişim vardır 6.Tin mutlaktır ve herşey yaratıcısıdır 7. Evren ya belli bir anda yaratılmıştır ya da sonsuzdur 8.Tanrıdan maddeye doğru inen hiyerarşik bir düzen vardır, 9.Bir üst-evren, idelerin görülenemez gerçek evreni vardır, görülenen evren, bu idelerin kaba gölgeleridir, son olan şey bu nedenle sadece ilk olan şeye dayanılarak anlaşılabilir. Bu kabullerin mutlak zorunluluk ve sonsuz doğruluk önermeleri olarak ortaya atılmış olmaları, onların inançsal özellikte önermeler olmalarını asla değiştirmez. Buna rağmen, onların belirli bir işlevleri olduğunu, sorunu ortaya koyma biçimimizi değiştirdiğimizde görebiliriz. METAFİZİKÇİNİN İŞLEVİ Metafizik nedir! diye sormak yerine biz, metafizikçi ve onun işlevi nedir? diye soruyoruz. Soruyu böyle koymak, haklılığını, metafizikçinin yaşayan bir gerçeklik, metafiziğin ise bir soyutlama olmasında bulur. Bir çok metafizikçi vardır, ama bir metafızik yoktur. Metafizikçiler, insan toplumu içinde merkezcil bir işleve sahiptirler. Onlar, birleştiren, derleyen, bireştiren, belli bir çağın tüm bilgi ve deneyim dağarcığını topluca yorumlayan kişilerdir. Onlar, varlığın, anlamların, bilginin, değerlerin ya da yöntemlerin birliğine yönelebilirler. Onlar, öbür insanlarla aynı dünyada yaşarlar, ama onlar başka türden dürtülerle yanıtlar verirler. Onlar, kesinlikle söyleyelim ki; daha fazlasını görürler, yani ötekileri çekip çeviren birleştirici eğilimleri gözlerler. Onlar bütüne yeni bir gözle bakarlar ve bu bütünü alışılmadık bakış noktalarından görürler. Öbür yandan onlar, kavrayışları dışında kalan tek tek şeyler üzerinde fazla durmayıp bunları gözardı ederler. Onların işi görüsel ve kavramsal tasarımlar koordinat sistemleri ve kavramsal şemalar yapmaktır. Bunlarla insan yaşamının ve varoluşunun yeni anlam bağlantılarını ortaya koyma olanağı doğar. Dinin insanların üzerindeki gücünü giderek yitirdiği ve insan yaşamının anlamsızlaşır göründüğü bizim zamanımız gibi zamanlarda, metafizikçi olumlu bir işlev üstlenebilir. Onun görevi, varlık, anlam ve değer koyma edimlerini birleştirmektir. O, varlığa ve önemli olana geçebilmek için, görüntüyü ve önemsiz olanı bir yana koyup; varlığı parçalara böler. O değerleri yeniden tartar, saptar ve belki yeni değerler koyar. O, bizim dışımızdaki varlığı ve değerleri, içsel varlığımız ve içsel değerlerimizi işe katmadan değerlendirip değerlendiremeyeceğimizi sorar. O, bununla, aynı zamanda elimize amaçlar tutuşturur. Ama bu amaçlar dünyayı dışsal bir devrimle değiştirmek için değil, düşünce tarzımızı değiştirmek için gerekli olan bir devrimi, yani insan dünvasında bir değişikliği olanaklı kılmayı sağlarlar. Doğaldır ki, bunları belirtmekten amaç, çağımız için yeni bir metafizik ortaya atmak değil, tersine, herhangi bir metafiziğin göz önünde tutması gereken eleştirel yönelimleri, bu yönelimlerin işlevlerini ve bu işlevlerin bir genel tanı için ne ifade edeceğini görmektir. Daha Descartes, kurallarla aksiyom ve prensipleri birbirlerinden açıkça ayırır. Kurallar, metafiziğin temelinde olması gereken şeylerdir. Onun kendine özgü kuralları (açıklık ve seçiklik, analiz, düzen, yetkinlik, v.b.) tartışma konusu yapılmazlar. Onların gücü, matematiksel çalışmadan çıkmış olmaları ve bu nedenle bilimsel araştırma için taşıdıkları önemden gelir. Ama aynı anda yine bu nedenle onların ne denli güçsüz oldukları da ortaya çıkar. Çünkü metafiziksel bir düşünce bilimsel düşünce değildir ve analitik yoldan dedüktif olarak öngelemez. Descartes, görüde ve düşüncede açık ve seçik olarak verilmiş olandan başka hiç birşeyin bilinemeyeceğini haklı bir kural olarak koyar, ama buradan haksiz bir dogmatik aksiyom türeterek, felsefi ve bilimsel düşünce arasında yapma bir özdeşlik kurar: "Benim açık seçik bildiğim şey doğrudur." Kurallar dedüktif metafiziksel kurgular için değil, tersine metafiziksel araştırmalar için bugün de gereklidir. Bu kurallar şöylece formüle edilebilir. KURALLAR 1. Kendini tek-konumluluk önyargısından kurtar! Belli bir soyut sözcüğün (doğruluk, romantizm) tek bir töze uyması gerektiğine inanma! Herşeyi kapsayıcı biçimde görebileceğin bir özgörü (vizyonsenschau) yoktur. Ama bu seni karşıt bir noktaya sürükleyip şu hataya da düşürmesin: Çok derinlerde önceden konulmuş bir oyun olduğu ve bu oyunun bilinen yanlarının bize çift anlamlılık ve alacakaranlık içinde açık olduğunu sanma! Önceden konulmuş böyle bir oyun yoktur. 2. Yalıtım (Isolation) önyargısından sakın! Ne Platon'dan beri rasyonalistlerin kabul ettiği gibi özel bir varoluşa sahip tümeller (Universeller) vardır; ne de nominalist ve empiristlerin inandığı gibi sadece tek tek şeylerin varlığı söz konusudur. Genel ve tekil, sadece çok yönlü bağımlılıklar içinde ortaya çıkan anlam ve varlıklara sahiptirler. 3. Yalınlık önyargısından sakın! Bize basit görünen şey, çoğu kez, oldukça karmaşıktır. Bu nedenle, biz karmaşık şeyleri (problemleri, yargılan) basite parçalayabiliriz; ama buradan en basit öğeye kadar gidebileceğimiz sanılmamalıdır. Fiziğin atomları da, Locke ve izleyicilerinin insan düşüncesinin kendilerinden oluştuğuna inandıkları "basit ideler" de, aslında son derece karmaşıktırlar. 4. Sözde-özdeşleştirme önyargısından sakın! Olgularda değişik olan şeyi özdeş görme! Benzerlik ya da analojiyi özdeşlikle karıştırma! Madde=yer kaplama (Descartes), felsefe=tarih (Croce), mantık=matematik (Russell), düşünce=dil (dil çözümlemecileri) gibi eşitliklerin verimli ve öğretici oldukları doğru olsa da, bu gibi eşitliklerin yanılgı içerdiklerini unutma! 5. Mutlaklık ve genel geçerlik savlarını bir yana at! Evrenin yapısı üzerine a priori zorunluluk taşıyan önermeler konumlayabileceğine inanma! Böyle bir şey olsa olsa, tanrısal sezgiye sahip bir kavrayışa nasip olâbilirdi, sonlu insan kavrayışına değil! Söyleyeceğin herşey geçicidir ve gelecekteki deneylerce düzeltilir ve bilginin ilerlemesiyle değişir. 6. Her defasında şunu göz önünde tut ki, sen sadece tek bir açıdan hareket edebilirsin, oysa mutlaka başka seçenekler de vardır! 7. Temelinden kavranılmaz olan bir şeyi, örneğin ölümü, ölümün mutlak anlamını anlayabileceğini sakın kafanda kurma! Çünkü böyle bir şey yoktur. Anlayabileceğinin sınırlan içinde kal ve kavranamaz olanı uysalca kabul et! 8. Herşeyden önce de, bilmediğin şeyi bildiğini savunma ve fantastik, romantik ya da tümüyle anlamsız düşlere kapılma! 9. Kendi metafıziğinin ilk felsefe ya da temel (ana) bilim olduğunu, sanma; tersine, aynı savı güden öteki üç disiplini, yani; mantığı, bilgi kuramını ve felsefı antropolojiyi düşün! Metafizikle birlikte bu dört disiplin göreli bir bağımsızlık içinde olmalıdırlar ve buna karşılık aralarında çok yönlü bir ilişki bulunmalıdır. Bugün fılozofun görevini her zamankinden daha güç kıları nokta da budur. ÇOK DEĞERLİ METAFİZİK Bu kuralları ve bu arada bilimlerin ve felsefenin durumunu kısaca kuşbakışı görmekle, çok değerli bir metafizik fıkrinin (ide) zamanımız için gerekliliği ortaya çıkmış oluyor. Bu öncelikle şu demektir ki, bir ve tek bir metafizik, tek doğrunun kendisinde olduğunu söyleyen bir metafızik değil; bir çok metafızikler vardır. Çok konumlu olmak metafıziğin doğası gereğidir. "Sadece tüm insanlar bir araya geldiklerinde doğayı tanırlar; sadece tüm insanlar bir arada iken hayat yaşanır." Goethe'nin bu sözü burada da geçerlidir. Böylece, metafizik tarihi de yanılgıların ortaya atılabildiği bir alan olarak değil, tersine, alternatif durumda ve birbirlerini karşılıklı olarak sınırlayan yorumların deneylenmesi olarak anlaşılmak zorundadır. Tek tek sistemler parça parça doğruluk içerirler. Ama bu parça parça doğrular, Hegel'in yaptığı gibi hiç de diyalektik doğruluğun halkaları olarak birbirlerine bağlanmak zorunda değildirler. Biz, olabilirliğe sahip alternatif metafiziklerin bir sistemine ulaşabilirsek sevinmeliyiz. Bu yeni konumlamanın önemini tartabilmek için, bizim "Bilgi Kuramı" başlıklı yazımııda tek, iki ve çok değerli bilgi kuramları arasında yaptığımız ayırıma bakılabilir . Orada, tek, iki ve çok sayıda doğruluk değerlerinden sözedilmiştir. Buna uygun olarak, tek, iki ya da çok sayıda varlık değerlerine sahip, tek, iki ya da çok değerli metafıziklerden sözedilebilir. Tek değerli sistemler monistiktir, onlar bir varlığa inanırlar ve herşeyi tek bir ilke ya da töze dayandırmayı denerler. Sokrates öncesi fılozoflar, herşeyi bir tek tözden, su (Thales), hava (Anaximenes), ateş ya da "belirsiz", "sınırsız " (Anaximandros)dan türetirler. Tek değerli metafizikler ya sadece maddesel tözden (materyalistler) ya da sadece tinsel tözden (idealistler, Platon, Berkeley, Fichte, Hegel) ya da sadece özniteliklerinden ancak düşünme ve yer kaplamayı bildiğimiz mutlak bir tözden (Spinoza) çıkarlar. İki değerli metafizikler dualisttirler, onlar ya iki töz kabul ederler (Descartes: düşünen ve yer kaplayan töz) ya da iki evren, yani görülür (mundus senbilis, görüngü ya da görüntüler evreni) ve görülenemez (mundus intelligibilis, sadece anlığa açık intellektüel evren ki, çoğu kez bundan Platon'un ideler devleti anlaşılır) evrenler. Buna karşılık çok değerli metafizikler pluralisttir. Ama bu, bizim geleneksel anlamda pluralist bir metafizikten, örneğin Leibniz'in monadlar çokluğuna dayalı monadolojisinden söz ettiğimiz anlamına da gelmiyor. Tam karşıtı, burada prensip olarak yeni bir adım atmak gerekiyor ve kuşkusuz ki, bir VARLIK, bir DEĞER, bir ANLAM arama konusundaki verimsiz denemelere ve bir EVREN inancına karşı olumsuz bir tavır takınılıyor. Ama öbür yandan, olumlu olarak da, kavranamaz büyüklükler, astronominin ele aldığı varlığın sonsuz tarzlarına ve herşeyden önce de bu varlığın, bu evrenin ve bu insanların bütünlüğüne yönelmiş yorumların sınırlılığına doğru kapılar ardına kadar açılmış olmaktadır. Öyle ki, insan, kendi gerçek ve olabilir evrenlerini yeniden yorumlamak zorundadır. Özel bilimsel kalkış noktasından hareket edildiğinde metafızik olanaksızdır. O asla bir bilim olamaz. Onu bir bilim yapma yolundaki (Aristoteles'ten Kant'a ve Husserl'e kadarki) tüm çabalar sonuçsuz kalmıştır ve sonuçsuz kalmak zorundadır. Bu yüzden, bir çok bilim adamının kendi kalkış noktalarından hareketle metafıziği yadsımaları anlaşılabilir bir şeydir. Ama ne var ki, bu bilim adamları çoğu kez, kendi özel alanlarında metafiziksel, yani kendi bilimlerinin sınırlarını aşan sorunlar bulunduğunu ve kendilerinin bizzat bilinçli ya da bilinçsiz metafiziksel kabullere bağlı olduklarını unuturlar. Kuşkusuz metafizik asla "kesin bilim" olamayacaksa da, o daima insan tininin bir macera ve atılımı olarak ilgi çekici kalacaktır. Çok değerlilik doğal olarak çok konumluluğu içerir. Çok konumluluk, bize göre tam da yaratılıştaki gizdir. Geçmişte kalan metafiziklerin varlık, evren, insan, anlam ve değerleri tek konuma dayandırması yanıltıcı olmuştur. İnsan potansiyel olarak çok konumludur ve bu, o ne kadar yaşıyorsa o kadar konuma sahip olması demektir. Amiel'in dediği gibi, "herşeyin tohumu kalptedir ve büyük kahramanlıklar gibi ,büyük suçluluklar da bize ait modifikasyonlardır". Bu potansiyalite Homeros, Sophokles, Dante, Shakespeare ve Goethe gibi büyük şairler tarafından yaşama geçirilir. Tinin zenginliğini yapan da budur. Ama bunun dışında bizler edimsel olarak tarihsel bir çok konumluluktan da pay alırız. Gökyüzünden düşmedik; tersine, belirli bir yaşamsal ilişkiler zincirinin ürünleriyiz. İçimizde çeşitli modifikasyonlar taşırız. Benliğimizin en derin yerinde herşeyin birbirine geçtiği bir şey yaşar. Kuşkusuz bundan bir ruhsal hareket anlaşılmamalıdır. Bizler sanki önceki varoluşumuzu anımsar gibiyizdir, tıpkı Buda gibi. Ama bizim yapıp-etmelerimiz kendi doğuştanlığımızın conditio sine qua etkisindedir ve doğuştan sahip olduğumuz bu şeyler giz dolu bir tarzda içimizde yaşarlar ve bizi bilinçsizce belirlerler. Öbür yandan, bizler, geleceğin özünün tohumunu da içimizde taşırız. İnsan, bir çok yaşamı tek bir yaşam içinde içsel olarak yaşayan en zengin varlık olduğu gibi, kendi içinde güçlere parçalanan ve bu güçlerin birbiriyle çatıştığı en yoksul varlıktır da. Tanrının çok konumlu olması, onun tek olmaması demek değildir. Tersine o tek olarak şekilsizdir ve bu yüzden bir çok şekil ve iz içinde açımlanabilir: Bu nedenle bizler, kendi tanrı tasarımımızı tek doğru tasarım olduğunu ve bizim tanrımızın tek doğru-tanrı olduğunu savlayamayız. Bunun gibi, evren de tek konumlu değildir; tersine o, pek çok konum içinde kendini dışa vurur. Biz, astronominin bize gösterdiği evreni kendi dünyamızın ölçüleriyle nasıl ölçebiliriz? Yıldızlar ve nebulalar çeşitli küme duvumları (aggregat) içindedirler. Yani, evren aynı zamanda "çok yönlü algılanabilir" bir şeydir, o prensip olarak çok sayıda yoruma açıktır ve tek bir prensibe geri götürülemez. Bizim onun hakkında söyleyebileceğimiz şey, sübjektif ögelerle (betimler, işaretler, semboller, algılar, kavramlar) objektif veriilerin birlikte oynadıkları bir oyun üzerine söylenmiş sözlerdir. Çünkü, objektif veriler sübjektif olanı asla ortadan kaldıramazlar. Bu yüzdendir ki, objektif veriler zorunlu olarak çok yönlü bir sübjektif yorum içinde bize taşınırlar. Eskiler, evrenin çok yönlü olduğunu ve hiyerarşik bir derecelenme içinde bulunduğunu savlarlardı. Bu derecelenme maddeden tanrıya doğrudur. Ama Aristoteles'ten N. Hartmann'a kadar filozofların yapılabileceğine inandıkları böyle bir tablonun betimlemiş olduğu şey, çoğu kez, naif ve antropomorf kalmıştır ve karmaşık gerçeklik böyle basit bir tablo içinde tanınmak istenmiştir. Buna göre, metafiziğin göreli, real evrenin içinde kurulduğu bu dört yüzlü tabloyu betimlemek sayılmıştır, yani anorganik ve organik doğa ve psişik ve tinsel alanlar sıralanmış ve onların kategoryal yapısı ve dayandıkları ontolojik yasalar araştırılmıştır. (N. Hartmann). Burada, anorganik ve organik doğa ile psişik ve tinsel alanlar arasındaki sınırlar birbirlerine geçmiştir. Kuşkusuz böyle bir ontolojik tablo yapılabilir. Ama unutulmamalı ki, bizzat Hartmann için bile böyle bir tablo, derin bir anlayışı gerektiren varlık hakkında ancak bir şemadır. ÇOK YÖNLÜ BAĞIMLILIKLAR Çok değerli bir metafizik, sık sık yapılagelmiş olduğu gibi, herşeyi tanrıya, evrene ya da insana indirgemek isteyen bir deneme olmayacaktır. Gerçi o da, tanrı, evren ve insandan yola çıkarak işe başlar, ama bu üçünü birbirine indirgemez, bunları çok yönlü bir bağımlılık içinde ele alır. Şimdiye kadarki metafizikler, çoğu kez, ilişkilerin tek değerliliği prensibi üzerinde inşa edilmişlerdir. Bu inşa biçimi teolojik ise, tanrı ilk nedendir ve doğa ve tarihte olup bitenler ona bağımlıdır. İnşa aklı öne alan bir inanca dayânıyorsa, varlık tek yanlı olarak düşünceye bağlı kılınır ve düşünce yasalarına göre biçimlenir. Son olarak insandan hareket edilmişse, bu kez, evren ve tanrı insani yeteneklerin, tasarımların bilinçli ya da bilinçsiz bir yorumunu içerir. İlişkilerdeki bu naif tek değerlilik ya da tek konumluluk inancı, ilişkiler mantığı alanında uzun süreden beri aşılmış olduğu gibi, metafızikte de aşılmak zorundadır. Geleceğin metafizikçisi için ilişkiler mantığıyla ilgilenmek kaçınılmaz bir ön koşul olmalıdır. Örneğin öncelikle bilgi kuramının, ama aynı zamanda metafıziğin de sahip çıktığı süje-obje ilişkisi yeni bir görünüm kazanmalıdır. Örneğin, eskiden bir bire-bir ilişkisi (one-one relation) - erkek: kadın - söz konu- suydu ve ya süje objeye, ya da obje süjeye bağımlı kabul ediliyordu. Ne var ki, aynı konuda bire-çok ilişkisi (one-many relation) - bir erkek: çok kadın -, ya da bir çoğa-çok ilişkisi (many-many relation) - çok erkek: çok kadın - konumlanabilir. Örneğin atom fıziğinde, bire-bir ilişkisi formunda ifadeler yapmanın olanaksızlığı ortaya çıkmıştır. Biz bir atomdan sözedemiyoruz; tersine, sadece atomların oluşturduğu gruplardan sözedebiliyoruz (Bak.: H. Margenau, Doğa Felsefesi). Ne var ki, çok değerli metafizik fikri (ide), böyle bir metafiziğin göreciliğe sürükleyeciliğine inanılırsa, tümüyla yanlış anlaşılmış olur. Böyle bir metafizik, varlığın, anlamların ve değerlerin çok konumluluğuna işaret etmekle yetinemez. Karşı yönden o, bu çok konumlulukla birlikte giden ve çeşitli yorumlamalar içinde yer alan ve değişmez kalan sabiteleri göstermeye çalışır. Tıpkı, çeşitli birey, grup, ulus ve ırklardaki değişik görünümlerine rağmen insan bedeninin antropoloji ve tıbbın formüle etmeye çalıştığı belli bir konumsal yasaya uyması gibi. Tıpkı, felsefi antropolojinin, insanın kültürel ve tinsel alanda hiçbir zaman kapsayıcı olarak ele alınamayacak bir çokluk içinde yaşamasına rağmen, bu alanın yasalarını bulmaya çalışmasında olduğu gibi. Böyle bir konumsal yasaya örnek olarak ben, varlığın-ister real isterse ideal olsun-genel yasası olarak, Çok yönlü bağımlılck temel prensibi adını veriyorum. GENEL VE ÖZEL Geleneksel metafıziğin yanılgılı ve görünüşte sorunlarından bir darbe ile sıynlmış oluyoruz. artık, genel ve özeli, sadece birbirlerine yönelik anlam ve varoluş ilişkileri içinde ortaya çıkan şeyler olarak görebiliriz. Platon geneli yalıtmış. O, "biz tek bir. a~ila gösterdiğimiz nesneler çokluğu için, biricik bir ide koyma alışkanlığına sahibizdir" demişti. Örneğin biz "masa" adını masalar çokluğu için kullandığımızdan, bir "masa" idesinin olması gerekir. Böylece Platon hem tek anlamlılık, hem de yalıtma hatasına düşmüş oluyordu. Örneğin o, "adil" gibi bir deyimin de bir şeyin adı olması gerektiğine ve bu deyimin kullanıldığı her yerde mutlaka onun bir "ide"sinin ola- cağına inanıyordu. Bir masa, masa idesinden pay aldığı için vardır ve bir insan adalet idesinden pay alındığı için adildir. Kavramların tek anlamlı olması gerektiği postulatı, hiç de böyle olmadıklarının görülmesine rağmen savunabilmelidir. Çünkü, örneğin hukuksal, sos- yal ve ahlâksal bakımdan adalet kavramının tek anlamlı olarak konumlanmasında insanı ilgilendiren bir toplumsal amaç vardır. Ama varlığa ilişkin bir ifade söz konusu olduğunda, tek bir ide, ideal bir anlam birliği söz konusu olamaz. Çünkü Platoncu anlamda "adalet" diye bir özden sözedilirse, yani özgörü (Wesenschau) ile kavranan bir "adalet" idesinin varolduğu postulatına başvurulursa, böyle bir yalıtımcılık içinde, hiçbir varlığa işaret etmeyen herhangi bir şey de tasarlanabilir. Öyle ki Platon, yanlış yoldan yaratılmış idelerden somut cisimlere geri dönme yolunu ve son ve ilksel olandan "pay alma" tarzını araştırmakla, çözülmesi olanaksız güçlüklere de yol açmış oldu. Genelin özeli dikkate almadan bu tarzda değerlendirilmiş olması, tüm rasyonalizm tarihinde izlenen bir yol olmuştur. Bu değerlendirme tarzı sadece metafızik ve bilgi kuramında değil, hatta ahlâk alanında da ulaşılabilecek son sonuçlarına kadar götürülmüştür. Kant'ın ahlâkı, bu konudaki en çarpıcı örnektir. Onun kategorik imperatifi şöyle der: "Öyle davran ki, eyleminin dayandığı ölçüt (maxime) genel bir yasanın ilkesi olsun". Böylece de, insanın eylemde bulunduğu ve özel olarak kendisince bir seçime dayanarak karar verebileceği somut durum dışta bırakılmış olıır. Doğaldır ki, burada da genel özelden koparılmış değildir. Buna karşılık nominalist ve empiristler, sadece özel ve bireysel olanı tanımayı denerler. Onlar, "varolan herşey, ister doğal isterse tinsel olsun, tikel ve bireyseldir" derler. Onlar haklıdırlar, ama sadece başka şeylerle de bütünlenmesi gereken tikel bir doğruluğu dile getirirler. Oysa, "kendi özellik ve bireyselliğine rağmen, ayıu zamanda bir sınıf ya da grubun üyesi olmayan hiçbir şey yoktur". Aynı zamanda bir grup, ya da sınıfa ait veya onlarca düzenlenebilir olmayan hiçbir tâş, bitki, hayvan ve bunun gibi, hiçbir renk, ton, beğeni duygusu yoktur. Empirik açıdan bakıldığında, geneli anlamakta büyük güçlük vardır; bu yüzden genel ya yadsınır, ya da doğruca adlarla ilgili genel kavramlardan (llatııs vocis) sözedilir. Rasyonalist ve empirist tutumlar arasındaki bu yapma güçlükleri aşabilmek için, genel ve özelin çok yönlü bağımlılığı prensibi bu nedenle büyük önem taşımaktadır. Bu prensip, tüm alanlar için konumlandığından ve tüm alanlar için temel sayıldığından bizzat metafizikseldir. Öyle ki, bizzat mantığın kendisi de bu ilkeden bağımsız değildir. Daima olduğu gibi, mantıkta genel ilkelere bağlı çıkarımlarla dedüktif yoldan tikel ve özele ve indüktif yolla da tikel olandan genele ulaşmak söz konusudur. Evrenin yalıtma yoluyla atomsal teklerden ve süreçlerden oluştuğu bir kez kabul edildi mi, bu kabule dayanılarak genel geçer ilkelere nasıl ulaşılabileceğini görmek zordur. İndüksiyon sorunu çözülebilir bir sorun olmadığı gibi, bizzat dedüksiyon da kuşku götürür. Örneğin J.S. Mill, Aristoteles'in tasımcılığını bir kısır döngü olarak niteler. "Tüm insanlar ölümlüdür" önermesinden Sokrates'in de ölümlü olduğu çıkarıldığında, bu yanlış bir çıkarım olur; çünkü büyük öncülün kendisi indüktif yolla kazanılmıştır ve bu indüksiyonda Sokrates'in durumu içerilmemiştir. Ama Mill, burada genel ve özelin çok yönlü bağımlılığının geçerli olduğunu görememiştir. Sokrates sadece bir birey değildir, o aynı zamanda ölümlülük niteliğine sahip insan sınıfının bir üyesidir. Bu nedenle çıkarım kendi somut formu içinde şunu ifade etmektedir: "Tüm insanlar ölümlü ve Sokrates bir insan ise, Sokrates ölümlüdür". Doğaldır ki, mantık öylesine soyutlaşmıştır ki, matematikte olduğu gibi sembolik mantıkta da tikel ve bireysel olan tümüyle ortadan kalkmış gibi görünüyor. Ama bu sadece, genel ve özelin çok yönlü bağımlılığının çok. çeşitli formlara uyabileceği anlamına gelmektedir. Örneğin cebirde x, y ve z ile işlem yapılır ve bu işaretlerin gösterdiği her ilişki, somut objeleri, daha işlem öncesinde dışta bırakır. Ama bu, elde edilen sonuçların gerçeklik hakkında kullanılabilir olmadığı anlamına da gelmez. KENDİNE AİTLİK VE TEKRAR Ama, yukarıdaki tartışmalar soyut bir düzeyde kalmıyorlar mı? Onların varlıkla ilişkisi nedir? Metafizik, önünde sonunda bir evren bilgisi olmak istemez mi? Sorun da buradadır. Bizim evrenimiz, genel ve özelin karşıtlığının temel bir rol üstlendiği bir yapı tarzına sahiptir. Empiristler buna karşılık olarak, sadece özel olanın yaşanıp deneylendiğini savunabilirler; ama onlar, içinde sadece özelin olduğu bir evrenin ne bilinebilir ne de egemen olunabilir bir evren olacağını tümüyle unuturlar. Evren, her karesinde yeni bir şey, yeni renkler, yeni sesler, tonlar, yeni görünümlerin çok çeşitli tarzlarda görüntülendiği bir film olsaydı, ne sağın anlamlı bir sözcük, ne de bir kavram kurma olanağı olurdu. Oysa durum hiç de böyle değildir. Evrende tekrar etme ve yenilik vardır. Kuşkusuz bu her ikisi de çeşitli biçimlerde birbirlerine dikkat çekici bir şekilde bağlanırlar ve karışırlar. Yenilik taşımayan hiçbir tekrar yoktur. Örneğin bir meşe ağacında, bitkilerin bağlı olduğu temel bir yasa tekrarlanır, ama bu ağaç özel ve bir defalık bir oluşum olarak, içinde bulunduğu çevrenin raslantısal koşullarına uygun bir gelişme de gösterir. Sadece öğelerin ve süreçlerin kesin bağlılıkları tekrar ettiğinden, bir genel kavram kurma ("meşe") ve yasalar koyma (örneğin Kepler'in gezegenlerle ilgili yasası) olanaklı olmaktadır. Tekrarın vuku bulma tarzı, genel kavram ve yasalarla formüle edilebilir. Örneğin bu süreç, meşe sözkonusu olduğunda, birbirine geçmiş süreçlerin bir araya toplanmasıyla ortaya çıkan öylesine karmaşık bir oluşumdur ki, bu konuda yetkin yasalara ulaşmak hiç de kolay değildir. "Tekrar etme (benzer şekilde ya da aynen tekrar etme)" ve "kendine aitlik (yeni ya da özel olanın kendine aitliği)" arasındaki karşıtlık , "genel" ve "özel" arasındaki karşıtlıkla çok sıkı bir biçimde bağlantılıdır. Bu problemler, uzay ve zamanla ilgili bakış açılarında olduğu gibi, aynı problemin iki yüzü gibidirler; ama bunlar daha çok, bizim yorumlarımız içindeki ideal zaman-uzay sistemi içinde görülmelidirler. Başka bir deyişle, bizler, genel-özel ve tekrar-kendine aitlik boyutlan içine sokamadığımız sürece, deneyimlerimiz üzerine hiçbir anlamlı yoruma ulaşamayız. Bilen (özne) olarak bizler, aslında genele ve tekrar edebilene yöneliriz; özel ve yeni olanda kavranamayan ve irrasyonel olan bir şey kalır daima. Biz metafizikte, gerçekliğin temel özelliğini yakalamaya çalışırız. Kendimizin bulduğu farklılıkları, gerçeklikteki farklılıklar saymayı denemek, Parmenides'ten N. Hartmann'a kadar çok etkili olmuştur. Ama geneli Platoncuların yaptığı gibi varlık olarak kabul etmekle ne kazandık ki? Sözel varsayımlara dayalı ve bir dil eleştirisi önünde balon gibi sönüveren tezler üzerine sonuçsuz kalan, verimsiz ağız kavgalarından başka hiçbir şey. Biz artık kendi kategorilerimizin varlık kategorileri değil, tersine cum fundamento in re olarak yorum kategorileri olduklarını görmek ve kabul etmek zorundayız. Varlık kategorileri, metafizikçilerin savundukları gibi, ne algılanabilir türdendirler, ne de aklımızla, intellektüel bir görü ya da sezgisel bir anlayış yetisi ile bize açıktırlar. Onlar, gerçekten anlaşılmak isteniyorlarsa, algıya dayalı bir yorum içinde anlaşılamazlar. Onlar bizim doğa ve tarih içinde kazandığımız tüm deneyimlerin bir düzene sokulması için vazgeçilmez koşullardır. Metafizik, artık Aristoteles'ten beri arzu edilegelen şey, yani varolan olarak varlığın bilimi olamaz; o, varlığın anlamı hakkında bir bilme türü olmakla yetinmelidir; yani tüm özel bölümleriyle varlığın ifade ettiği anlam üzerine kapsayıcı bir yorum denemesi olmayı öğrenmelidir. Bu nedenle, kendine aitlik ve tekrar karşıtlığını varlığın tüm basamaklarında (sfer) izlemek önemli bir metafiziksel görevdir. Ben bu konuyu bir başka konumda araştırmıştım (Archiv für Philosophie, Januar, 1956). Burada sadece vardığım bazı sonuçlan derleyebileceğim. "Yaratma", "yaratıcı gelişim" ve "türlerin ortaya çıkışı" gibi deyimler çözümlenmeye başlandı mı, kendine aitlik ve tekrar olgusunu hemen karşımızda buluruz. Onlar birbirlerine bağlıdırlar ve ancak bir arada anlaşılabilirler. Tekrar edilebilirliğin olduğu yerde mutlaka bir kendine aitlik vardır ve ancak kendine ait olana geri gidilebilen yerde hakiki bir tekrar vardır. Kendine aitlik, bu nedenle zaman içinde belli bir başlangıç olmaktan farklı bir şeydir. Kendine aitlik (kendi olma), bir ögenin, bir işlevin, bir edimin, bir konumun, kısacası, daha önce orada olmayan bir şeyin yeni bir şey olarak görünüme ya da varoluşa çıkmasıdır. İşte bir kendine aitliği ya da kökeni-kendinde-olmayı bir başlangıçtan ayiraıı bu özelliktir. Başlangıçta kaos vardı. Ama kendine aitliğin, kökeni-kendinde-olmanın olduğu yerde bir kosmos vardır. Bu, her kendine aitlikte olduğu gibi, türlerin kökeninde yatan olağanüstülüktür. O, gerçekten de bir "sıçrama"dır. Orada birdenbire herşey şekillenir. Doğa ve tarih, derin bir görünüm içinde birarada bir birlik oluştururlar. Burada olduğu gibi orada da kendine aitlik, formların ilk kez ortaya çıkışı ve kuşkusuz öncelikle belirli bir alanın temel formlarının ortaya çıkışı vuku bulmuştur. Çünkü canlı doğanın gözlenemez çokluğu nasıl ki bu doğadaki şekillerin belirli temel formlara bağlı yapısal yasalara göre düzenlendiği söylenerek görülenebiliyorsa, tarihin kaosu da, şimdiki kuşağın yaşam biçimine egemen olan konum ve formlardan kalkılarak, yorum yoluyla bir kosmosa dönüşür. Kendine aitliğin formu gibi, tekrarın formu da alandan alana değişir. Onun ilksel formu, gerçeklikte sadece yaklaşık olarak ve parçalı biçimde bize özdeş görünen şeyin tekrarıdır ve onun en yüksek formu, Kierkegaard'ın "tanrı önünde tekrar kendi olma" dediği varoluşsal tekrardır: Tüm durumlarda tekrar, zamana bağlı bir yapısal sürecin özdeşliğine işaret eder: Anorganik alanda o, kendini akım, dalga ve yıldızların hareketi olarak gösterir. Dünya bir yılda güneş çevresinde kurala uygun bir. yol çizer. Bunun gibi o, güneşe göre aynı zaman ve yer konumuna sahiptir. Aynı zaman sürecinde kurala uygun bir tarzda çeşitli görünümleri aynı zamansal dilimler ve formlar içersinde tekrarlayan bu ritmik oluşum, organik alanda da, bitki ve hayvanların bu ritmik oluşumdan etkilenmeleriyle sürüp gider. Gündüz-gece ritmi, etkinlik- sükûnet ritmi, ışık-renk ritmi, tek hücreli organizmaların ritmik hareketleri, mevsimlerin ritmi, kış uykusu, kuşların mevsimlik göç uçuşları, baharda bitkilerin açması... Tüm bunlar, kalp atışlarının temel ritminde, ciğerlerin solunum ritminde ya da medüzlerin hareketlerinde tek tek gözlenebilir. Tekrar, insani alanda da temel bir role sahiptir. Bunu herkes kendi deneyimleriyle bilir. Bu yüzden Freud'un tekrarı psikoterapide bilinçli olarak neden kullandığı da anlaşılabilir. O, Charcot'nun "hipnozla anımsatma" yöntemi yerine "çözümlenebilir tutumları ve davranışları tekrarlatma" yöntemini koyar. Freud şöyle der: "Tekrar, doktor için unutulmuş geçmişin yeniden gün ışığına çıkarılması demek değildir; daha çok, aynı zamanda bugünün de gün ışığına çıkarılmasıdır'. Burada da tekrar ve kendine aitlik bağlamı kendini gerçeklemektedir. Psikosomatik tekrar, konumsal kaldığı ve organizmadan bu konuma bağlı durumunu düzenlediği sürece, yapıcı bir etkinliğe sahiptir. Ama bu tekrar pârçalı kaldığı ve bir nevroz zorlaması ile olduğu sürece kırıp dökücü ve dağıtıcıdır. Böylece, kendine aitlik ve tekrar, sadece gerçekliğe götüren kategoriler değil, aynı zamanda verimli araştırmalar için bir zemindir de. Bu konuda Hermann Weyl'in simetri üzerine yaptığı incelemelere değinmek yerinde olur (Princeton, 1952). Weyl, simetrinin dayandığı temel konumsal ilkeyi, matematik- sel bir bakış açısından kalkarak araştırmayı denemiştir. O, simetrinin anorganik, organik doğada ve sanatta ne gibi formlar içinde ortaya çıktığını bulmaya çalışmıştır. Buna güre, tüm simetri formlarının temelinde yatan ide, öğelerin şekillendirilmesi (configuration of elements), yani değişmezliktir. Öyle ki, simetri, aslında kendi başına yapıları olan şeylerin transformasyon yoluyla gruplaştırılmasıdır. Weyl, böylece bizler için yönlendirici olan bir bakış açısı sunmaktadır. Burada geliştirilen metafizik idesi için panperspektivizm denebilir. O, zorunlu olarak birbirlerini bütünleyen perspektitlerden söz etmektedir. Ama o, aynı zamanda perspektiflere bağlı dönüştürmelerde ortaya çıkan değişmezleri de bulmayı denemektedir. Öyle ki, bu değişmezler, aslında varlık olarak araştırılmak istenen şeyi betimlerler. Bizim vardığımız bu sonucu başka bir şekilde ifade etmek de olanaklıdır. Jaspers, varoluş aydınlatmasını, felsefenin temel görevi olarak gösterir. Ama bir varoluş aydınlatması bağlaşık bir 'varlık aydınlatması olmaksızın verimli olabilir mi? İnsan bir yalıtım içinde varolmaz, tersine o, evren bilmecesi üzerine kendine ait bir yanıt verebilir ve o varlığın kendiliğindenliğine ancak bu yolla açıktır. İnsanın metafizik: sel yanıtı varlık aydınlanması içinde oluşur ve bu da ancak, kendine özgü bir varlık olan insanın tüm varlıkla ilişkiye girmesi demektir. Günümüzde Felsefe Disiplinleri- Metafizik- Fritz Heineman- Türkçesi: Doğan Özlem -Ara Yayıncılık-1990
  2. "Kadın hakları" 60'lı yıllardan sonra sıkça duymaya başladığımız bir kavram olmaya başlamıştır. Bu kavramın içeriğinin doldurulmasında ise feminist hareket etkili olmuştur. Feminist hareket çerçevesinde kadın sorununu sadece kadın-erkek eşitsizliği açısından ele almak tek boyutlu bir çözümleme olacaktır. Zira kadın sorunu ekonomik, politik, ideolojik psikolojik yönlerin iç içe geçtiği karmaşık bir olgudur. Bu çalışmada feminist politikaların belirlenmesinde etkin olan düşünce akımları boyutundan kadın haklarının kültürel olarak geçirdiği süreç ortaya konulmaya çalışılacaktır. Feminizmi genel olarak kadın=erkek ayrımcılığına karşı çıkarak, cinsler arasında siyasal, ekonomik ve toplumsal eşitliği savunan görüş olarak tanımlamak mümkündür. Batıda Fransız devrimi ile birlikte kadınların seçme ve seçilme hakkı, mülkiyet hakkı kadın özgürlüğü kavramı çerçevesinde savunulmuştur. Çeşitli eylem ve reformlar sonucunda kadınlar açısından bazı haklar elde edilmiştir. Feministler bu hakları elde ettikten sonra özgürlüklerinin yalnız bu haklarla sınırlı olmadığını, asıl sorunun erkeğin kültürel egemenliği olduğunu savunarak mücadelelerine devam etmektedirler. Feminist hareket tarihsel açıdan I. Dünya Savaşı öncesi ve 1968 sonrasında.olmak üzere iki döneme ayrılmaktadır. Bu hareket ile bir çok kadın bir araya gelmiş "daha önemlisi kadın-erkek eşitsizliğine karşı bir şeyler yapılması gerektiğini, bu konuda ilgisiz birçok kadına fark ettirmişlerdir . Feminizm 1968 sonrasında daha geniş bir tabana yayılma eğilimi göstermiştir. Günümüzde feminizm bazı vurgu farklılıklarıyla değişik ülkelerdeki çeşitli kadın gruplarınca benimsenmektedir. Batıda kadın haklan teorik olarak çeşitli düşünce akımlarının etkisinde tartışılıp gelişirken, Türk toplumunda kadın hakları, sadece kültürel nedenlerle değil, Tanzimat'tan günümüze kadar ülkenin kalkınması açısından ekonomik bir temele de dayanarak, kadına işletmenin kâr maksimasyonu açısından hesaba katılması gereken bir araç; toplumbilimsel deyişle cinsiyet rolünün gereklerine uygun olarak hesaba alınan birimler olarak bakılması ile gündeme gelmiştir. Temelde ataerkil toplumsal düzenini eleştiren feminist görüşü bir bütün olarak çözümlemeye imkân tanıyan bir teoriyi geliştirilemediğinden, feminist düşünürler, liberalizm, marksizm, psikanaliz, varoluşçuluk, radikalizm gibi düşünce akımlarının etkisinde kalarak oluşturdukları teoriler ile kadın haklarına alternatif çözüm arayışlarını sürdürmektedir. Bu feminist teoriler, kadınların ataerkil toplumsal düzen yapısı içinde değersizleştirildiklerini varsaymakta ve bunun nedenini sorgulamaktadır.
  3. Omega 3 ve Omega 6nın İdeal Dengesiyle Gelen Sağlık · Düzenli kan dolaşımına yardımcı olur. Kanın akışkanlığına yardımcı olan Omega 3 ve kanın pıhtılaşmasını sağlayan Omega 6nın 1/5-10 oranındaki dengeli alımı ideal kan dolaşımına katkıda bulunurken vücudun tüm fonksiyonlarını başarıyla gerçekleştirmesine zemin hazırlar. Bu dengede, damar kaslarının elastikiyetini fazlalaştırarak kanın rahat akmasını sağlar, oksijenin kan akışı içerisinde transferinin yapılmasına yardımcı olur. · Kalp hastalıkları riskinin azaltılmasına yardımcı olur. Kalp ve damar hastalıkları Batı toplumlarında önde gelen ölüm nedenidir ve istatistiklere göre gelişmiş ülkelerdeki tüm ani ölümlerin en az %50sinden sorumludur. Kalp ve damar hastalıklarına neden olan sekiz ana faktör vardır. Bunlar sigara ve alkol kullanımı, yüksek tansiyon, kandaki şeker miktarı, stres, aşırı kilo, soyaçekim, düzenli egzersizin ihmal edilmesi ve kolesterol seviyesidir. Bu faktörlerin bazıları kontrol edilebilir, bazıları edilemez. Kolesterol de kontrol edilebilir faktörlerden biridir. Omega 3 ve Omega 6 dengeli beslenme, kolesterolü kontrol altında tutmanın yoludur. Omega 3 ve Omega 6 yağlarının ideal dengede alımı kandaki kolesterol seviyesini düşürerek kalp sağlığını korur, kalp ve damar hastalıkları riskini azaltır. Sağladığı düzenli kan dolaşımı sayesinde kanda pıhtı oluşma ya da damarlarda kalp krizine yol açabilecek herhangi bir tıkanma riskini azaltır. Bu dengede yüksek kan basıncını, düzensiz ve aritmik kalp atışlarını önlemeye yardımcı olur. · Hücre gelişimine katkıda bulunur. Omega 3 ve Omega 6nın ideal dengede alımı hücre zarının akışkanlığını sağlayan önemli etkenlerden biridir. Hücre zarında tepkilerin alımı ve transferinde etkin rol oynar. Elzem yağlar etkisini hücrelerin etkinliğini arttırarak gösterir. Bu da vücudun her santimetrekaresinde daha fazla sağlık anlamına gelir. Retina güçlenir ve gözler daha iyi görür, kalp daha iyi çalışır, cilt sağlıklı ve pürüzsüz bir görünüm kazanır, vücut enfeksiyonlara karşı daha dirençli olur. · Enfeksiyonlara karşı güçlü bir savunma sisteminin kurulmasını sağlar. Omega 3 ve Omega 6 yağlarının ideal dengesi vücudun savunma sistemini güçlendirerek hastalıklarla daha kolay başa çıkmamızı sağlar. Avustralya Sydneyde Institute of Respiratory Medicine tarafından yapılan bir araştırmada inceleme altına alınan 468 çocuğun arasında, astım hastalığına karşı Omega dengeli beslenenlerin dengeli beslenmeyanlere oranla çok daha dayanıklı oldukları görülmüştür. Bugüne kadar yapılan pek çok araştırmada enfeksiyondan kaynaklanan birçok hastalığın tedavi sürecinde Omega yağlarının ideal dengesiyle beslenen hastalarda hastalık seyrinin çok daha iyi olduğu ve iyileşmenin hızla gerçekleştiği saptanmıştır. · Gebelik döneminde ve sonrasında bebeklerin beyin ve sinir sisteminin gelişimine yardımcı olur. Gebelik öncesinde ve sonrasında annenin sağlıklı beslenmesi bebeğin gelişimi ve sağlığı açısından son derece önemlidir. The Expert Committe of the United Nations and World Health Organizations joint Food and Agriculture Organization tarafından yapılan açıklamaya göre Omega 3 ve Omega 6 dengesiyle beslenen annelerin bebeklerinde beyin, sinir sistemi ve görme yeteneklerinin gelişiminin bu dengeyle beslenmeyen annelerin bebeklerine oranla daha iyi olduğu kanıtlanmıştır. Omega yağları, doğum öncesinde kan yoluyla doğumdan sonra da anne sütüyle beynin ve retinanın gelişiminde kullanılmak üzere bebeğe aktarılır. Embriyonun beynin gelişimi ve beyin zarının yapılanması gebeliğin ilk birkaç haftası içinde gerçekleşir. Bu dönemde bebeğin büyümesi için harcanan enerjinin %70lik gibi çok önemli bir kısmı sadece beyin gelişimi için harcanır. Bu oran doğumdan sonra %60a düşer. Beynin %60ı yağdan oluşur. Ve beyin gelişmek için Omega 6 ailesinden arachidonic acid (AA), Omega 3 ailesinden ise Docosahexaenoic Acid (DHA)e ihtiyaç duyar. Annenin besininde bulunan %0.5 oranındaki DHA bile fetusun merkez sinir sisteminin normal gelişimini sağlar. Araştırmalar gebelik başından itibaren elzem yağ asitleri açısından yetersiz beslenmenin fetusun beyin gelişimini olumsuz yönde etkilediğini göstermiştir. · Mutlu ve zinde hissetmeye yardımcı olur. Pek çok araştırma Omega 3 ve Omega 6nın dengeli alımı ile kandaki serotoninin bir göstergesi olan CSF 5-HIAA düzeyi arasında bir bağlantı olduğunu gösteriyor. Bilindiği gibi serotonin mutluluk duygusu üzerinde etkili olan bir madde. Omega dengeli bir beslenme serotonini arttırarak psikoloji üzerinde olumlu etki yaratıyor. Beyin hücrelerinin fonksiyonlarını yerine getirme başarısı hücre zarının akışkanlığıyla ilgilidir. Omega yağlarının ideal dengede tüketimi tüm hücrelerde olduğu gibi beyin hücre zarının da akışkanlığını arttırır. Hücre zarının akışkanlığını yitirmesi beynin pek çok fonksiyonunun yanı sıra davranışlarının ve psikolojinin olumsuz yönde etkilenmesine neden olur. Omega 3 ve Omega 6 yağlarının ideal dengesi başta stres olmak üzere depresyon, öğrenim bozukluğu ve dikkat eksikliğinin görüldüğü ADD (Attention Deficit Disorder), şizofreni, kronik yorgunluk sendromu da dahil olmak üzere birçok psikolojik rahatsızlığa olumlu etki eder. Elzem yağlar son derece zengin enerji kaynağıdır. Karbonhidratlardan ve proteinlerden daha fazla enerji sağlar. Vücudun ihtiyaç duyduğu enerji karşılanmadığı zaman zayıflık, enerji eksikliği, yorgunluk ve hastalıklar başgösterir. Stresi ve yorgunluğu yenmek ve yaşam enerjisiyle dolmak için vücudun iyi yağlara, yani Omega yağlarına ihtiyacı vardır. · Kan şekeri seviyesinin kontrol altında tutulmasını sağlar. Son yıllarda yapılan bazı araştırmalar Omega 3 ve Omega 6 dengeli beslenmenin kan şekeri seviyesini kontrol altında tutmak amacıyla yapılan geleneksel düşük yağ rejimleri kadar başarılı olduğunu göstermiştir. · Kadınların adet ve menopoz döneminde yaşadıkları sorunların en aza indirilmesine yardımcı olur. Omega 3 ve Omega 6 yağları hormon düzenleyici etkileriyle adet döneminde yaşanan ruhsal gerginlik, aşırı duygusallık, sancı, hassasiyet gibi sorunların giderilmesine katkıda bulunuyor. Omega 3, adet öncesi sendromlar üzerinde etkili. Omega yağlarının ideal dengesi ayrıca 45 ile 55 yaşları arasında başlayan ve kadınları 6 ile 13 yıl arası etkileyen menopoz dönemi sorunlarının da azaltılmasına yardımcı oluyor. · Çok sayıda kadını orta yaş sonrası etkileyen kemik erimesi hastalığının tedavisine de katkıları vardır. Kemiklerin zayıflamasına, çabuk kırılmasına ve duruş bozukluklarına neden olan ve kalsiyum eksikliğinden meydana gelen kemik erimesi hastalığının tedavisinde de Omega 3 ve Omega 6 yağlarının olumlu etkileri bulunuyor. Omega 3 ve Omega 6 kalsiyumun vücutta absorbe edilmesini sağlayarak kemik şekillenmesi, yapılanması ve gelişmesi konusunda önemli rol oynuyor. · Sağlıklı ve pürüzsüz bir cilt ile canlı ve parlak saçlar Omega 3 ve Omega 6 dengesinin gözle görülebilir sonuçlarıdır. Sağlıklı ve güzel bir cilt için ne yenildiği ne sürüldüğünden daha büyük önem taşır. Yenilen besinler cilt açısından sürülen kremlerden ya da losyonlardan çok daha etkilidir. Cilt hücrelerinin vitaminlere ve minerallere ihtiyacı vardır. Yağlar da önemlidir, ancak doğru yağların tüketilmesi gerekir. Omega 3 ve Omega 6 dengeli beslenme cilt hücrelerini güçlü ve nemli tutar. Elzem yağlar cilt hücrelerini saran zarı güçlendirir. Cildin daha genç görünmesini sağlar, kırışıklıkları önler. Cilt üzerindeki yaraların enfeksiyon kapmasını engeller, çabuk iyileşmesine yardımcı olur. Elzem yağların eksikliği cildin kurumasına ve çabuk yaşlanmasına neden olur. Ayrıca Omega yağlarının ideal dengesiyle gelen düzenli kan dolaşımı sayesinde cilde daha fazla oksijen taşınır ve cilt beslenir. Omega 3 ve Omega 6 yağlarının ideal dengesi akne, siyah noktalar gibi cilt sorunlarının giderilmesinde de etkilidir. Bu gibi cilt problemleri A, D ve E vitaminleri eksikliğinin yanı sıra Omega elzem yağlarının eksikliğinden de kaynaklanır.
  4. 1. Daha uzun süre çiğneyin: Yiyecekleri uzun süre çiğnedikten sonra yutmak, beyinin vücuda giren besinleri kaydetmesine zaman tanımak anlamına gelir. Üstelik tat alma duyusu da daha fazla tatmin edilir. Böylece doyduğunuzu anlamızla yemeye son vermeniz arasındaki zaman kısalıyor. Fazla yemekten kaynaklanan sindirim sorunlarından kurtulmanız da cabası... 2. Güç harcayarak egzersiz: Egzersizleriniz zorlaştıkça vücut ısınız artıyor ve daha fazla kalori yakmaya başlıyorsunuz. Bu durumda egzersizi takip eden bir kaç saat boyunca iştahınızın bastırılmasına neden oluyor. Böyle bir durumda, normal öğün saatinden bir kaç saat önce egzersiz yapmak başlamak en mantıklısı. Çünkü öğün saati geldiğinde spor yapmanın verdiği etkiyle iştahınız biraz daha kapalı olacaktır. Ama asla öğün atlama hatasına düşmeyin. Hem vücudunuz güçsüz düşer, hem de bir süre sonra aşırı yeme isteği duyarsınız. 3. Tat alma duyunuzu tatmin edin: Yapılan araştırmalara göre değişik tatlarla bu duyuyu tatmin etmek, daha az miktarla yetinebilmemizi sağlıyor. Sürekli aynı yemeği yemek ise, özellikle de tadı hoşunuza gitmiyorsa, bir süre sonra tat alma mekanizmanızın kendini iptal etmesine neden oluyor. Bu yüzden de kendinizi sanki hiç yemek yememiş gibi hissedebiliyorsunuz. Bu durumu engellemek için öğünlerinizi taze otlarla ve baharatlarla tatlandırabilirsiniz. 4. Atıştırma krizlerini engelleyin: Gün içinde sık ve az öğünler yemek, iştahınızın kontrolden çıkmasını önlemenin en kolay yolu. Belki yine arada birşeyler atıştırmak isteyebilirsiniz ama sizi doyuracak miktarla çok az olacaktır. Böyle bir durumda atıştırmak için sağlıklı karbonhidratlara yönelin. Çünkü bu besin türü sindirim sisteminde daha uzun süre kalıyor ve şeker seviyenizi yavaşça yükselterek daha uzun süreli bir tokluk hissi sağlıyor. 5. Daha fazla su için: Su içmek kendinizi tok hissetmenize yardımcı olduğu için önemli Ayrıca vücudunuz susuz kaldığında çoğu zaman açlık hissine benzeyen sinyaller gönderiyor. Bol su içmek bedeninizin su istediği zamanlarda yemeğe yönelmenizi de önler.
  5. Şişmanlık; vücut ağırlığının istenilenden fazla olmasıdır.Vücut ağırlığını, gıdalarla alınan enerji ile harcanan enerjinin birbirine eşit olmasıyla dengede tutabiliriz. Eğer alınan enerji harcanan enerjiden fazla ise vücutta fazla miktarda yağ depolanır ve bu da şişmanlığa neden olur. Şişmanlığa; çok yemek yeme, fiziksel aktivitenin az olması, psikolojik bozukluklar, metabolik ve hormonel bozukluklar sebep olabilir. Bunlar arasındaki en büyük etmen de çok fazla yemek yemektir. Zayıflamak için kişinin harcadığı enerjinin, aldığı enerjiden daha çok olmasına dikkat etmeli ve fiziksel aktivitesini artırmalıdır. Bireyin zayıflamaya karar verdikten sonra bazı kurallara dikkat etmesi gerekmektedir; · İlk etapta birey, diyette başarılı olmak istiyorsa beyin olarak diyete hazır olup olmadığını düşünmesi gerekir. Eğer kişi buna hazır değilse diyeti tam olarak uygulayamayacak, kaçamaklar yapacak ve başarısızlığa uğrayacaktır. Başarısız oldukça da umutsuzluğa düşecektir. · Bireyin hedeflerini, yani kaç kilo vereceğini ve bu kiloyu ne kadar sürede verebileceğinin belirlenmesi gerekir. Kişi hiçbir zaman kısa sürede kilo kaybetmeyi planlamamalı, bu şekilde uygulanan diyetlerle belki hedeflere ulaşabilir. Fakat daha sonra koruma safhasına geçildiğinde başarılı olunamaz. Hatta birey diyet yapmaya başladığı kilonun da üzerine çıkabilir. · Standart diyet yoktur, her diyet kişiye özel olmalıdır. Bir diyet uzmanı tarafından, o kişinin beslenme alışkanlıklarına, yaşına,cinsiyetine, iş koşullarına, bazal metabolizma hızına ve sağlık problemlerine (yüksek kolesterol, tansiyon, diyabet ) uygun diyet programı belirlenmelidir. Herkesin aynı diyeti yapması söz konusu olamaz. Her bireyin kişisel özellikleri farklı olacağından diyete vereceği cevap da farklı olacaktır. Kimi sağlıklı bir şekilde kilo verirken diğer bir kişi hiç kilo veremediği gibi metabolizmasına uygun olmadığı için birçok, geri dönüşü zor sağlık problemleri ile karşılaşabilir. · Diyette öğünler, azar azar ve sık tüketilecek şekilde düzenlenmeli, öğün atlanılmamalıdır. Genelde diyet yapan bireyler tüm gün boyunca aç kalıp, metabolizmalarını zayıflatırlar ve metabolizmanın en zor çalıştığı akşam saatlerinde çok daha fazla yemek tüketirler, buna paralel olarak hızlı bir şekilde kilo alırlar. Akşam yemekleri en geç 19.00-19.30 saatleri arasında yenilmelidir. · Diyetler genelde 3 ana ve 3 ara öğün olacak şekilde düzenlenir. Fakat ana öğünler kadar önemli olan ara öğünler her zaman ihmal edilir ve atlanılır. Kan şekeri, kişi öğününü tükettikten 2-2,5 saat sonra yavaş yavaş düşmeye başlar ve böylece açlık hissi doğar. Buradaki ara öğünlerin amacı da kan şekerinin düşmesini ve açlık duyulmasını engellemektir. Bu nedenle de ara öğünlere gereken önem verilmeli. · Diyet içersinde, her besin grubunda bulunan besinler dengeli bir şekilde dağıtılmak koşulu ile bulunmalıdır. Tek tip besinlerle yapılan diyetlerin çoğu en başta kilo kaybetmeyi sağlamakta fakat başlangıçtaki hızlı kilo kaybından sonra eskisinden daha çok kilo alınmasına neden olmaktadır. · Diyet sırasında en az 2 2,5 litre su içilmelidir. Herhangi bir sağlık problemi yok ise, bu miktarın üzerinde içilen su böbrekleri gereksiz yere çalıştıracaktır. Sular yemeklerden önce içilmeli yemek arası veya yemekten hemen sonra içilmemelidir. · Diyet sırasında koşullar el verdiği sürece spor yapmalıyız. Ne yazık ki günümüz şartlarında spora pek vaktimiz kalmıyor. Bu nedenle günlük hayatta mümkün olduğunca hareketli olalım. Mesela yürüyen merdivenler ve asansörler yerine merdivenleri, çok yakın mesafelerde yürümeyi tercih edelim. Genelde beyaz ekmek tüketenler diyet sırasında kalorisi azalacağı düşüncesi ile ekmeği kızartırlar. Fakat bu şekilde sadece ekmekte su kaybı olurken, kalorisinde hiç bir değişiklik olmamaktadır. Aynı zamanda bu uygulamayla protein kaybı da söz konusudur. · Yine aynı şekilde sabahları aç karnına içilen sıcak su veya limonlu su gibi içeceklerinde vücuttaki yağları erittiği düşülür. Bunların vücuttaki yağları eritmek gibi fonksiyonları yoktur ama aç karnına içilen bu içecekler bağırsakları harekete geçirir ve kabızlığı ortadan kaldırır. · Meyve ve sebzelere diyette çok daha fazla önem verilmelidir. Bu besinler vitamin ve mineral açısından oldukça zenginlerdir. Aynı zamanda posa içeriği yüksektir. Posa içeriğinin yüksek oluşu kişide kabızlık problemi varsa onun tedavisine yardımcı olurken bir çok sağlık probleminin de tedavisine yardımcı olacaktır. · Kepekli ekmek, meyve ve sebzeler gibi posa oranı yüksek bir besindir. Beyaz ekmek yerine tercih edilmesi birçok avantaj doğurur. Bağırsak hareketlerinin düzenlenmesinde, kan şekerinin ve kan yağlarının dengelenmesinde, midede şişerek tokluk hissinin artmasında etkilidir. Aynı zamanda kalori değeri daha düşüktür. · Kalorisi düşük olduğu için içeriğinde tatlandırıcı bulunan ürünler diyet süresince fazlasıyla tercih edilir. Fakat bunlar zayıflama diyetlerine yönelik ürünler değillerdir. Bu ürünler (reçeller, çikolatalar, baklavalar... vb. ) diyabet (şeker) hastalığı olan insanlara yönelik geliştirilmiş ürünlerdir. · Yapılan en büyük hatalardan biri de zayıflama dönemi bittikten sonraki dönemdir. Genelde kilonun korunması gereken bu dönemde, diyete başlamadan önceki, şişmanlamaya neden olan kötü beslenme alışkanlıklarına geri dönüş yapılır. Burada yapılması gereken, sağlıklı beslenme alışkanlığının bir yaşam tarzı haline getirilmesi ve diyet süresince belirlenen ilkelerin bu dönemde de benimsenmesidir. Bu beslenme alışkanlıklarını benimsenmesinin yanında bazı davranış değişiklikleri de yapmak gerekir. Örneğin; · Alışverişe giderken liste yapıp onun dışına çıkmamak, her zaman tok karnına alış veriş yapmak, · Tabağı çok doldurmamak, · Yemek yerken yiyecekleri çok çiğnemek ve gereksiz yere masa başında vakit geçirmemek, · Fast-food türü besinlere, hamur işlerine ve tatlılara ağırlık verilmemek, gibi örnekleri geniş tutmak mümkündür.
  6. Bir kez forma girmeyi aklına koyanlar için kolaylık sağlayacak bir yol yiyecek ve egzersizin günlüğünü tutmaktır. Kendinize şöyle güzel ve canınızın yazmak isteyeceği bir defter alırsanız, bu işi zevkle yapabilirsiniz. Defterinizi aldıktan sonra ilk önce bütün vücut ölçülerinizi yazın. Karşısına da ulaşmak istediğiniz ölçüleri not edin. Sonra sabah kalktığınız andan yatana kadar bütün yediklerinizi, ölçüleriyle birlikte bu deftere yazın. Bunu bir tür kontrol mekanizması olarak düşünebilirsiniz. Ayrıca yemek yerken moralinizin nasıl olduğunu da not etmenizde yarar var. Gerçekten aç olduğunuz için mi, stresli olduğunuz için mi yoksa mutlu olduğunuz için mi yediniz? Yaptığınız egzersizleri ve ne kadar süreyle yaptığınızı da not alabilirsiniz. Bir saat mi, yarım saat mi yoksa 20 dakika mı egzersiz yaptınız ve gün içindeki genel moral durumunuz nasıldı? Böylece tuttuğunuz günlük sayesinde her gün formunuzu korumak için ne yaptığınızı görebilir ve hedeflediğiniz ölçülere sistemli bir şekilde ulaşabilirsiniz. Enerjinizi Doğru Kullanın Kendiniz zorlamadan da kalorilerinizden kurtulabilirsiniz. Bunu için bazı küçük ipuçlarını öğrenmeniz yeterli. Ağırlık çalışın: Kaslar, metabolik olarak yağlardan daha aktiftir. Yarım kilo kas kütlesi günde 30-50 kaloriye ihtiyaç duyarken yarım kilo yağ kütlesi sadece iki kalori yakar. Bu yüzden kaslarınızı çalıştırmalısınız. Egzersiz sürenizi iyi ayarlayın: Yapılan son araştırmalarda haftada üç kere 40 dakikalık egzersiz yapan bir grubun, hafta da iki kez daha fazla yağ yaktığı ortaya çıkarılmış. Kahvaltı şart: Kahvaltıyı atladığınız zaman vücudunuz yarı- ölü derecesinde açlık durumuna geçer.uyandıktan sonra bir-iki saat içerisinde karbonhidrat, meyve ve protein içeren 200-300 kalorilik bir kahvaltı yapmak en iyisidir. Sigarayı Bıraktığım Zaman Kilo Alır mıyım? Yapılan çalışmalar sonucu, sigarayı bırakan kadınların %70nin yaklaşık beş kilo kadar aldıkları ortaya çıkmış. Bunu sebebiyse, günde bir paket sigara içenlerin metabolizmalarının yavaşlaması ve 200 kalori daha az yakmalarıdır. Sigarayı bıraktıktan sonra diyet yapmaya çalıştığınız zaman stresiniz daha da artabilir. Onun yerine fiziksel aktivitelerinizi arttırmanızı öneriyoruz. 200 kalori veya daha fazlasını yakmanızı sağlayacak bazı sporları yapabilirsiniz; yarım saat aerobik, yirmi dakika yüzme ya da kırkbeş dakika yürüme gibi. Beslenin Genel Sağlık Bülteninde yer alan bir habere göre, çok öğüne bölünmüş beslenme alışkanlığı, kandaki kolesterol seviyesini düşürerek, kalp sağlığını olumlu yönde etkiliyor. Yeni Zelandada dokuzu erkek, onu kadın olmak üzere toplam ondokuz kişi üzerinde bir araştırma gerçekleştirilmiş. Araştırmaya katılan denekler, aynı miktar enerji içeren bir diyeti günde üç ya da dokuz öğün şeklinde uygulamak üzere rastgele gruplandırılmış ve her iki grupta yer alan kişilerin kolesterol düzeylerinde değişiklikler olduğu gözlenmiş. Sonuçta dokuz öğüne bölünmüş bir diyet uygulanan gruptaki kişilerin kan kolesterol seviyelerinde belirgin bir düşüş görülmüş. Ağrıyan Kaslara Hızlı Çözümler Isınma: Egzersiz yapmak kasların kısalmasına neden olur.egzersizden önce ve sonra yaptığınız ısınma hareketleri ise, esnekliği arttırır ve gerginliğinizi ortadan kaldırır. Buz gibi su: Sıcacık bir banyo yapmayı aklınızdan çıkarmalısınız. Soğuk su kan damarlarının büzüşmesini sağlar ve dolaşımı düzene sokar. Masaj: Yaptığınız çalışma zorlaştıkça daha sık masaj yapmalısınız. Çünkü masaj, stres ve gerilimi azaltmanın en iyi yollarından biridir ve egzersizle birlikte vücudun şekillenmesine yardımcı olur. Spor Yapmak için En İyi Zaman Uzmanlar spor yapmak için en uygun zamanın öğleden sonra veya akşamları olduğunu söylüyorlar. Çünkü bu zamanlarda kuvvet ve esneklik dorukta oluyor. Ama eğer yarış gibi bir aktiviteye katılacaksanız, vücudunuzun alışık olduğu ve performansının en yüksek olduğu zamanı değerlendirebilirsiniz. Göz Egzersizi Vücudunuzun diğer bütün bölgelerini çalıştırmak için spor yapabilirsiniz ama hiç göz egzersizi yapmayı denediniz mi? Göz egzersizi, göz küresinde ki ve göz çevresindeki kasların gerginliğini azaltan bir egzersizdir. Bunların ilki şöyle: Rahatlama tekniği için gözlerinizi ellerinizle kapatın. Her gün 20 dakika boyunca avuç içlerinizi bombeli şekilde gözlerinizin üzerine kapatın. Bir diğer egzersiz de şöyle: odanın ortasında gözleriniz açık bir şekilde durun. Vücudunuzun üst tarafını öne, arkaya, sağa ve sola olmak üzere 90 derecelik açı yapacak şekilde bükün. Zayıflama Fiziksel görünüm her çağda ve her yaşta önemini korumuş. Tıp literatüründe bir hastalık olan şişmanlık psikolojik, sosyal, kalıtsal ve beslenme şekliyle geleneksel çok boyutlu bir sorun. Aslında şişmanlık, beslenme alışkanlığındaki bir tür bozukluk olarak yorumlanmalı. Tedavisi ve önlenmesi pekala mümkün. Öncelikle siz kilolarınızın neden kaynaklandığını, hangi düşmanla savaşacağınızı bilmelisiniz. Sorunu ancak bu şekilde çözüp savaştan galip çıkabilirsiniz. Neden çok yiyorsunuz? Düşündüğünüzde açlık dışında da sebepler bulacaksınız. Yorgunluk, sıkıntı, moral bozukluğu, depresyon, stres, yanlış beslenme, geçirdiğiniz ameliyat ve doğumlar, hormonal ve genetik sorunlardan kaynaklandığı için olabilir mi? Zayıflamanın bir diğer tanımının, gerektiği gibi dengeli beslenme olduğunu unutmamalısınız ve bunu yaşamınız boyunca alışkanlık haline getirmelisiniz. Fazla kilolar cilt altı yağ dokusunda ki yağ hücrelerinin hem hacim hem de sayı olarak artmasıyla ortaya çıkıyor. Bir kişiye şişman diyebilmek için, normal kilosunun yüzde onbeşi kadar daha kilolu olması gerekiyor. Normal kilonun yüzde 20 fazlası ise aşırı şişmanı gösteriyor. Çeşitli yöntemlerle fazla kilolarınızdan kurtulabilirsiniz. Uygulayacağınız farklı diyetlere göre yapmanız gerekenler de değişiyor; bir diyet sistemine göre kalori hesabı yaparak boğazınıza hakim olmak zorundasınız, bir diğerine göre, gönlünüzce yiyerek kilo verebilirsiniz. Ama gerçek olan şu ki; diyet beyinde başlıyor. Buna karar verecek olan kesinlikle sizsiniz, etrafınız değil. Zayıflamaya karar verdikten sonra bunu ne için yaptığınız önemli. Sağlığınız için mi? Estetik için mi? Kararınızı verdikten sonra mutlaka ama mutlaka bir doktor ve diyetisyene başvurmalısınız. Çünkü, her beden tipi özel. Bu yüzden herkesin farklı türde bir diyet yapması gerekiyor. Kilo alma nedenleri: Lezzet ağırlıklı beslenmenin ön plana çıkması; kırmızı et ve şarküteri alkol, fazla yağlı, rafine gıdaların tüketilmesi; zaman darlığından dolayı pratik gıdalara yönelinmesi, teknolojik gelişmeler, bedensel hareketlerin oldukça azalması, metabolizmada gereksiz zorlamalar oluşturan vitamin ve doping kullanılması, sinir sisteminin, kendini ağız yoluyla tatmini arzulaması, stres, stres sonucu düşen kan şekerini artırmak için şekerli gıdalara yönelinmesi, düzensiz beslenme, iyi çiğnememe, acele ve ayakta yemek yemek, Fazla Kilolarla Gelen Hastalıklar Şişmanlık, özellikle ileri yaşlarda pek çok hastalığın temelini oluşturduğu gibi çok ciddi bir dengesizlik yaratır vücutta.Yüksek tansiyon, şeker, kalp, dolaşım bozuklukları, nefes darlığı, eklem ve kas rahatsızlıklarıyla sosyal ve psikolojik sorunlar hep fazla kiloyla bağlantılıdır. Vücut sisteminin tüm hücrelere kan pompalaması, gıda, oksijen göndermesi ve temizlemesi gerekir. Oysa her fazla kilo bedene ekstra yük getirir ve gittikçe bir yetersizlik başlar. Bu yüzden bir çok doktor şişmanlığın temel bir rahatsızlık olduğunu düşünür. Ilık Su İçin Kokusuz, renksiz ve kendine has tadıyla su, milyonlardır hayatımızda ki önemini koruyor. su gibi aziz olun dedirtecek kadar baş tacı edilen bu sihirli sıvı vücudumuz için vazgeçilmezlerin başında geliyor. Organizmanın yüzde 60ını su oluşturuyor.Bunun 2,5 litresi her gün idrar, ter ve solunum yollarıyla tükeniyor. Dolayısıyla vücudun ihtiyacı olan su miktarının 1/3ünü besinlerden, geri kalanını ise sıvı içeceklerden karşılamalıyız. Bunun da başında su geliyor. Bir günde ortalama 1,5 2 litre su içilmeli. Suyun zayıflatıcı özelliğini ise unutmamalı. Ancak ılık veya sıcak içildiği sürece. Çünkü su soğudukça hücre içine girme özelliği azalır ve metabolizmayı hızlandırma özelliği düşer. Sıcak su ise hem hücre zarından içeri rahatlıkla girer hem de yağları eritir. Suyun ısısı arttıkça sahip olduğu kinetik enerji artar ve bu da metabolizmayı hızlandırır. Bitkisel Çaylar Organizmayı temizlemek, dolaşımı hızlandırmak, yağları eritmek ve enzimleri harekete geçirmek için bitkilere de ihtiyacımız var. Doğrusunu seçmek ve kullanmayı öğrenmek şartıyla. Bitkiler, zayıflama diyetlerinin destekleyicisidirler. Bitki örtüsü açısından zengin bir ülkede yaşadığımızı unutmayın. Aktarlardan veya herbalistlerden dilediğiniz bitkileri bulabilirsiniz. Yaşamınızı bitkisel çaylarla renklendirerek sağlıklı ve zayıf kalabilirsiniz. En ideali rezene ve adaçayıdır. Mutlaka Yürüyün Yapacağınız diyeti herhangi bir egzersizle de destekleyebilirsiniz. Ama ideali en ideali yürüyüş yapma. Üstelik en kolay egzersizde yürüyüş. İstediğiniz her yerde, her zaman yürüyebilirsiniz... Yürümek, duraklamadan, aynı tempoda, aynı adımlarla ilerlemek demek. Yürüyüşten en üst düzeyde yararlanabilmek için bir program dahilinde uygulamalısınız. Saptayacağınız günlerde, aynı saatte yürümeye gayret edin. Vücut biyoritiminizin yüksek olduğu, yani sizin için en uygun ve en enerjik olduğu zamanı seçmelisiniz. Yürüyüş, her şeyden önce kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlar. Bu yeni alışkanlığınızdan ilk kazançlı çıkacak olan kalp ve damar sisteminiz olur. Beyin dokularınız daha çok oksijene kavuşur ve daha sağlıklı düşünürsünüz. Vücudunuzdaki kaslar çalışır, kan dolaşımı harekete geçer, böylece vücudunuzdaki yağlar kasa dönüşmeye başlar. Yağlar kasa dönüşmeye başlayarak forma girersiniz. Fazla kilolardan da yavaş yavaş kurtulursunuz. Düzenli yürüyüş sonunda vücudunuz dayanıklılık kazanır. Yürüyüşün daha pek çok yararları var:menopoza bağlı olarak kırılganlaşan kemiklerin yoğunluğunu korur, tansiyonu düşürür, yorgunluğa karşı direncinizi artırır, stresi ortadan kaldırarak gerilimi giderir, rahat uyumanıza yardımcı olur, vücut kaslarını dinlendirip gevşetmesinin yanı sıra kuvvetlendirerek, enerjik olmanızı sağlar. Yürüyüş yaparken en ideali spor bir ayakkabı giymeniz; ayağınızın tabanını destekleyen adımların vücudunuzda oluşturacağı darbeleri azaltan ve esnek tabanlı bir ayakkabı seçmelisiniz. Yürüyüş sırasında göğüsleriniz ve omuzlarınız ileride, karın içeride ve dik olmalısınız. Gereğinden fazla ileri hamle yaparak yürümeyin. Adım aralıklarınızın eşit olmasına dikkat edin. Dirseklerinizi çok fazla geniş bir açıyla tutmayın, birbirine yakın olmasına dikkat edin. Yürüyüşe yavaş yavaş başladıktan sonra hızınızı artırın ama bunu asla abartmayın. Vücudunuzun sesini dinleyin; eğer çok yorulduysanız biraz yavaşlayın. Hızlı nefes alıp verdiğiniz halde bu sizi rahatsız etmiyorsa, hızınızı kesmeye gerek yok demektir. Unutmayın, daha uzun yürümek için koşarcasına hızlanmasına gerek yok; on dakikalık tempolu bir yürüyüş beş dakikalık çok hızlı bir yürüyüşten daha yararlıdır.
  7. Sağlık Bakanlığı, zayıflamak uğruna sürekli bitki çayı içenleri boş hayale kapılmamaları için uyardı. Bakanlık, "Bazı bitkiler bağırsakları çalıştırır ve idrar sökücü özellik gösterir. Ama hiç bir bitki çayı zayıflatmaz" uyarısında bulundu. Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü Gıda Güvenliği Daire Başkanlığı'nca hazırlanan, "Gıda, Su ve Beslenme Konusunda Sık Sorulan Sorular" isimli kitapta yer alan bilgilere göre, bitki çaylarının hiç bir zayıflatıcı özelliği bulunmuyor. Bazı bitkilerin bağırsakları çalıştırdığını, bazı bitkilerin ise idrar sökücü özelliği bulunduğunu belirten Sağlık Bakanlığı, "Ancak hiçbir bitki zayıflatmaz. zayıflamak için uzman kişilerin hazırladığı beslenme programları uygulanmalıdır" uyarısı yaptı. Su içmenin zayıflamaya olumlu etki yapacağını vurgulayan bakanlık, diyet yaparken vücudun susuz kalmamasına dikkat edilmesi önerisinde bulundu. Suyun midede doluluk hissi uyandırması ve bağırsak hareketlerini artırması gibi etkilerinden dolayı zayıflatıcı özelliği bulunduğunun altını çizen bakanlık, ancak zayıflama diyetleri uygulanırken su içme isteğinin azalabildiğini, bu durumda vücudun su ihtiyacının mutlaka karşılanmasını istedi. Zayıflığı, "Vücut ağırlığının olması gerekenden daha düşük olması" olarak nitelendiren Sağlık Bakanlığı, söz konusu kitapta zayıf kişilere şu önerilerde bulunuyor: "Zayıflık uzun süren eksi enerji dengesi sonucu oluşur. Çocukluk ve gençlik yıllarındaki eksi enerji dengesi, büyümeyi etkiler. Yetişkinlikte çalışma verimini düşürür. Vücudun dış etkenlere ve enfeksiyonlara karşı direncini azaltır. Zayıflığın nedeni ortaya konduktan sonra önlenmesine geçilmelidir. Eğer zayıflık yiyeceklerin vücutta kullanılmasıyla ilgili bir bozukluktan ileri geliyorsa örneğin barsak parazitleri varsa öncellikle bu tedavi edilmelidir. Diyet tedavisinde, enerji bireyin harcamasından daha yüksek olmalı mümkünse proteinin kalitesi yüksek olmalıdır. Enerji artışına bağlı olarak vitamin ve mineral alımı artırılmalıdır. Diyette özellikle enerji değeri yüksek besinlere yer verilmelidir. Sütlü tatlılar, meyve suları ve yağlı tohumlar diyette yer almalıdır. Normal ağırlığa yaklaşıldıktan sonra diyetten şekerlerin ve tatlıların gerekirde tahılların bir kısmı azaltılarak o ağırlığı sürdürecek şekilde kalori ayarlaması yapılmalıdır." KİLO KONTROLÜ İÇİN ALTIN ÖNERİLER Sağlık Bakanlığı, kilolu kişilerin zayıflamasının yararlı olacağını, ancak hızlı kilo vermenin sağlığı bozabileceğini kaydetti. Hızlı kilo verme riskinin şişmanlığın oluşturduğu risklerden daha fazla olduğunu ifade eden bakanlık, "Her kişi için verilebilecek en fazla kilo, o kişinin fazla kilosuna, yaşına ve yaşam şekline göre farklılık gösterir. Haftada yarım, en fazla bir kilo ağırlık kaybı hedeflenmelidir. Yavaş verilen kilolar daha kalıcı olur, hızlı verilen kilolar hızla geri alınır. Amaç hızlı ve çok kilo vermek değil, sağlığımızı bozmadan zayıflamak olmalıdır" açıklaması yaptı. Sağlık Bakanlığı, sağlıklı kilo kontrolünde dikkat edilmesi gereken konuları ise şöyle sıralıyor: - Boya uygun ağırlık hedeflenmeli, ideal olanlar kilo almaktan kaçınmalıdır. - Şişman olanlar önce fazla ağırlık artışını önlemeli, daha sonra sağlıklarını korumak için ağırlık kaybedilmesini hedeflemelidir. - Az yağ eklenmiş sebze, yağsız beyaz et, kuru baklagiller, yağı azaltılmış süt-yoğurt, meyve ve tam tahıl ürünleri tüketerek sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazanılmalıdır. - Düzenli olarak fiziksel aktivite yapılmalıdır. - Alınan enerjiyle tüketilen enerji miktarı dengelenmelidir. - Günde en az 3 öğün düzenli yemek yenilmeli, öğün atlanmamalı, öğünlerde enerjisi yüksek hamur işleri, tatlılar, yağlı çerezler tüketilmemelidir. - Bol su ve şekersiz bitkisel çaylar tercih edilmelidir.
  8. Kulaktan dolma, reklamlarda gördüğünüz yöntemlerle kilo vermeye çalışırken dikkat! Zayıflayayım derken, iyice şişmanlayabilir, sağlığınızdan olabilirsiniz. Dünyada ve Türkiye de son yıllarda sağlıklı bir vücuda sahip olabilmek için harcanan zaman, efor ve maddi olanaklara bakıldığında, şişmanlık konusunda çok fazla bir mesafe katedilmediği görülebilmektedir. Şişman insanlar vücutlarında bulunan yağlardan kurtulmak için sihirli ilaçlar, metotlar aramakta, görsel, yazılı basından gördüğü reklamlarla bu yöntemleri uygulamaktadır. Şişmanlıktan kurtulmak için uygulanan bu yöntemler şöyle sıralanabilir: 1 - İlaç tedavileri 2 - Naylon eşofman 3 - Bölgesel egzersizler 4 - Elektrik stimulasyonu veren cihazlar 5 - Düşük kalorili diyetler 6 - Diuretik maddeler içeren gıda maddeleri (sıvı kaybı sağlayan) 7 - Tek tip gıda maddeleriyle beslenme. Aslında bu yöntemlerin hepsi kilo vermenizi sağlamaktadır, ama birinci ve önemli amaç, vücuttaki yağ oranımızı dengelemek, yani vücutta bulunan yağ kitlesinden sağlıklı biçimde kurtulmaktır. Yukarıda sayılan yöntemlerle istediğiniz kiloya inebilseniz dahi, vücudunuzun istediğiniz görüntüye ve sağlığa kavuşmasını sağlayamayabilirsiniz. Eskiden yağlı ama yine de sert kol ve bacaklarınız ölçü olarak biraz daha incelse de, vücudunuz o eski sertliğini yitirebilir, kas kitlesi azalacağı için uzuvlarınız yağların iyice belirginleştiği bir şekilde ortaya çıkabilir. Bu yöntemlerle kilo veren insanlar daha sonra alacakları kilolarla vücutlarındaki yağ oranını daha da artıracak, böylece sağlığını iki misli tehlikeye sokmuş olacaktır. Kısacası bilinçsizce uygulanan bu geçici yöntemlerle, vücudumuz için çok gerekli kas kitlelerini kaybetme riski büyüktür. Kaslar yağları yakan fabrikalar olduğundan, amacın kas kütlesi yitirilmeden yağ kitlesinden kurtulmak olduğu unutulmamalıdır. Şişmanlıktan kurtulmak için uyguladığınız katı diyetler ve uzun yürüyüşlerle, vücutta yakacağınız yağ sınırlı olacaktır. Yağ yakmak için, metabolizmanın sağlıklı ve düzenli çalışmasını sağlayacak gıda maddelerinin dengeli olarak alınmasının yanında, kas - yağ oranına göre vücudu çalıştırma sistemi belirlenmeli, set ve tekrar sayıları kişinin fiziki ve fizyolojik yapısı gözönünde bulundurularak hazırlanmalıdır. Kas çalışmalarının yanında mutlaka yürüme, koşma, bisiklet ve kürek çekme gibi aktivitelerden biri seçilerek, yaşa göre hesaplanacak nabız sayısında egzersiz yapılmalıdır. Ağırlık çalışmaları yapılmaksızın diyetle birlikte uygulanan uzun süreli yürüyüş, koşu vs. gibi aktiviteler ise, kas kitlesini küçültecek, böylece hem görüntü hem sağlık olarak bazal metabolizmayı olumsuz etkileyecektir. Bundan kurtulmak için ağırlık çalışmaları, yürüyüş, koşu, bisiklet türündeki çalışmalar, doğru beslenme programıyla birlikte yürütülmelidir. Bazal metabolizma vücuttaki kas kitlesinin azalıp çoğalmasına göre hızlanmakta veya azalmaktadır. Şişmanlık tedavisi için uygulanacak egzersiz programları bireye özgü hazırlanmalı, grup egzersizlerinde her katılımcının kendine özgü kilo, yağ oranı, cinsiyet, yaş, egzersiz yapıp yapmadığı, kondüsyon durumu, beslenme alışkanlığı gözönünde bulundurulamalıdır.
  9. Kadınların uyguladıkları ağır diyet ve spor programlarının kısırlığa yol açabileceği belirtildi. Kadınların son yıllarda uyguladıkları ağır diyet ve sporla bünyelerindeki yağ oranını tükenmeye yakın hale getirdikleri için hamile kalmakta zorlandıklarını belirten uzmanlar, kısırlığın gelecek yıllarda 2 katına çıkacağının tahmin edildiğini kaydediyor. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hakan Yaralı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, aşırı zayıflığın da aşırı şişmanlıkta olduğu gibi kısırlığa yol açabileceğini belirterek, kadınları, spor ve diyet yaparken aşırıya kaçmamaları konusunda uyardı. Kadınların, son yıllarda uyguladığı ağır diyet ve spor programlarının bünyelerindeki yağ oranını tükenmeye yakın hale getirdiğini söyleyen Yaralı, bunun hormonları olumsuz yönde etkilediğini ve adet düzensizliklerine yol açtığını söyledi.
  10. Özelikle diyete başladığınız zaman, tatlı gıdalara karşı duyulan özlemi bilirsiniz, insanda olağanüstü bir istek uyandırır. Bu isteği bastırmak için size beş öneride bulunacağım: · Açlık hissini duyar duymaz hemen bir şeyler atıştırmaya kalkmayın ve on dakika bekleyiniz. Belki bu süre içinde ortaya çıkan o açlık arzusunun önüne geçmiş veya açlık durumunuz herhangi bir gıda almadan da azalmış olacaktır. · Bu durumda hemen bir bardak su içiniz. Mideniz dolduğunda doyma refleksi sayesinde açlık hissinizi kandırmış olacaksınız. Mide dolduğu için açlığı daha iyi tolere edebilirsiniz. · Yanınızda limon varsa bir dilim kesip suyunu içiniz.İçilen bir dilim limon suyu açlık hissini azaltacaktır. · Büyük öğünler yerine daha sık aralıklarla az gıda yiyiniz. Doyma dorumu beyinde kontrol edilen bir merkez sayesinde yapılmaktadır. Ara öğünleri zevk alarak bekleyiniz. · Açlık hissinden uzak durmanın diğer bir şekli ise hareket halinde olmaktır. Sadece kalorinin sınırlanması ile olan bir diyet uzun vadede başarılı olamaz. Onun için kalorinin sınırlanmasının yanı sıra aynı zamanda egzersiz yapmak ve hareket halinde olmak bir o kadar önemlidir.
  11. Ramazan ayının gelmesiyle alıştığımız yeme düzeninde değişiklikler olur. Üç ana öğün ve ara öğünlerden oluşan beslenme düzenimizi iki veya tek öğüne indirir bu öğünlerde de çok çeşitli yiyecekleri fazla miktarda kısa süre içerisinde tüketiriz. Oysa yaklaşık 1213 saat boyunca dinlendirdiğimiz sindirim sistemimizde ve metabolizmamızda değişiklikler oluşmaktadır. Yanlış beslenme ile de sağlığımızı riske atabiliriz. Hızlı ve aşırı beslenme ani mide gerginliklerine, tansiyon yükselmesine, kan şekerinde artmaya neden olacaktır. Jinemed Sağlık Merkezleri Beslenme ve Diyet Uzmanı Suzan Elpe, Ramazanda oruç tutarken sağlık şekilde kilo vermenin püf noktalarını anlattı Oruç tutarak kilo verilebilir mi? Ramazanda oruç tutarak kilo verileceğine inanmak yanlış bir düşüncedir. Genellikle bu dönem, dikkat edilmezse kilo almayla bile sonuçlanabilir. Ancak daha önce zayıflama programına başlamış kişiler az ve sık yiyerek diyetlerine devam edebilirler. Bu dönemde kiloyu sabit tutmak bile hedeflenebilir Oruç tutarken aynı zamanda kilo da vermek isteyenler ne önerirsiniz? Öncelikle bu dönemde kilo vermek de amaçlanıyorsa mutlaka doktora ve diyetisyene başvurmak gerekiyor. Sağlık açısından her hangi bir risk söz konusu değilse kişiye özel bir diyet programı ile başlamamız gerekiyor. Herkesin boyu, kilosu, yaşı ve fiziksel aktivitesi birbirinden farklı olduğu için gün boyunca gereksinimleri de farklı olacaktır. Kalori, karbonhidrat, protein ve diğer gereksinimleri göz önüne alınarak az ve sık yeme sistemi ile ve hareketi arttırarak zayıflama sağlanabilir. Ancak bu dönem de kilonun sabit olarak tutulması, kilo almanın engellenmesi bile doğru bir yaklaşım olacaktır. Oruç tutarken uzun süre aç kalmak vücutta ne gibi fiziksel etki yapar? Uzun süren açlıkta kan şekerinde düşme meydana gelir. Özellikle iftar saatleri yaklaştıkça daha sıklıkla gözlemlediğimiz sinirlilik, ani öfke patlamaları, konsantrasyon bozukluğu, baş ağrısı, mide bulantısı, halsizlik gibi belirtilerin nedeni budur. Ayrıca vücut ısısı düşer, mide asidi artar ve vücudun su ihtiyacı çoğalır. Uzun saatler yemek yenmemesin karşın oruç tutarken neden kilo alınır? Uzun süre aç kalındığı için metabolizma hızı düşer ve kişinin hareket etme isteğinde azalma olur. Kan şekerindeki düşüş de yeme isteğini arttırır. Bütün bunlar kişinin kabızlığa ve kilo almaya yatkınlığını arttırır. Oruç tutarken kilo almamak için ne yapılması gerekir? Ramazan ayı boyunca beslenme programımızı metabolizma hızımızın düşeceği ve hareketimizde de normal zaman göre azalacağını göz önüne alarak düzenlememiz gerekir. Oruç tutarken nasıl bir beslenme programı izlenmeli? Öncelikle tek veya iki öğün şeklindeki alınan gıdaları üç veya dört öğüne yaymak gerekir. Çok çeşitli yemeği bir arada ve hızlıca tüketmek yerine iftarı çorba veya kahvaltılıklar ile açmak 12 saat sonra ana yemeğe geçmek en doğru olanıdır. İftardan birkaç saat sonra yenilen menüde neler yer almalı? Ana öğünde de ağır ve çok yağlı yiyecekler yerine kolay sindirilebilir az yağlı et, sebze veya etli sebze yemekleri, az yağlı yoğurtlar, cacık, salata tercih edilmeli. Yemekle birlikte geleneksel pidemize de az miktarda olmak koşulu ile yer verilebilir. İftar sofrasının vazgeçilmez yiyeceği olan tatlıları ne ölçüde yemeliyiz? Yemeklerden sonra yenen ağır tatlılar sindirim sisteminin yükünü daha da arttırırlar. Eğer isteniyorsa yemekten 12 saat kadar sonra sütlü tatlılar, güllaç, dondurma, meyvelerle yapılmış tatlılar yenilebilir. Ancak meyve en doğru seçim olacaktır. Kabızlık sorununa karşı ne önerirsiniz? Kabızlık bu dönemde en sık karşılaşılan problemlerden biri olduğu için beslenmemizde bulgur pilavı, kuru baklagiller, çavdar veya tam buğday ekmeği, lifli makarnalar, kabuklu meyveler, sebzeler gibi posa değeri yüksek besinleri sıkça yer vermek gerekmektedir. Hareketi tarttırmak ve su içmeyi de unutmamak gerekir tabi. Oruç tutan kişilerin sıvı ihtiyacının yeterince karşılayamaması durumunda ne gibi sorunlar yaşanabilir? Ramazan ayında ihmal edilmemesi gereken en önemli şeylerden biri de sıvı tüketimidir. Unutulmamalıdır ki günlük sıvı ihtiyacımız 22,5 litre kadardır. Bu ihtiyacımızı iftarla sahur arasına yaymamız gerekir. Yeteri kadar sıvı alınmadığında gün içinde tansiyon düşüşü olabilir. Kabızlığa yatkınlık artabilir. İftar sonrası çay kahve içmek sakıncalı mı? Çay kahve gibi uyarıcı içecekleri aşırı miktarda tüketmek doğru değildir. İstenirse suyun yanı sıra ayran, meyve suyu ve bitkisel çaylar içilebilir. İftardan ne kadar zaman sonra yürüyüş ya da spor yapılabilir? Ağır yemeklerden sonra yenilenleri yakmak için tok karnına koşmak yürüyüş yapmak ya da diğer sporları yapmak risklidir. Yemekten 2 saat sonra yürüyüş yapmak ise son derece faydalıdır. Yatmadan önce yemek yiyerek, sahura kalkmadan oruç tutmanın metabolizmamıza bir zararı var mı? Yatmadan önce yemek yeme ve sahura kalkmamak veya sahurda sadece su içmek yapılan en büyük yanlışlardan biridir. Açlık süresini böylece 1819 saat gibi uzun bir zamana çıkartmış oluruz ki bu da hipoglisemiye (şeker düşmesi) bağlı şikâyetlerin daha da belirgin olmasına sebep olur. Ayrıca uyku anında metabolizma hızı en düşük düzeyde olduğu için yediklerimizin çoğunu yağa dönüştürerek kilo artışına neden oluruz. Sahur soframızda ne gibi gıdalar yer vermeliyiz? Sahurda bizi uzun süre idare edebilecek glisemik indeksi düşük yani kolay kana karışmayan yiyecekler tercih edilmelidir. Şekerli gıdaların alımı ise hipoglisemiyi kolaylaştırır. Aşırı tuzlu gıdalar vücudun su ihtiyacını arttırır. Bu nedenle aşırı tuzlu ve şekerli gıdalar yerine süt, peynir, yumurta, posalı çorbalar (mercimek, sebze çorbası v.s.) meyve ve kepekli, çavdarlı ekmekler tercih edilmelidir. Su içmeyi de unutmamak gerekir. Sahurdan sonra hemen yatmanın bir sakıncası var mı? Sahurdan sonra hemen yatmak da doğru değildir. En az 1 saat kadar uyanık ve hareketli olmak gerekir. Sahurda ağız ve diş temizliği de önemli bir konudur. Gün boyunca ağızda mikroorganizmaların çoğalmasına bağlı olarak oluşan koku giderek artar. Onun için sabah mutlaka diş temizliği yapılmalı ve gün içinde de su ile ağız çalkalanmalıdır. Kilosunu muhafaza etmek isteyenler için Sahur Menü 1: Az yağlı peynir, Yumurta, 5 adet zeytin, Domates, salatalık, Çavdar veya tam buğday ekmeği, Meyve Menü 2: Çorba (Tarhana, Mercimek, Yayla veya sebze çorbası gibi), Domates, salatalık, biber, Tam buğday ekmeği, Meyve Menü 3: Az yağlı Süt, Müsli, Meyve İftar Menü 1: Peynir, Zeyti, Hurma, Pide veya Çavdar ekmeği, Domates, salatalık, biber Menü 2: Çorba, Az yağlı bol salata, Pide veya çavdar ekmeği Ana Yemek (iftardan 1,5 2 saat sonra) Sebze yemeği, Az yağlı et, tavuk veya balık, Yoğurt, cacık veya ayran. Esmer ekmek veya az miktarda pilav-makarna Ara öğün saat 22.00. Hafif bir tatlı veya meyve.Aralarda su, bitkisel çay, açık çay. Diyet Menüsü Not: Bu menü sağlıklı ve orta yapılı bir kişi için uygundur. SAHUR: 1 su bardağı kadar az yağlı süt , 1 kibrit kutusu kadar az yağlı peynir 2 ince dilim esmer ekmek , Domates, salatalık, biber, 5 adet zeytin,1 porsiyon meyve, su İFTAR: 1 kâse çorba, az yağlı bol salata,1 dilim esmer ekmek 12 SAAT SONRA: 120 gr. Et, tavuk, balık, 45 yemek kaşığı az yağlı sebze yemeği Yağsız salata, 2 dilim ekmek veya 2 servis kaşığı bulgur pilavı 2 kaşık diyet yoğurt, bitkisel çay 2 SAAT SONRA: 2 porsiyon meyve, 1 avuç içi kadar fındık Ramazanda kilo almamak için 1- Orucunuzu hafif bir kahvaltı ile açın, yemeğinizi iftardan 12 saat sonra yiyin 2- Bol sıvı tüketin 3- Bol hareket edin 4- Gece yatmadan önce yemek yemeyin, mutlaka sahura kalkın 5- Sahurda glisemik endeksi düşük gıdalar tüketin
  12. Aynaya baktığınızda özellikle sabahları, yorgun, sararmış, kurumuş bir ciltle mi karşılaşıyorsunuz? Peki neden cildiniz bu kadar kötü görünüyor? Zaman zaman hepimizin cildimize karşı işlediği ve bazen de alışkanlık haline dönüştürdüğü yedi yanlış vardır. cilt düşmanı alışkanlıklardan kaçınmak gerekir. Peki nedir bu 7 yanlış; 1 . Sigara ve içki: İkisi de vücudunuzu zehirler ve geriye pörsümüş sarkık bir cilt bırakır. Sigara ayrıca ağız kenarındaki çizgilerin derinleşmesini hızlandırır. 2. Yetersiz uyku: Geç yatılmış bir gecenin izleri hemen grileşmiş yorgun görünümlü bir ciltle kendini ele verir. Eğer yeterli derecede uyuyamıyorsanız, bunu uyandığınızda kan dolaşımını sağlayacak hareketler ve yüzünüze soğuk su çarparak telafi etmeye çalışın. Uykusuzluğun yol açtığı çizgileri kapatmak için hafif bir nemlendirici sürün. 3. Makyaj Temizlemeden Yatmak: Gözenekleri tıkayarak toksinlerin cilt yüzeyine çıkıp atılmasını önler. Göz makyajı silinmediği takdirde bir göz iltihabına neden olabilir. 4. Sivilcelerle Oynamak: Deri dokularına zarar verir. Ayrıca enfeksiyonun çevreye yayılmasına neden olarak sorunu büyütür. Sivilcelerle hiçbir zaman oynamayın. Enfeksiyonlu bölgeye antiseptik merhem sürün. 5. Yüzü Ovmak ya da Aşırı Fırçalamak: Yüzünüzdeki ölü deriyi temizlemek için satılan bazı toz ya da kremler deriniz için fazla kaba gelebilir. Cilt tipiniz ne olursa olsun yüzünüze daima nazik davranın. 6. Çok Sıcak Suyla Yıkamak: Yıkanırken suyun kaynar derecede sıcak olmaması için önlem alın. Aşırı sıcak, cildi kurutur ve dokuları zedeler. 7. Yanlış Beslenme: Sağlıksız besleniyorsanız deriyi koruyucu yaşamsal maddeleri alamıyorsunuz demektir. Ayrıca ultraviyole ışınlarından da uzak durun
  13. Hipertansiyonun gerçek bir sağlık düşmanı, tam bir "sessiz katil" olduğunu birçok kez yazdık. Hipertansiyon, kalp ve beyin krizi olasılığını artırır. Böbrek, kalp ve görme yetmezliğine yol açar. Damar sertliğini hızlandırmada neredeyse kolesterol kadar etkilidir. Oluşturduğu sakatlıklar ve sorunlar yaşam kalitesini azaltır, sağlıklı yaşlanmaya engel olur. Ama yaşam tarzınızda yapacağınız ufak değişikliklerle bu "sessiz katil"i kendinizden uzak tutabilirsiniz. HİPERTANSİYONLULARIN sayısı hızla artıyor. Bunun birçok nedeni var: Kilo fazlalığı, erişkin tipi şeker hastalığı, damar sertliği gibi sağlık sorunlarının yaygınlaşması ilk akla gelenler. Tuz tüketiminin artması, hareketsiz bir yaşam tarzının yaygınlaşması ve stres sorununun herkes için ön sıralarda yer alması, sigara ve alkol kullananların çoğalması da önemli etkenlerdir. Yaşam süresi uzadıkça ve bu sorunlar ön planda olmaya devam ettikçe hipertansiyon sorununun daha da yaygınlaşacağından hiç kuşkunuz olmasın. Yaşam tarzınızda yapacağınız doğru seçimler hipertansiyonlu biri olmanızı önleyebilir. Bu seçimler mevcut bir hipertansiyonun kontrol altına alınmasını da kolaylaştırır BESİNLERE DİKKAT Araştırmalar, beslenme, aktivite ve stres yönetiminde yapılabilecek ciddi değişimlerin hipertansiyon sıklığını düşürebileceğini gösteriyor. Kilo verenlerde hipertansiyonun kontrol altına alınması kolaylaşıyor. Bazen ilaç kullanmaya bile gerek kalmıyor. Özellikle tuzu ve doymuş yağları azaltılmış, posa, potasyum ve magnezyum içeriği arttırılmış düşük kalorili bir beslenme planının çok etkili olduğu biliniyor. Yiyeceklerinize tuz eklemeyerek, yüksek sodyum içeren besinleri (sucuk, pastırma, sosis, cips, konserve et, turşu), içecekleri (meyve suyu konsantreleri, sodalar) azaltarak, Çin mutfağından mümkün olduğunca uzak kalarak işe başlamanızda yarar var. Sert peynirlerin, hazır sosların ciddi birer tuz kaynağı olduğunu unutmayın. Diyetinizdeki toplam yağ miktarını özellikle doymuş yağları (margarinler, tereyağı ve diğer hayvansal yağlar) azaltmanız, tuzu azaltmak kadar etkili bir önlemdir. SİGARA VE ALKOL Sigara ve alkol kullanımı hipertansiyonu davet eden kötü alışkanlıklardır. Sigara içmek tek başına yüksek tansiyonun bir nedeni değildir. Ama hipertansiyon ile ilişkili riskleri arttırmaktadır. Sigara içen bir hipertansiyonlu iseniz, kalp krizi ve felç geçirme riskiniz daha da artar. Alkol özellikle erkeklerde hipertansiyon ile mücadeleyi güçleştiren bir maddedir. Bir-iki ölçüden fazla alkol tüketimi her zaman için tehlikelidir. Aşırı alkol tüketimi hipertansiyonu davet eder, mevcut bir hipertansiyonun kontrol altına alınmasını güçleştirir. YOĞUN STRESE DİKKAT Yoğun stres altında çalışan, öfke ve kızgınlıklarını kontrol altına alamayanlarda hipertansiyonun ortaya çıkması daha kolaydır. Stres mevcut bir hipertansiyonun tedavisini de güçleştirir. Aceleci, zamana karşı yarışan, çabuk öfkelenen, kızan, parlayan biri iseniz işiniz zordur. Gevşeme eğitimi alanlarda, stres yönetimini öğrenenlerde veya stresten uzak bir yaşam sürebilenlerde hipertansiyon sorunu ile mücadele kolaylaşmaktadır. Bizim gözlemlerimiz sinir, korku, öfke ve endişe duygularını yoğun yaşayanlarda hipertansiyonun sık görüldüğü ve zor kontrol edilebildiği yönündedir. Hipertansiyon sorunundan korunmak veya hipertansiyonu daha kolay kontrol altına almak istiyorsanız yaşam tarzı değişikliklerinin önemli olduğunu lütfen unutmayın. Hipertansiyon ile yaşamanın sadece ilaçları düzenli kullanmaktan ibaret olmadığını daima hatırlayın. Müthiş bir hızla yayılan bu sorunla mücadele etmek istiyorsanız her şeyden önce nasıl yaşadığınıza şöyle bir göz atın! EGZERSİZ KAN BASINCINI DÜŞÜRÜYOR Beslenme önlemlerini düzenli ve ılımlı bir egzersiz programı ile birleştirenlerde hipertansiyonu düşürme şansı artar. Haftada dört-beş kez kırk dakika ve üzerinde aerobik egzersiz yapanlarda kan basıncının yükselme olasılığı düşer, yüksek kan basıncını düşürmek kolaylaşır. Yürümek veya yüzmek en çok önerilen aerobik egzersizlerdir. Eğer elli yaş ve üzerindeyseniz yürüyüş programına başlamadan önce doktorunuzla görüşmeniz gerekiyor. BİR ÖNERİ Günde 2 muz yiyin Kan basıncını daha kolay kontrol altına almak istiyorsanız daha çok potasyum tüketmenizde yarar var. Muz potasyum içeriği en yüksek yiyeceklerden biridir. Sabah kahvaltıda ve ikindi ara öğününde tüketeceğiniz birer adet muz size sadece ihtiyacınız olan potasyumu değil, magnezyum, C, A ve B6 vitaminleri gibi çok önemli besin unsurlarını da kazandıracaktır. Muzun doğal bir ruhsal enerji kaynağı olan triptofan isimli aminoasitten de zengin olduğu bilinmektedir. Eğer hipertansiyonlu biriyseniz sebze ve meyve tüketim istihkakınızın bir bölümünü muza ayırmanızda fayda var. Potasyum zengini diğer besinlerin portakal ve greyfurt suyu, şeftali, kayısı, patates, ıspanak olduğunu hatırlatalım.
  14. Kalınbağırsak kanseri, 50 yaş sonrasının önemli sağlık sorunlarındandır. Kolon kanseri, kansere bağlı ölümlerin 3-4üncü sırasında yer alır. Kolon kanserinde genetik eğilim çok önemlidir, ama genetik eğilimin etkisi yüzde 25i geçmez. Kalınbağırsak kanseriyle yaşam tarzınız, özellikle beslenme biçiminiz arasında yakın bir ilişki vardır. Mangal ve kebap keyfini abartmayın, kırmızı eti fazla tüketmeyin. KOLON kanseri, kırmızı eti fazla tüketenlerde daha sık görülüyor. Bir günde 100 grdan fazla kırmızı et tüketmek tavsiye edilmiyor. Kırmızı etin fazlası, özellikle yoğun ateş veya kızgın kömürde kızartılanı, bağırsak kanseri riskini yükseltiyor. Kırmızı etin yapısında bulunan demirinin bağırsak hücrelerinde aşırı çoğalmaya yol açtığı deneysel olarak gösterilmiştir. Kırmızı etle yapılan sucuk, sosis, salam gibi besinlerin de riski yükselttiği düşünülüyor. Bu besinlerde bulunan "nitrit"in kanserojen olabileceği ileri sürülüyor. ETİ SEBZEYLE YİYİN Kırmızı et ile birlikte yeşil sebzelerin daha fazla miktarda tüketilmesi halinde risk azalıyor. Yeşil sebzelerde bulunan klorofilin, antioksidan kapasitenin ve posanın koruyucu olabileceği belirtiliyor. Kırmızı eti tüketirken bol taze sebze yemenizde fayda var. Kolon kanserine yakalanma olasılığını arttıran diğer bir beslenme yanlışı, fazla yağlı yiyeceklerdir. Yağdan zengin bir beslenme tarzı olanlarda, özellikle doymuş yağları (hayvansal yağlar) fazla kullananlarda kolon kanseri riski artıyor. Balık, ceviz, keten tohumu gibi omega-3 deposu besinlerin ise koruyucu etkisi var. Bu besinlerin bol olduğu bir beslenme planı riski azaltıyor. TAHIL VE BAKLİYAT Tahıl grubu besinler ve bakliyat da koruyucu etki gösteriyor. Sebzesi meyvesi bol, tahıl ve bakliyattan yana zengin bir beslenme tarzı olanların riski azalıyor. Bu besinlerde bolca bulunan folik asitin, antioksidan güçlerin, özellikle likopen ve selenyumun koruyucu etkisinden şüphe edilmiyor. Uzmanlar, likopen, selenyum, folik asit yanında günde 1 grdan fazla kalsiyum ve 400 IU kadar D vitamini tüketimi ile riskin daha da azaltılabileceğini belirtiyor. ZENGİN POSA KORUR Posadan zengin besinlerin koruyucu güçleri oldukça yüksektir. Suda eriyen veya erimeyen posalar kanserojen maddelerin bağırsak duvarıyla temasını önlüyor. Bol posalı bir beslenme tarzı bağırsakların boşaltılmasını kolaylaştırıyor. Kolon kanserine yakalanmamak için yapabileceğiniz pek çok şey var. Özellikle riski yüksek biriyseniz kader deyip geçmemeli, yaşam tarzınıza özen göstermelisiniz. Kötü kaderin bilgiyle, ilgiyle değiştirilebileceğinden de, iyileştirilebileceğinden de şüphe etmemelisiniz. RİSKİ YÜKSEK OLANLAR Aile mirasında kolon kanseri bulunanlar Daha önce kolon kanseri, meme, yumurtalık, rahim kanseri geçirenler Kansere dönüşebilen bağırsak polipleri bulunanlar Ülseratif kolit, Crohn hastalığı gibi bağırsak hastalığı olanlar Elli yaşı geçenler Fazla kilolu ve şişmanlar Alkol ve sigarayı fazla tüketenler Kırmızı eti, doymuş yağları, sosisi, salamı, sucuğu fazla yiyenler Belirtileri neler Karın ağrısı Bağırsak alışkanlıklarında inatçı değişimler: Kabızlık, ishal Kilo kaybı Dışkıda kan Elli yaş sonrası korunma planınız Her yıl dışkıda gizli kan testi yaptırmayı, Düzenli doktor muayenesinden geçmeyi, 3-5 yıllık aralarla endoskopik tetkik yaptırmayı (kolonoskopi, sigmoidoskopi), Gerekirse radyolojik incelemelerden faydalanmayı ihmal etmeyin. Riski yüksek grupta yer alan biriyseniz bir gastroentroloji uzmanı ile işbirliği yapmaktan çekinmeyin. Bol bol yürüyün Egzersiz alışkanlığını sürdüren, aktif bir yaşam tarzı olanlarda kolon kanseri riski azalıyor. Düzenli egzersiz bağırsakların beslenmesini ve temizlenmesini kolaylaştırıyor, kilo kontrolüne yardımcı oluyor. Uzmanlar kilo fazlalığı sorunu olanlarda, sigara ve alkol kullananlarda riskin yükseldiğini belirtiyor.
  15. Hastalarıma reçeteli ilaçlardan daha sık önerdiğim "doğal, ucuz ve müthiş etkili" bir yöntem var: Yürümek. Düzenli yürüme alışkanlığı olanların daha sağlıklı, uzun, sorunsuz ve kalitesi yüksek bir yaşam sürdüklerinden hiç kuşku duymuyorum. Ben de haftanın en az 4-5 günü 35 dakikadan daha uzun bir süre yürüyorum. İyi planlanmış bir yürüme programı kan basıncını düzenliyor, şeker, kolesterol ve trigliseriti dengeliyor. Yürüme alışkanlığı edindikten sonra tansiyon ve şeker ilaçlarını azaltan (hatta bırakan) hastalarımın sayıları oldukça fazla. Yürümenin sağlık yararlarını daha önce de yazdım ama tekrarlamakta fayda var. DEPRESYONA İYİ GELİR Yürümek sadece stresi azaltmıyor, depresyonu önlüyor veya mevcutsa hafifletiyor. Düzenli yürüyenlerin daha sakin ve huzurlu bir ruhsal yapısı olduğu biliniyor. Yürümek, telaşı ve öfkeyi azaltıyor, sakinleştiriyor. Kısacası sadece kalbinize ya da kaslarınıza değil, beyninize de egzersiz yaptırıyor. BELLEK SORUNU AZALIR Düzenli yürüme alışkanlığı olanlarda Alzheimer ve diğer nedenlere bağlı bellek sorunları daha seyrek görülüyor. Yeni başlayan bellek sorunlarında her gün yapılan hafif yürüyüşler sorunun ilerlemesini yavaşlatabiliyor. Düzenli yürüyüş alışkanlığı olanların uyku sorunu ve uyku bölünmeleri azalıyor, uyku kaliteleri artıyor. KALP KRİZİ VE KANSER Düzenli yürüme alışkanlığının en önemli yararı kalp krizi riskini azaltmasıdır. Yürümenin kolesterol, şeker, kan basıncı yüksekliğine iyi geldiği hatırlanırsa, öfkeyi, hiddeti, stresi, depresyonu, telaşı azalttığı dikkate alınırsa bu beklenen bir sonuçtur. Düzenli yürüyüş alışkanlığı olanların özellikle hormonlarla ilişkili olduğu düşünülen kanserlere yakalanma şanssızlıkları azalıyor. Bu insanlarda meme, rahim-yumurtalık, prostat ve kalın bağırsak kanserleri daha az görülüyor. CİNSELLİK İYİLEŞİR Düzenli yürüme alışkanlığı güçlü ve aktif biri olmanızı sağlar. Enerji düzeyinizi yükseltir. Mutluluk ve huzur hissini destekler. Düzenli yürüyenlerin bir süre sonra daha sakin, telaşsız, kararlı, güvenli, hoşgörülü ve endişesiz insanlar haline geldikleri bilinmektedir. Yürümek, cinsel hayatı da ruhsal ve bedensel yönden destekler. Düzenli yürüyenlerde libido (cinsel ilişki kurma isteği) ve potens (cinsel aktiviteyi sürdürebilme yeteneği) güçlenir. Düzenli yürüme alışkanlığını sürdürenlerde seksenli yaşlarda bile kaliteli seks yapabilme yeteneği sürpriz değildir. SOLUNUM KAPASİTESİ Yürümek solunum kapasitesini arttırmakta, solunum sistemini güçlendirmektedir. Yürüyen insanların doku ve hücreleri daha çok oksijen kazanır. Bunlarda kabızlık, gaz, hazımsızlık gibi sindirim sistemi sorunlarına seyrek rastlanır. Sağlığınızı korumak ve geliştirmek istiyorsanız bu etkili ilaçtan lütfen siz de yararlanın. Sağlık sorunlarının çoğunu önleyen, önemli bir kısmını hafifleten veya iyileştiren bu doğal ilacın yan etkisi yoktur. Onu her yerde ve her zaman bulabilirsiniz. Kullanımı çok kolay, kullandıktan sonraki etkisi ferahlatıcı ve güç vericidir. Uygulaması özel bir eğitim gerektirmez. Her yaşa, her cinse, her keseye uygun olan bu ilaçtan herkesin yaralanmasında fayda var. En İyi Kilo kontrolü Düzenli yürüyerek sağlıklı kilonuzu daha kolay korursunuz. Fazla kilolarınızdan zorlanmadan kurtulursunuz. Yeni bir çalışmada, karın, göbek ve kalça çevresinde biriken yağları eritmede etkin yürüme egzersizlerinin diyet yapmaktan daha iyi sonuç verdiği gösterildi. Melborne (Avustralya) Üniversitesinde yapılan bu çalışmada yürüme ve diyet ikilisinin beraber uygulanması halinde ise en mükemmel sonucun alındığı belirtildi. BUNLARI UNUTMAYIN Araştırmalar yürümeye her yaşta başlanabileceğini gösteriyor. Eğer çok yaşlı, diyabeti, hipertansiyonu, kalp-damar hastalığı veya artriti olan biriyseniz, fazla kilolu veya obezseniz yürümeye başlamadan önce doktorunuzla konuşmalısınız. Yürürken incinme ve travmadan korunmaya, hava ve gürültü kirliliğinden uzak durmaya, trafik güvenliğini ciddiye almaya özen göstermelisiniz. Asla nefes nefese kalmamalı, fazla yorulmamalı, tıkanmamalısınız. Nefes zorluğu, çarpıntı veya göğüs ağrısı hissedince durup dinlenmelisiniz. Bu gibi sorunlar tekrarlarsa yürümeye ara vermeli, doktorunuzla görüşmelisiniz. Yürüyüş yaparken yol arkadaşınızla rahatça konuşabilmelisiniz. Sizi telefonla arayanlara rahatça yanıt vermelisiniz. Bu konuşma testi yürüyüş veriminizin basit ama etkili bir göstergesidir. Hedef kalp hızınızı belirlemek için (220-yaş) x %60-80 formülünden yararlanabilirsiniz. Yeni başlayanlar için nabız hızının dakikada yüzde 60ın altına düşmemesi, yüzde 80i geçmemesi öneriliyor. (Not: 220den yaşınızı çıkarmalı, bulduğunuz rakamın yüzde 60nı bir dakikadaki hedef kalp hızınızın alt değeri olarak kabul etmelisiniz. Eğer orta yaş ve sonrasındaysanız, hedef kalp hızınız yüzde 80i geçmemelidir.)
  16. Kalp ve beden sağlığının en büyük düşmanlarından biri kolesterol. Yüksek kolesterolün kontrol altına alınması ile yaşam süresini uzatmak ve kalp damar hastalıklarına bağlı ölümleri azaltmak mümkün. Kolesterol yaşam için gerekli olan mum kıvamında yağımsı bir madde. Beyin, sinirler, kalp, bağırsaklar, kaslar ve karaciğer başta olmak üzere tüm vücutta yaygın olarak bulunuyor. Vücut kolesterolü kullanarak kortizon ve seks hormonu gibi hormonları, D vitamini ve yağı sindiren safra asitlerinin yapımını sağlıyor. Tüm bu işlemler için kanda çok az miktarda kolesterol bulunması yeterli. Ancak kanda kolesterol düzeyinin yüksek olması, kalp krizi için çok önemli bir risk faktörü. Acıbadem Hastanesi Kadıköy İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Koptagel İlgün yüksel kolesterolün etkileriyle ilgili şunları söylüyor: "Kanda kolesterol yüksek bulununca bu yağ kıvamındaki madde tıpkı bir su borusunun pislik ve kireçlenmelerle tıkanıp suyun az akması gibi yıllar içinde yavaş yavaş damar duvarına birikir, kan damarları sertleşir, daralır hatta tıkanır." Etkileri Kolesterolün yüksek olması sadece kalp sağlığını etkilemiyor. Beyni besleyen damarlarda tıkanma veya daralma, felç, konuşma bozukluğu, dengesiz yürüme ve bilinç kaybına sebep oluyor. Kısacası hangi organın damarında ise ona bağlı şikayetler görülüyor. Bununla birlikte sanılanın aksine kolesterol ile yüksek tansiyon arasında doğrudan bir ilişki yok. Prof. Dr. İlgün konuyla ilgili şunları söylüyor: "Kolesterol yüksekliği, yüksek tansiyona, yüksek tansiyonda kolesterol yüksekliğine yol açmaz. Ancak ikisi de kan damarlarının etkilenmesine sebep olur. Yüksek tansiyon damarlardaki kan basıncını artırarak yırtılmalara ve aşınmalara sebep olur, yüksek kolesterolde damar cidarına birikerek aşınma ve daralma yapar. Ama her ikisi de kan damarına birbirlerinin verdiği zararı artırırlar, ortaya çıkmasını kolaylaştırırlar." Yüksek kolesterolün beden sağlığı üzerindeki etkileri çok büyük olduğu için 20 yaş üzeri tüm yetişkinlerin kolesterol ölçümü yaptırması gerekiyor. Kolesterol 200 mg. altında ise normal kabul ediliyor. 200 - 239 arası sınırda yüksek; 240 mg. üstü ise yüksek kolesterol sınıfına giriyor. Kolesterol yüksekliğinin nedenleri Kolesterol düzeyinin yüksek ya da düşük olmasını birçok faktör belirliyor. Bu etkenlerden biri kalıtım. Vücudun yaptığı kolesterol miktarı kısmen genler tarafından belirleniyor ve yüksek kolesterol nesilden nesile geçiş gösterebiliyor. Bununla birlikte kolesterol düzeyini en çok etkileyen faktör yanlış beslenme alışkanlıkları. Yiyeceklerdeki iki besin grubu, kolesterol düzeyinin yükselmesine yol açıyor: Daha çok hayvansal besinlerde bulunan doymuş yağlar ve yalnızca hayvansal ürünlerle alınan kolesterol.
  17. Sağlıklı Bir Yaşam, Zinde Bir Beden İçin Bağışıklık Sisteminizi Destekleyin. Vücudumuz farklı enfeksiyon ve toksik ajanlarla savaşmak için bağışıklık sistemine sahiptir. Sağlıklı bir bağışıklık sistemi kendimizi iyi hissetmemizi, iyi görünmemizi ve enerjimizi daha iyi kullanmamızı sağlar. Bizi enfeksiyonlardan, kanserden ve çevresel zararlardan korur, yanık ya da ameliyat sonrası iyileşmeyi çabuklaştırır. Bağışıklı sistemimizi zayıflatan faktörlerden kaçınmaya çalışmak örneğin bizi strese sokan faktörlerden olabildiğince uzakta kalmak, hayata ve olaylara pozitif bir bakış açısıyla yaklaşmak, alkol ve sigara tüketiminden uzak kalmak, dengeli ve düzenli beslenmek, düzenli spor yapmak bağışıklık sistemimize verebileceğimiz destekler arasındadır. Ama zaman zaman bu destekler de yetersiz kalır ve dışardan bağışıklık sistemimizi güçlendirici yardımlar (takviyeler) da almak durumunda kalabiliriz. Bağışıklık sisteminin dengelenmesinde sağlıklı, yeterli ve dengeli beslenme önemli bir yer tutar. Yiyecekler yendikten sonra vücuda enerji vermek için oksijenle yanarlar, yanma sırasında zararlı maddeler olan serbest radikaller oluşur. Çoğalan serbest radikaller, vücudun tüm hücre ve organlarına zarar vermeye başlarlar. Serbest radikallerden tamamen uzak kalabilmek olanaksızdır. Böcek öldürücüler, endüstride kullanılan kimyasal maddeler, işlenmiş gıdalar, sigara dumanı, güneşin zararlı U.V ışınları veya alkolün vücuda girmesi, stres vücudumuzda serbest radikallerin açığa çıkmasına neden olur. Bunun dışında çevredeki hava kirliliği, ultraviyole ışınları, radyasyon, egzos gazları, sigarı dumanı v.b. gibi bir çok faktör hücrelerimizi etkileyerek serbest radikalleri çoğaltır. Vücutta serbest radikallerin çoğalması kalp hastalığı, kanser, katarakt ve yaşlanma gibi sağlık sorunlarını daha çabuk ortaya çıkarır. Bu zararlı etkilerden kurtulmak için vücudumuz serbest radikallere karşı savunma mekanizması geliştirir. Vücutta üretilen bazı enzimler, serbest radikallerden kurtulmamızı sağlar, yanmayı (oksitlenmeyi) önleyen anti-oksidan maddeler enzim miktarını artırır ve böylece savunma mekanizması güçlenir. Anti-oksidanların en önemlileri C ve E vitamini, beta-karoten, selenyum, bazı protein bileşikleri, isoflavonlardır. Bu anti-oksidanları içeren besinleri günlük beslenmemiz içerisinde bol miktarda tüketmeliyiz. Anti-oksidanlar dışında bazı besin maddelerini günlük beslenmemize eklememiz bağışıklık sistemini güçlendirici etki yapacaktır. Omega 3 yağ asitleri adı verilen ve balıkta bolca bulunan yağ asitleri ve proteinli gıdalardan aldığımız arginin amino asidi, bağışıklık sistemimiz için önemli besin kaynaklarıdır. Bağışıklık sistemimizi güçlendirecek gıdalar arasında beta-glukan, echinacea, probiyotikler, izozomlar ve yeşil çay gibi doğal maddeler de yer alır. Beta-glukan ekmek mayası hücre duvarından elde edilen, bağışıklık sistemini güçlendiren tamamen doğal bir maddedir. Bağışıklık cevabını artırarak vücut savunma hücrelerinin patojenleri daha etkili şekilde yok etmesini sağlar ve sıklıkla hastalıkları önler. Kişinin kendini daha sağlıklı hissetmesini sağlar. Aynı zamanda cildin yaşlanmasını geciktirir ve kolesterol düzeyini düşürür. Stres gibi bağışıklık sistemini zayıflatan faktörlere karşı vücut direncini artırır. Sık enfeksiyon geçiren kişilerde de vücudun hastalıkla mücadelesini kolaylaştırır. Echinacea doktorlar tarafından çok eski tarihlerden bu yana soğuk algınlığı tedavisinde kullanılır. Doktor kontrolü ile kullanılması gerekir. Her erişkin sağlam ve işler halde bir bağışıklık sistemine sahiptir. Ancak sık hastalanma, çevre koşullarının uygun olmaması, stres, aşırı yorgunluk, uykusuzluk, kötü ve yetersiz beslenme, sigara ve alkol kullanımı, aşırı egzersiz gibi etkenler bağışıklık sisteminin zayıflamasına neden olur. Bronzlaşmış bir deride U.V ışınları; Langerhans hücrelerinin yok olmasına dolayısıyla bağışıklık sisteminin baskılanmasına sebeb olur. Dolayısıyla deri kanseri ve enfeksiyon sıklığında bir artış gözlemlenir. Güçlü bir bağışıklık sistemine sahip olmanın en iyi yolu sağlıklı bir yaşam tarzıdır. Besin öğelerinin organizmaya yeterli ve dengeli miktarda sunulması, kilo kontrolü için düzenli ve ağır olmayan kişiye özel bir egzersiz programı, sağlıklı ruh hali içinse düzenlenmiş sosyal yaşam ve kontrol edilebilen stres her birey için sağlığa giden yoldur.
  18. Sağlıklı beslenme yeterli ve dengeli beslenmedir. Vücudumuzu oluşturan hücrelerin düzenli ve dengeli çalışması için besin öğelerinden yani yağlar, karbonhidratlar, proteinler, vitaminler ve minerallerden yeterli miktarda almalıyız. Vücudumuzun tüm besin maddelerine ihtiyacı vardır. Tek taraflı beslenmek yani sadece protein veya karbonhidratla beslenmek yanlıştır. Dengeli beslenerek vitaminler, mineraller ve lifler gibi önemli besin maddelerinden de almış oluruz. Beslenme piramidi 5 ana besin grubunu içerir. Piramit en altta yer alan ve sıklıkla tüketilmesi gereken karbonhidratlarla başlar ve daha az tüketilmesi gereken gıdalara doğru gider. Bu besin grupları karbonhidratlar, mineraller, proteinler, yağ ve şekerdir. Beslenme piramidi gıdaların doğru seçimi için rehberiniz olmalıdır. Karbonhidratlar: Alt grupta yer alan ve sıklıkla tüketilmesi gereken gıdalardır. Karbonhidratlar pirinç, bulgur, makarna gibi tahıllardır. Mineraller: Sağlıklı yaşam için gereklidir. Mineraller, (kalsiyum, bakır, iyot, demir, çinko vb.) sebze ve meyvelerde bulunur, hücre korunması ve sağlıklı diş, kemik, cilt yapısı için önemlidir. Mineraller ayrıca kalp ritmi, kan basıncı, vücuttaki sıvı dengesi gibi daha birçok düzenleyici fonksiyonlarda rol oynar. Proteinler: Vücudun en etkili kalori yakıcı bölümü olan kas dokusunu güçlendirmek açısından çok önemlidir. Protein ette, süt ürünlerinde ve daha az olarak hububat ürünlerinde bulunmaktadır. Yağ-şeker: Yağ ve şeker, çok az tüketilmesi gereken gıdalardır fakat A, D, E ve K vitaminleri gibi vücudumuz için önemli vitaminleri taşıma görevi yaptıklarından dolayı sağlığımız için yenilmesi de çok önemlidir. Sıvı ve katı yağlar, şeker ve tatlılar bu grupta yer alır. Yemek yeme alışkanlığımız zihinsel ve bedensel faaliyetlerimizi etkileyen unsurlardan biridir. Sağlıksız beslenme düşünme ve kavrama yeteneğinin azalmasına ve hafıza kayıplarına neden olur. Günde 8 saat uyuduğunuz halde kendinizi yorgun hissediyor, bedensel, zihinsel faaliyetlerinizde çabuk yoruluyor, hafıza ve düşüncenizde azalma görüyorsanız mutlaka yemek yeme alışkanlığınızı gözden geçirin ve aşağıdaki önerilerimize bir göz atın. Dengeli Beslenme Önerileri:Doymamış yağ (tere yağ, kuyruk yağı) oranı yüksek besinleri daha az tüketin. Yeterli miktarda doymuş yağ (ay çiçek, mısırözü, soya, fındık, zeytin yağı) almaya dikkat edin. Yarım yağlı süt, yağsız yoğurt tüketin.Yağlı kırmızı et yerine yağsız et, kuru baklagiller (nohut, mercimek, fasulye gibi) balık ve tavuk tercih edin. Süt ve süt ürünleri de (yoğurt, peynir vb.) tüketilmeli fakat bunlarında az yağlı olmalarına dikkat edilmeli.Yemeklerinizi haşlama, fırında pişirme veya ızgarada pişirme yöntemleriyle pişirirseniz yemeğe eklenecek yağıda azaltmış olursunuz. Aşırı şekerli gıdalardan kaçınmalı ve hatta çay, kahve gibi içecekler şekersiz içilmeli veya şeker miktarı azaltılmalıdır. Gıdalardan aldığımız günlük tuz miktarı 6 gr.ı (bir tatlı kaşığı) geçmemelidir. Bu miktara yemeklerden, ekmekten, içeceklerden aldığımız tuz miktarı dahildir. Tuz tüketimi ile yüksek tansiyon arasında ilişki bulunmaktadır. Yüksek tansiyonu olanlar doktorlarının tavsiyesine göre ya hiç tuz kullanmamalı yada miktarını azaltmalıdır. Güne kahvaltınızı yaparak başlayın. Gece boyu gıda alımı olmadığından beyninizin sabah kalkınca enerjiye ihtiyacı vardır. Daha sonra gıda alımınızı kahvaltıdan başlayarak gün içine yaymanız daha etkin kalori yakmanıza neden olur. Öğünlerinizi önceden belirleyiniz. Mümkünse yediklerinizi 3 ana öğün, 3ara öğüne bölün az ve sık beslenin. Bol su için, yiyecekleri iyice çiğneyin. Her yemek yediğinizde midenin 1/3ünü boş bırakın. Tam olarak dolu mide sağlığımızın zaman içinde bozulmasına ,erken yaşlanmaya neden olur.Midenizi katı gıdalarla doldurmayın .Katı gıdalarla dolu mide içeriğinin gerekli öz suyu her tarafa dengeli ulaştırması güçleşir ve sindirim zorlaşır. Düzenli yemek yiyenler daha dengeli ve sağlıklı beslenmekte ve ideal kilolarını korumaktadırlar. Zihinsel faaliyetlerin gerektirdiği enerji kaynaklarının en önemlilerinden biride meyvelerdir. Beynin oksijen dışındaki tek enerjisi glikozdur. Glikoz meyvelerde hazır halde bulunur. Diğer gıdalarla alınan şeker midede yakılarak glikoza çevrilir. Bu nedenle meyveleri aç karnına yememeliyiz. Meyveler yemeklerden 30 dakika önce veya 3 saat sonra alınmalıdır. Mide doluyken alınan meyveler midede kalıp besin değeri kaybolup orada mayalanacağı için bütün sindirim sistemimizi yorar. Vücudumuzda dakikada 10 milyon hücre ölür ve bir o kadarı da yenilenir. Ortalama 100 günde (beyin ve sinir hücreleri hariç) bütün vücudumuz yenilenir. Düzensiz kötü beslenme yenileme sistemini aksatır. Cildiniz canlılığını, tazeliğini kaybeder ve en önemlisi hastalıklara açık olursunuz. Yorgunluk, çabuk yorulma, baş ağrısı olabilir. Düşünce ve hafıza sistemi bulanıklaşır. Bu nedenlerden dolayı düzenli ve sağlıklı beslenmeye dikkat etmeli ve yemek için yaşamamalı sadece yaşamak için yemeli görüşünü benimsemeliyiz. Kaynak : http://www.bilkent.edu.tr
  19. bir kuğunun boynuna dokunurken? yol bir yere gitmez içerde düz saçlara uğrar ayak üstü bir akşamüstü her plansız ürperişin sonu hüsran ve hüsran çok sanat müziği bir kelimedir yol bir yere gitmez o bir durma biçimidir yol yoluyla gidebilir yare yoldan çıkabilir apansız ve ömür bitebilir yoldan önce ama yol bir yere gitmez o bir durma biçimidir yaşamak hızlı bir ölme biçimidir düşünce ışıktan yavaşsa erken gidilmelidir gerdan sözcüğüne bir kuyumcuda da rastlayabilirsin bir kasapta da kalbin sızlamaz bir kuzu yüreğini vitrinde görünce o bir beslenme biçimidir ama korkarsın kurdun sevdiği havadan ayakkabı yaparsın yılandan yol bir yere gitmez o bir durma biçimidir her garantiyi istersin hayattan oysa ölümle yaşam arası uzun malum ince bir yol bir yere gitmez o bir ölme biçimidir iyi yolculuklar denmez bir gidene yapılamaz çünkü çok yolculuk bir seferde yolcu denmez her gidene herkes o yolun taraftarı olmayabilir hiç bir sürgün gittiği yolu sevmez mesela yol bir yere gitmez o bir susma biçimidir soğuk bir taşıtın uğultusunda
  20. Yanarmış yürek böyle Islak bir yeşil sebebiyle Kaçarmış insan kendinden Nereye gittiğini bilmeden Ağlarmış gizlice Kurumuş toprağı ıslata ıslata Severmiş de sevilmezmiş Yalan da olsa gülermiş Sebebini bilmeden
  21. Artık kısa pantolonlu çocukları Gençlik parkına götürmüyorlar Ve anneler trafik lambalarında köylü değiller o kadar Locadaki farelerden bile kemirgen Gişeci kadın nur sinemasında En sevdiğim karate filmi Tek kollu kahramanımızdı vang yu Ve ondan çok kollu doğmuştu bruce lee Ki genç yaşta kaybettik kendisini Ulan falkonetti seni bir elime geçireceğim var ya Elektrikler kesilir zengin ve yoksul?un tam ortasında Ve?nin tam üstünde yani Hasstir dense de derinden yurttaşın Elektrik idaresindeki yurttaşa ne o yurttaş Zırpa pırta elektrik kesiliyor Diyebilesi yoktur ki BİRTEK KOKUDUR GEÇMEYEN ZAMANLA HER DUYULDUĞUNDA BİRAZ DAHA KESKİNLEŞEN O zaman amerikan arabaları bizim evin önünde Dolmuş eylerken caddeyi Ümit besen de film yapar niye yapmasın ki furyadır bu Ama seyretmek suça giriyor canım annem Zaten bu yumurtalı sandöviçlerle Kesin kovarlar bizi ki Korkarım her şiire konuk olacak Mahur bir otlupeynir kokusu süreyya sinemasında Mübarekler pikniğe gelmişler Hayır benim kokoş teyzem Mübarekler hakkari? den gelmişler Okul bitimlerinde çamsakızı ağlamalar yok artık Filiz beni unutma ki hakkari Unutulmaya müsait bir yerdir Mektup yaz yoksa çok kurak geçecek bu yaz Hep saklayacağım hatıra defterime yazdığın Yazının yanındaki kan damlayan kalbi Seni seviyorum filiz Yemin et! bak vallahi! Yok artık bu kendini şaşırmış Kendi edasını kendisi bozan cümleler Niyazi?nin kısalığı uzunların problemi Aynı zekanın sırasında oturuyoruz Bozkırımın çilli çocuğuyla avukat oldu sonra Kimin neresine değer bu nostaljik kırıntılar Herkesin sandık odası kendine gizemli Ama kolejli çocuklar nasıl sevişiyor Ve kızlar yine kolejli onlarda ve taş gibi Bu kız var ya insanın sevgilisi olsa Uyku tutmaz adamı Ama rüyasında başka bir lavuğa vermesin hesabı Yükseliş?in tuvaletinde kız resmen düşük yapmış Tabii fevzi de yok Hepimizin bayıla bayıla yuttuğu Kolejli çocuk yalanlarını söylesin Ona kalsa artık sevişmese de olur Bütün okulu getirip götürmüşlüğü var Düzliseliliğimize cintonik içiyoruz Paralı palavralarıyla fevzi?nin Kolejliden darbe yeme işi ilerideymiş O zaman bilmiyoruz tabii Haluk o zaman araba sahibi Ki biz bisiklet kavgası yapmaktayız daha Ağbim mustafa?yla E tabi mobilya dükkanı beş katlı olunca Olsun yakışır kardeşime ki bazı tandır ısmarlıyor Siteler dükkana gidince Nerden baksan kolası ayranı filan Epey para tutuyor konyalı?dan et yiyorsun kolay değil Ah pınar! diye girmeli o sokağa Ey kalçası kendinden güzel kendinden bağımsız insan O kotu giyiyorsun ya senin değil Bizim üstümüze Yapışıyor Ki levis o zaman herkeste yok Biz yerli malı dandik kotu Çamaşır suyuyla amerikanlaştırıyoruz o devir ve Bir konvers almışım elden düşme ağlaya sızlaya Babaannem hiçbir marka bilmiyor Bu pırtıkları mı aldın diyebiliyor konversim hakkında Ve bir de filiz vermiş pınar?ın annesi bak sen Ve kader ve songül ve nazire Ve şu anda adını sayamadığımız Diyarbakır mantalitesinin kız çocukları Yakantop en erotik eğlencedir bize Ah be melike geçme burdan çekirdek çitleye çitleye Biliyorsun fena oluyor yakan topun Ateşli kısmı sen gelince Annesi kuaför ya deli ediyor melike mahallenin istediği zaman fön çekemeyen kızlarını SENİN GİBİ GÜZELİNİ BİR DAHA GÖREMEYECEĞİMİ BİLSEM NE ARTİSTİ BE KAPINA MENTEŞE OLURUM Biliyorum aradan yirmi yıl geçti Bilmiyorum hangi manasız adamlarla seviştin Biliyorum çok geç oldu kalkacağız bu dünyadan Ama seni seviyorum melike Bu şiire biryerde rastlarsan mutlaka beni ara Başak dediğin dünyanın en genç orospusu Sokaktan geçen saçının arkası uzun çocuğu kesiyor Benim elimi tutarken ki orta ikide henüz Ben lise birdeyim ki saçlarımı ortadan ayırmaya Cesaretim yok daha Seni seviyorum diyor yalandan Vallahi bak diye and veriyor sahtekar Ve sahtekarlık benim küçük aşüfteme o kadar yakışıyor Ve ben kadınların sahtekarlıklarına inanmaya Öyle erken bir yaşta başlıyorum ki Biliyorum gülücüğünde tüm erkeklere yer var Başak?ın Ama gel gör ki ben o zaman Böyle entelektüel bakmıyorum hadiseye Tabii diyorum oğlu sende Bu burun olduğu müddetçe Ve skoda bacak durumun düzelmedikçe ki Herşeyin ameliyatı var bunun yok Hiçbir kızı tümüyle çıplak göremeyeceksin Peki saçlarımı ortadan ayırsam? Gitmez olum manyaklaşma senin kafan üçgen O vakit doğumgünü partisi yapmaktır tek çare ki Bu sene benim üçüncü doğuşum olacak bu Ota boka parti veriyoruz dans ederken ilhan Bir bacağını sabit tutacaksın akabinde tak Bacağın kızın iki bacağı arasına sızıyor iyi mi Önce müzük eye of the tiger yeni çıkmış Ve bittabii sade kola içiliyor o zaman kızlarla Ortamda içki varsa zaten büyük hadise Daha kabız zamanlarımız o zaman, o da şundan Hani pederden gizli tuvalette sigara içmeler sırasında E malum tuvaleti frost oluyor Sigara zayi olmasın sebebi o soğukta Uzayan tuvalet seansları kabız etti netice Peki hep mi tuvalet ihtiyacı İclal yengenin yemekli gecelerinde Az ye hayvan gören de Seni evde aç bırakıyoruz zanneder Ama bu börek değil be kardeşim başka bir şey Ecevit diyor naif amcam bu işi götürür kadrosu var Demirel?in yok mu Koskoca demokrat parti tecrübesi var Ecevit erbakan?la işe girerse sonu olur bence Ben onu demiyorum kardeşim diyor necdet amcam ki O ağbeysine kardeşim dediğine göre kesin hır çıkacak Allahım ne çok aktif siyaset bu Pasif insanların hayatında Kaç hükümet düşürdü kaç devrim yaptılar Tavuk etli rakı sofralarında küçüklüğümün Bu kadar sever misin memleketi? Al! Şımardı işte! Hadi gel dee hala mı demirel geyiğine girme O zaman demirel başbakan olarak var ve Spor yaptığına dair hiçbir emare yok Yok artık o rakı sofralarındaki Umutlu umutsuzluk Hep parayı buldun bulamadın muhabbeti şimdiki Sülün abla senin kıymetini o astsubay bilmez Perdenin aralığında görmedi ki seni Evlendiniz sen de lök diye soyundun Kostüm zorlama ışık berbat Hiçbirşey sahiden olmuyor Ama bizim filmimiz öylemiydi seninle Yatardık sotaya pencerenin önüne Ürpertir soğuk gece şehvet neyse işte Senin odanın ışığı yanar Nasıl çapkın yüzlük bir ampul İlk gülme efekti belirir gecede Hemen susturulur kıkırdayan bizzat gece tarafından Bir an kaybolur odanın kırsalında Oyalanırsın on saniye kadar Derken bir dönersin ki bizim perde aralığına Allahım sutyen katına! Ve sülün bir beyaz sutyendir ergenlik çağımın adı Hani senin assubayın görmediği bile Hani o gerdek karanlığında alelacele çıkarıp Yastığın altına tıkıştırdığın Ben sende kadın meselesini sevdim biliyor musun Şimdi bırak bu ayakları diyeceksin Ama samimi söylüyorum Senden öğrendim tenimde kadın ne iş yaparmış Eyvah dedim ben şimdi hep bundan isterim Eteği de mi çıkardın Yok canım bu kadarına dayanmaz Uzayan sokağın abazanları İşte düşleri de gerçeği de öldürecek kadar soluk Ve bir son yazısı kadar sevimsiz gecelik Örttü meselenin üstünü. Yani demem o ki sülün ablam Biz bilirdik kıymetini Assubaya verdiler o başka Bir fiyakayla geldiler seni istemeye O zaman sıteyşın reno yeni çıkmış Bagaj kısmında çocuk taşımak marifet o zaman İşte besili papyonlu bir yeğeni oraya çıkarmışlar Sen de bizim arabanın kafa sallayan köpeği ol misali Gittin netice Sıteyşın bir kederle Bir daha ne senin kıymetin bilinir Ne de biz yatabiliriz herhangibir kimseyle Senin beyaz sutyenin olmadan... Yok artık kaldırımlarda çekirdek çitleyip Ayıp şeyler konuşan mahalle çocukları Teknoloji diyorlar bilgisayar internet şu bu Eğer geçmemişsen İnteraktif bir kahve muhabbetinin eleğinden Senden bibok olmaz açık söyleyeyim Yalanı yüzde görmek gözde tanımak dolanı Diye bir şey vardı ki çetleşmelerde bulunmaz Yok artı subayevlerinin Salkım tadında dizilmiş bahçelerinden Gül çalan varoş romantikleri Kurutup karşılıksız aşklarına vandallayan Çağla çalmaya gider mi insan babasıyla Tam dallas?ın oynadığı saatte ki o saatte Apartmanı götürsen kimsenin ruhu duymuyor Eee kolay mı olum lusi?ye rey amcası kaymış Gerçi o sıra amcası olduğunu bilmiyormuş Ama olsun netice değişmez Islak çağlalar cepleri nemlendiriyor ya Nasıl bahar oluyor anlatamam Veya kırmızıyla daha dün tanışmış bir kiraz tanesinin Ki cennetin afişi bir gün yapılacaksa Mutlaka bu kiraz tanesi de bulunmalıdır Ağza getirdiği bayram sabahı ekşiliği Ben seni denedim demiştin ya yeter mi sana Hala utanırım hatırladıkça Hani kendi kirazlarım dururken Senden istemiştim de hani....neyse utandım yine. Yok artık golf sahası ki Kalın duvar dikenli tel ardından izliyoruz Elin amerikalısının bizim mahalledeki golf maçını Tam yirmi yıl golf sahasının kıyısında oturdu ama Golfün nasıl oynandığını hala bilmez mahalleli Bazan aralardan kaçak sızmalar yapardık Hani gelincik toplama hesabına VE ANCAK BENİM ÜLKEMDE KOVALAR ÇOCUKLARI BEKÇİLER ÇİÇEK TOPLUYORLAR DİYE... hele bir de golf topu bulduk mu tamamdır lan oğlum bu topla ne oynuyor bu kerizler sonra kaldırdılar dikenli telleri açıldı halkımın parkı halkıma ama bir daha asla gelincik bitmedi orada bu da kıssamızın acıklı hissesi bizde faiz yok hata payı veriyoruz... ve sevmeyi ne çok severdik kızları, memleketi ve faşistlerden ne çok nefret ederdik faşist dediğin de kurtlu murtlu elmanın öbür yarısı işte daha sümüğümüz pantolonumuzda kurumamış elimizde leo huberman sosyalizmin alfabesi çeviriyoruz geleni geçeni hoop nereden geliyorsun bilader sağcı mısın solcu mu ben hiçbirşeye karışmıyorum ağbi yıkın bu ipneyi ot bu! romantik şiddet diye bir şey vardı yok artık şiddet öküzleme bir şiddet işte HERKES KATİL OLDU SONUNDA OYSA BİR ARA BAZILARI KAHRAMANDI. Kim sallar bu kağıt yokluğunda Çok bölümü tuvalet kağıdına yazılmış şeyleri Çünkü akasyalar da yok artık Nasıl açardı bir orospunun Orasını burasını açması gibi Bahardan önce gelip baharı çekiştirir gibi Akasyalar Yazlık sinemasında ömrümün Afişi olmalıdır çocukluk bölümünün Zaten iyi insan bir sevdiği artisti unutmaz Bir de akasyaları Eğer ki çocukluğuna açmışsa Yenir de o biliyorsun Ondan sonra ne zaman bir kız elini tutsa Hatırlarsın tadını Neyse geç oldu ağbiyciğim Şimdilik bırakalım İstersen bırakma kağıt bitti zaten Ama ömür bu hep yazmaya sebep Nasılsa devam edeceğiz Yazmaya. Yaşamaya.
  22. "Bir tek dileğim var mutlu ol yeter? sözünün bir kamyon yükü anlam taşıdığı günlerdi Kaldırımlar toz ve kağıt topakları Ankara?nın Ankara?nın sonbahar yaprakları ayvalar sarı hüzünler olgun yaz yorgunu gövdeler serili betonlarda Ben yanımda çok acıklı epey yol üstü sözler getirmiştim. ?Sanki terk edilmiş bir viraneyim her yanım dağılmış yıkılmışım ben? Okul önlük mevsimi ve kaplanması kitapların cumhuriyet gazetesiyle bir ön beslenme çantası kompleksi malum şu otlu peynir meselesi Saçlarını süt mısırı örgü yapmış bir al yüz koca göz görüyorum. Sanki o tehlikeli yolun başındayım Aşk?a geliyorum! ama yanıma hep köy zılgıtlı sözler almışım arabesk kalıyorum her kent soylu aşkın karşısında ?Bir kulunu çok sevdim? diyorum ?O beni hiç sevmiyor? diyorum ?Kalbimi ona verdim artık geri vermiyor? diyorum.
  23. Sus pus olmuş, puslu bir İstanbul'muydu yüzün, yoksa çok bildik hüzünler mi taşınmıştı yüzüne Dolmabahçe da çay tadında.... Divit ucuyla yazılmış bir aşkın sureti vardı avuçlarında, tarih bir başka iklimin kıvamını gösteriyordu. Ben rehnedilmiş yelkovan gibi... hani akrep'i seven ama yüreği takvim yokuşlarında... Sinemada elinin elimde terleyişinin bir anlamı olmalı, sesinin sesimde yankılanmasının... sanki perdedekine üzülmüş ya da sevinmişsin de tesadüfen akmış yüzün içime... Yalan! Sen perdeye bakıyorsun, fikrin benim seyir defterimde.. ve ben amerikanca bir filmi kürtçe seyrediyorum... Kadın Beyoğlu'nun bir kış akşamında, üstündeki deri montun sahibine küs, soğukluğundan muzdarip yürüyordu... Adam da... Yürümek hiçbir şeyi çözmüyordu, bazı Aralık akşamlarında... Parmağında yaralı bir öyküyü taşıyordu adam... Kadının yüzünde bir hüzün... Hüzünlü aralık akşamında bir yüzük... Yüzüğün yüzünde dünya güzeli bir kadının kehaneti... ... Soğuğun ve karanlığın vehameti! Hayatı, bir başkasının pantolonu gibi, küçültülmüş, daraltılmış... İlk sahibinin o pantalonla yaşadığı şeyler, yani pantalonu pantalon yapan anılar, bazı ilkbahar bereleri yüzünden yapılan yamalar, ter tüketen yazlar... Hepsi daraltılmış... Yaşananlara bir beden büyük geliyor artık hayat! Bir aşkı paylaşmak için çok geç, bir paylaşıma aşık olmak içinse erken... Beni sevda yerimden vurdu yine zaman... Şimdi sana söylenecek tek cümle: Bende sana yetecek kadar ben kalmadı...
  24. Adını anmak güzeldi, dost ağızlarda sana dair cümlelerin ıslatılması... Adını anmak... Yüksek sesle, kimsesiz gecelerin düşsel avuntularına sırt çevirip senden söz açmak... Biraz gülünç, biraz sitemkar... güzeldi... Adının Türkçedeki yankısı özeldi... Seninle yoğurt yemek, kendi Kanlıcanlı, Sülalesi Kandilli yoğurtçunun mekanında... Denize amors durup, yüzüne cepheden bakmak güneşli bir mavilikte.... güzeldi.. İpe sapa konuşlanmaz bahanelerle elini tutmak, yüzünde Yüzyıllık bir hasreti gidermek güzeldi... Güzeldi'li geçmiş zamanları düşünüyorum şimdi... Cümlelerimiz öznesiz...Umursayan yok, Kanlıca'daki yoğurdu... ve eşikteki öpücük, tarih bilinci olmayan bir aşkın mührüdür artık...
  25. Aşkımız iki gözlüklünün öpüşme çabasıydı; gözlükleri çıkarmak hiç aklımıza gelmedi. Hiç düşündün mü belkiyi Belki, eline en yakışan takı benim elim. Belki de en belli olacak yalan, benim söylediğim... Belki sen ve belki ben... Yoksulluk, kirden rengi tanınmayan bir beyaz tutsaklık... İnsan kendine iltica edebilir mi? Ölü olarak ele geçiriliyor en sıcak insan sözleri.. Ve hüznüm bir kamu morgunda işe başladı.