Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine

afflicted_

Üye
  • Katıldı

  • Son Giriş

afflicted_ tarafından gönderilen her şey

  1. Kendinden büyük üç kardeşe sahip olmak çok avantajlı görünüyor değil mi? Hep kıskanılan küçük kardeşsinizdir. Ama aslında bu tamamen yalandır. Eğer duruma küçük kardeş cephesinden bakarsanız ne demek istediğimi anlarsınız. Küçük kız henüz 5 yaşındaydı. Ağabeylerinin ve ablasının sahip olduğu pek çok ayrıcalığa ve niteliğe henüz sahip değildi. Mesela onlar, kitaplarını kendileri okuyabiliyorlar, istedikleri satırların altlarını, istedikleri kalemle çizebiliyorlar, ezberledikleri şiiri babalarına okumadan önce üzerinde tartışabiliyorlar, sayıları ve yazıları sadece okumakla kalmayıp aynılarını yazabiliyorlardı. Hatta annesi kendi kalemlerini açmaları için onlara izin bile veriyordu. Sanırım en imrendiği özellikleri de buydu. Oysa annesi ne zaman kendini yorgun hissetmesse o zaman ona kitap okuyabiliyor, kitapları çizmesine asla izin verilmiyor, sadece ismini yazabiliyor ama hiçbir şey okuyamıyor, babası kardeşlerinin yaptıklarıyla daha çok ilgileniyordu. Ayrıca ne zaman annesinden kalemtıraşı kullanmak için izin istese "hayır" yanıtı alıyordu. "Tehlikeli ve oyuncak değil" diyordu annesi. Yaz tatili gelmişti. Kardeşlerinin okuldaki başarıları, babası ve birçok aile büyüğü tarafından, hem övgü dolu sözlerle hem de çeşitli hediyelerle ödüllendirilirken, küçük kız sürekli aynı şeyi duyuyordu. "Bu da büyüyünce aynı kardeşleri gibi olacak" " çok akıllı, çok zeki maşallah". Oysa küçük kız akıl, zeka istemiyordu. Ne olduklarını ve ne işe yaradıklarını bile bilmiyordu. Tek istediği büyümekti. Sıcak bir yaz gecesiydi. Kardeşleri, yaptıkları yaramazlıklarla anne ve babasını çok üzmüşler ve sonunda televizyon yasağı ile sabaha kadar oda hapsi cezasına layık görülmüşlerdi. Babasının iki kaşının ortasında oluşan çizgiye bakarak, onun çok sinirli olduğunu hissetmişti. Usulca yanaşıp, en sevimli ifadesiyle "babacım ne okuyorsun?" dedi. Babası bulmaca çözüyordu ve kaşları arasındaki çizgi sinirden değil, düşünmekten oluşmuştu. Bulmacanın ne olduğunu öğrenmek istediğinde, babası onu kucağına oturttu ve anlatmaya başladı. Yandaki soruların cevaplarını buluyorsun sonra bulduğun cevapları siyah beyaz kutucuklardan beyaz olanın içine sığdırmaya çalışıyorsun. Kolay gibi görünüyordu. Babası her sorunun cevabını bildiğine göre, bulmacada tek zorlanacağı yer cevapları bu kutulara sığdırmak olacaktı. Bunu babasına söylediğinde onun yüzünde oluşan tebessüm, anlatmaya çalıştığı şey için küçük kızı umutlandırmıştı. "Babacım, ben ne zaman büyüyeceğim? ve ne zaman okula gideceğim?" diye sordu. "Daha çok zaman var" yanıtı onu gerçekten üzmüştü. Sonu gelmez itirazların babasını ikna etmeyeceğini çok iyi bildiğinden farklı bir yol denemeyi tercih etti. "Babacım, şu beyaz kutuya yazdığın -engerek- var ya, bu hangi sorunun cevabı?" dedikten sonra babasının gözlerin içine baktı. Onu da tıpkı kardeşleri gibi takdir etmesini bekliyordu çünkü okuduğunu babasına göstermişti. Babası "bir yılan türü" dedi. Hemen fark edememişti ama küçük kızı orda yazan kelimeyi hatasız okumuştu. Olabilir miydi? Yoksa tesadüf mü?. Kısa bir testin ardından küçük kızının okuyabildiğini ancak henüz yazamadığını anladı ve tıpkı diğer çocuklarına yaptığı gibi ona da övgü dolu sözler söyleyip çok gururlandığını anlattı. Küçük kız gurur nedir bilmiyordu ve babasını ağlattığına göre iyi bir şey mi kötü bir şey mi karar verememişti. Ertesi gün babası ve küçük kız mahallenin ilk okuluna gittiler. Babası okul müdürüne durumu anlattı. Okulun müdürü, yaptığı testten sonra küçük kızın okula başlayabileceğini söylemişti. Bu güzel haber küçük kızı çok sevindirdi. Artık oda siyah önlük giyip beyaz yakalık takabilecek, hatta tıpkı ablası gibi onunda başının üzerini kocaman beyaz bir kurdele süsleyecekti. Okulun ilk günü gelmişti. Heyecan doruktaydı. Onu sınıfına getiren annesiydi. Öğretmen boyunun diğer çocuklardan daha kısa olması nedeniyle onun en ön sıraya oturması gerektiğini söylemişti.. Etrafındaki çocukların hemen hepsi annelerinin gitmemesi için ağlayıp bağrışırken, küçük kız annesinin bir an önce gitmesini istiyor ve onu uzaklaştırmaya çalışıyordu. Okulun ilk gününün bile kardeşlerinin sıradan bir okul günüden farklı olmasını istemiyor gibiydi. Sınıftaki çocuklar içinde beden olarak küçük olduğunu biliyor ama yinede kendini oldukça büyük hissediyordu. Diğer çocuklar gibi ağlamıyordu ve tıpkı ablası gibi başının üzerinde kocaman beyaz bir kurdele taşıyordu. Nihayet öğretmenin "veliler dışarı çıksın" uyarısı ile annesi gitmişti. Oda öğretmenini, sıra ve sınıf arkadaşlarını inceleme fırsatı bulmuştu. Pek çoğunun gözleri ağlamaktan şişmişti. Yanında oturan çocuk da tıpkı onun gibi kısa boyluydu. "Sen de mi 5 yaşındasın?" diye sordu yanındakine. "Hayır 7.." cevabı oldukça sinirli gelmişti. Sıra arkadaşı güzel pembe çantasından defterini ve kalemliğini çıkararak sıranın üzerine tıpkı öğretmenin tarif ettiği gibi yerleştirdi. Küçük kız, arkadaşının neler yaptığını dikkatlice inceledikten sonra, hiç kimsenin yardımı olmadan ağabeyinden kalma siyah çantasını yerden aldı. İçindeki kalemliği ve defterini çıkararak tıpkı arkadaşı gibi sıranın üzerine yerleştirdi. Öğretmen henüz açılmamış olan kurşun kalemleri açmalarını söylediğinde içini bir korku sardı. O güne kadar hiç kalemtıraş kullanmasına izin verilmemişti. Yapacağı şeyin doğru olup olmadığını düşünecek zamanı bile yoktu. Öğretmenine doğru yapıp yapmadığını sordu. "Dene, göreceksin" dedi öğretmeni. Kalemi çevirmeye başladığında parlak metal kısmın üzerinde kaleme ait parçalar belirmişti. Çok eğlenceliydi. Kalem gitgide küçülüyordu. Buna son vermek için kalemi kalemtıraşın içinden çıkardı. Gördüğü şey onu gerçekten şaşırtmıştı. Artık kalemin ucunda yazabileceği sivri bir kısım oluşmuştu. Çok heyecan vericiydi. Defterinin ilk sayfasını açtı ve nasıl yazıldığını bildiği tek şey olan ismini kocaman harflerle yazdı. Kalemtıraşı kullanırken çıkan kalem parçalarını annesine göstermek için dikkatlice kalemliğine yerleştirdi. Artık annesi de kalemtıraş kullanabildiği için onunla gurur duyacak ve tıpkı babası gibi ağlayacaktı.
  2. Tamam" dedi kız, kara çocuğun aynadaki gözlerine bakarak. Sonra usulca arkasına döndü. Gözlerinde anadan doğma taşıdı hüzünle, Ceviz ağacından yapılı işlemeli sandığa yöneldi. Daha çok gençti; elleri nasır bağlamamıştı. İncitmeden dokundu yıllardır genç kızların mahremiyetini koruyan, emektar ahşap abideye. "Bismillah" dedi ve çevirdi sandığın kilidini. Sandık, bu mukaddes dokunuşa gıcırdayan seslerle mukabelede bulundu. Yılların emeği, nice teyzelerin ve genç kızların akıttığı onca göz nuruna acıyarak baktı. Gözleri, aradığı şeyi bulduğunun sinyalini verircesine açıldı. Şimdi eli daha da titrek, lale işlemeli örtüye uzandı. Eline alıp laleleri incelemeye başladığında, alev rengi bu çiçeklerin neden boynunun eğri olduğuna takıldı birden! "Örtünün içinde ne var acaba " diye düşündü karaçocuk. Kız, onun bu sessiz cümlesini duydu ve acelece örtüyü açtı. Kendisine verilen emaneti koruyan her "mukaddes" örtü gibi, lale işlemeli bu beyaz örtü de dört köşeden sarılmıştı. Gözler merakını giderebildi sonunda; örtüden gümüş renkli, bir dişi kırılmış, güzel desenli bir tarak çıkıverdi. Kız, örtüdeki lale işlemelerinin tarakta da olduğunu görünce, eşyadaki "vefa"yı gösterdiği için adeta şükredercesine tarağı bağrına bastı. Bir Temmuz sıcağı annesinin ölüm haberini duyunca oyunu yarım kalan küçük kız büyümüştü. Gözlerinden boşalan su damlacıkları birer fatiha gönderdi annesine. Genç kız oturmasını söyledi karaçocuğa. Seninle küçük bir oyun oynayacağız. Önce ben sonra da sen birbirimizin saçlarını tarayacağız. Kimin saçları tarakta en çok kalırsa o bu oyunun muzafferi olacak! Gen kız sözlerini bitirdiğinde elindeki tarağı okşuyordu hala. Gençadam bu oyunun hikmetini anlamadı; sual etmeden kabul etti. Kim bilir belki de saçlarının güzelliğine ve kuvvetli oluşuna güveniyordu. Geceydi karaçocuğun saçlarının kökü. Gece gibi uzundu, parıl parıl parlayan her bir teline yıldız misali nazar edilirdi! Beyazlara bürünmüş ve nerden geldiği meçhul olan bu garip kız teklifinin kabul edilişine gülümsedi. Az önce gözlerini aynada izlerken onların bu kadar mana dolu olduğunu görmemişti. Mahçup bir edayla sırtını dönmesini istedi."Peki deyiverdi kara çocuk itiraz etme gücünü bulamıyordu kendinde. Ayyüzlü'nün ince uzun parmakları titriyordu. Heyecan parmak uçlarında oynaşan zerreciklerdi; kız bunu hissedince tarağı sıkı sıkı kavradı ve başladı genç adamın saçlarına dokunmaya. Genç kız, her tarak darbesinde canını acıtma korkusu taşıyor; bu ürperti kalp atışlarından duyuluyordu. Gözlerinde koca bir dünya taşıyan adam bu küçük oyunun sırrından mahrum, kalbinin heyecanını durdurmak istercesine elini kalbinin üzerine koydu. İkisini de bu heyecan dolu ritmlerine, gecenin davetsiz misafiri "rüzgâr" fısıltılar gönderiyordu. Duyabilene ne anlamlı bir orkestra. Ne de kolay taranıyordu kara çocuğun simsiyah saçları. Parlayan saçları tarak dişleriyle çok şeritli yollara benzerken kalbi tek şeritli çıkmaz bir sokaktı Ayyüzlü kız bu güzel orkestra bozulmadan bir türkü tutturdu.. Bülbülüm altın kafeste Ötme bülbül yarim hasta Ben feleğe ne etmişim Beni her bahar ağlatır Ben sana aldanamam yarim Ben sana dayanamam ....... Kızın nefesi birden kesildi; yutkunuverdi. Gençadam ne olduğunu anlamak için döndüğünde genç kızın parlak çehresinde zoraki bir gülümseme gördü. Gözlerine baktı kızın ve neden bu solgun yüz dedi. Kız susuyordu.elindeki tarağı işaret etti.. Çocuk tarağa bakar bakmaz yüzünde gülücükler peyda oldu çünkü tarakta sadece bir adet saç teli vardı. Çocuk usulca tarağı aldı "sıra bende " dedi. Hiç itiraz edebilir mi genç kız, hafifçe eğdi boynunu, hükmüne ram oldu. Kızın başındaki yazmayı çözmek için ellerini uzattığında birden bire yazmanın çözüldü. Öyle temizdi ki kız Allah onu mahrem ellerden böyle koruyordu işte. Dünya değil kainat yıkılmıştı genç adamın üzerine. Gördükleri gerçek miydi? Hangisi hakikatti aynada gördüğü hayal mi karşısında duran gerçek mi? Eliden düşüverdi tarak, bütün kemikleri işe yaramaz olmuştu sanki. Genç adamın Gözyaşları, içinde koca bir dünya taşıdığı gözlerine hücum etti. Avuçlarına boşalan gözyaşlarına rağmen inanamıyordu gözlerine ! Bir feryad bile koparamamıştı;kilitlendi adeta. Genç kız çocuğun aksine hiç ağlamadı. Öylece baktı ..Kendinde konuşacak gücü bulduğuna inandığında BEN SENİ SAÇLARIN OLMASA DA ÇOK SEVİYORUM dedi. Kız gayr-i ihtiyari gülümsedi; gülümsemesinde şefkat vardı. Ellerini yüzüne kapamış ağlayan çocuğun saçlarını öptü, üzülme dedi. "ben, ben..." diyebildi sadece genç adam öyle bedbaht olmuştu ki konuşamıyordu. Ellerinin yüzünden çektiğinde yanında odada kimsecikler yoktu. Fırtınanın sesi yükselmiş pencere sonuna kadar açılmıştı. "Ansızın gelip hayatımın tam ortasına bağdaş kurdun ve şimdi de aynı hızla bana hiç sormadan şu pencereden çıkıp gittin öyle mi ? Genç adamın bu feryadını kim duyardı aynada gözlerinin izi kalmış periden başka..
  3. Eğer bir alıcı çıksaydı, bir şeytan mesela, ne karşılığında satardınız ruhunuzu, ne karşılığında cehennemlerde yanmaya razı olurdunuz? Bir volkan gibi, içi çağıldayan çılgın alevlerle dolu olduğu halde aynı zamanda bir selvi ağacı kadar da huzurlu olan bir aşkı, böyle bir mucizeyi, bir tek gün zerdali çiçeklerinin döküldüğü gizli bir bahçede, bir sevgiliyle yaşamak karşılığında satar mıydınız ruhunuzu? Parlak beyaz duvarları floresan lambalarının sert ışıklarıyla aydınlanmış bir laboratuvarda bir geceyarısı kan çanağına dönmüş gözlerinizle mikroskobunuza bakarken, kanserin çaresini keşfetmek karşılığında atar mıydınız ruhunuzu ateşlere? Bir sabaha karşı, askerlerin dipçiklerle kapıları kırıp evlere girerek insanları taradığı bir darbenin liderliğini yapan, insanları darağaçlarına, zindanlara sürükleyip korkutan, herkesin karşısında titreyerek selam durduğu bir general olma karşılığında vazgeçer miydiniz ruhunuzdan? Bütün dünyanın soluk soluğa seyrettiği bir film çekebilme yeteneğinin size bağışlanması, ruhunuza biçtiğiniz fiyatı karşılar mıydı? Yoksa ruhunuzu hiç bir bedel karşılığında satmaz mısınız, sakin bedeninizin içindeki sakin ruhunuzla, hiçbir değiş tokuşa razı gelmeden mi sürdürmek istersiniz ömrünüzü? Ruhunuzu, hiçbir bedel karşılığında satılmayacak kadar kıymetli mi buluyorsunuz? Yoksa ruhunuzu satmaya razısınız da, korkularınız mı buna engel oluyor? Goethe, kimine göre gelmiş geçmiş en zeki insan, Faust'u 'ruhunu satmak' üzerine yazmıştı. Doktor Faust şeytanla yaptığı pazarlıkta, 'şimdi zaman dursun' diyecek kadar mutlu olup, 'zaman dursun' dediğinde ruhunu şeytana satacaktı. Siz, nasıl bir anda 'zaman dursun' derdiniz? Sizi, geriye kalan ömrünüzü aynı anın içinde geçirmeye razı edecek kadar mutlu edebilecek olay nedir? Hayatınızın filmini hangi karede dondurmak isterdiniz? Hangi kareyi dondurmak için ruhunuzu satardınız? Geçmişinizde var mı böyle bir an? Yoksa böyle bir anın sizi gelecekte beklediğini mi hayal ediyorsunuz? Ruhunuzu satmak için şeytanla pazarlık eder miydiniz? Ya şeytan, o kötü melek, sizin ruhunuzu satın alınacak kadar değerli bulur muydu? Ülkenizi, darbeci generallerden korkmayacak kadar güçlü bir ülke yapmak için satar mısınız ruhunuzu, ya da insanların birbirini öldürmediği bir ülke yapmak için? Bir kadınla seviştiğiniz anı mı sonsuza kadar uzatmak istersiniz, yoksa sevgilinizin size yaslanıp 'seni seviyorum' dediği anı mı? Doktor Faust 'şimdi zaman dursun' diyecek kadar mutlu olmadı hiç, ama şeytan gene de onu oyuna getirip ruhunu aldı. Zamanın durmasını istememizi sağlayacak kadar mutlu olduğumuz anlar var mıdır? En mutlu olduğunuz an bile, 'gelecekte belki daha da mutlu olacağım bir an olur' ümidiyle zamanın akmasını ister miydiniz? Ruhunuzu, sonsuza dek sürecek mutlu bir an karşılığında satar mıydınız? Goethe mi, Faust mu yoksa şeytan mı olmak isterdiniz? Herkesin ruhunu satın alabilecek bir şeytan olma karşılığında satar mıydınız ruhunuzu? Mutluluklar karşılığında ruhumuzu almak için böyle kötü bir melek neden var acaba? Niye mutlulukla kötülük ya da mutlulukla şeytan arasında hep bir ilişiki var gibi? Neden iyilik melekleri bize huzuru, kötülük melekleri mutluluğu sunuyor? Neden huzur ve mutluluk, mutluluk ve iyilik bir araya pek gelmiyor? Neden dalgalı bir okyanustaki yalnız bir deniz feneri gibi, mutluluk, huzursuzluklarla kötülüklerin arasında çakıyor? Neden mutsuzluğa ulaşmak için muhakkak şeytanın pelerinine sürtünmek gerekiyor? Ve neden şeytan bir mutlu an karşılığında hemen ruhumuzu almak istiyor? Neden Tanrı, melekleriyle birlikte şeytanı da gönderdi bize? Şeytanın dokunmadığı bir mutluluk, günahın değmediği bir aşk var mı? Ne karşılığında satarsınız ruhunuzu? Kim olmak ve ne olmak için? Sezar'ın Kleopatra'yla yattığı ilk gece karşılığında mı, Lenin'in Moskova'ya girdiği an karşılığında mı, Arşimed'in 'Evraka' diye bağırdığı an karşılığında mı, Joyce'un 'Ulysses' romanının son satırını da düzeltip kalemini bıraktığı an karşılığında mı, Mark Spitz'in olimpiyatlarda yedinci altınını da boynuna taktığı an karşılığında mı? Yoksa Karındeşen Jack olmak karşılığında mı? Tarihe geçen o ünlü katil gibi hiç yakalanmadan yedi cinayet işleyip yedi insan öldürebilmek karşılığında satar mısınız ruhunuzu? Peki Einstain olmak karşılığında? Ruhunuza biçtiğiniz bedel ne? Mutluluk mu, şöhret mi, başarı mı, yaratabilme yeteneği mi, insanlara ayrdımcı olabilme gücü mü, yakalanmadan cinayet işleme şansı mı? Yoksa para mı istersiniz? Ruhunu milyarlar karşılığında satan, geçmişi günahla dolu o büyük zenginlerden biri olmak karşılığında vazgeçer misiniz ruhunuzdan? Güney Afrika'da Zencileri kırbaçlayarak öldürten bir elmas madeni sahibi, işçilerin üzerine benzin sıktırıp yaktıran bir dolar milyarderi olmak fiyatınızı karşılar mı? Paralarınızla çeşit çeşit hayatlar alırsınız. İnsan hayatları. Küçük oyuncaklar gibi oynarsınız onlarla, isterseniz kırıp atabilirsiniz, isterseniz bir biblo gibi odanızın bir köşesine koyabilirsiniz. Kadınlar için ayrı bedeller de var tabii. Bir kraliçe olmak mı ruhunuzu alabilir, yoksa erdemini hiç kaybetmeyen Roma'nın kutsal orospusu olmak mı? Her gece bir yaveriyle yatıp ertesi sabah yattığı adamı idam ettiren bir imporatoriçe olmak mı yoksa Nobel'i alan ve hayatı laboratuvarlarda geçen bir Madam Curie olmak mı? Yoksa sadece bir evliliğe mi satarsınız ruhunuzu? Güvence mi istersiniz, çılgınlık mı? Kadınlar, ah onlar erkeklerden akıllıdır, güvenceli bir çılgınlık isterler. Şeytanın bile veremeyeceğinin peşindedir onlar. Şeytan da, onun için, onların peşinde. İmkansızı isteyeni kandırmak ister o. Ve şeytan çok şanssızdır, imkansızı isteyeni kandırmak için elinde erkekler gibi beceriksiz aletler vardır. Zaten o yüzden, parayı, mücevheri, şöhreti pazarlığa ekler. Kadınlar kim olmak karşılığında satar ruhunu? Bütün bir ülkeyi ayaklandırıp sonra yağlı kütüklerin üzerinde yakılan Jeanne D'Arc mı, yüzünde hep büyülü bir ışıkla dolaşan Greta Garbo mu, Evita Peron mu? 'Zaman dursun' diyeceğiniz kadar mutlu bir an için satar mısınız ruhunuzu? Şeytanla ne karşılığında pazarlığa oturursunuz? Hiç yalan söylemeden yaşayabilmek mesela. Yoksa söylediğiniz her yalana insanların inanması mı? Korkularınızdan kurtulacağınızı söylese şeytan, verir misiniz ruhunuzu? Bir daha hiç bir şeyden, hiçbir şekilde korkmamak. Ailenizden, sevgililerinizden, dostlarınızdan, düşmanlarınızdan, polislerden, katillerden, hırsızlardan, size doğru yolu göstermek isteyenlerden, size yardım edenlerden, size kızanlardan ve sizi sevenlerden korkmadan yaşayabilmek için vazgeçer misiniz ruhunuzdan? Hiç endişesiz yaşayabilmek, nasıl bir fiyat? Bir ülkeyi ya da bir insanı kurtarmak için satar mısınız ruhunuzu? Goethe, Faust'u neden yazdı acaba? Şeytanla pazarlık fikrini ona kim verdi? Gördüğü insanlar mı? Acaba herkes sürekli şeytanla pazarlık mı ediyor, sürekli satılıyor mu ruhlar, satmayanlar fiyatı beğenmeyenler mi yalnızca, yoksa korkaklar mı ya da çok cesur olanlar mı? Ruhunuzu satar mısınız? Yoksa daha önceden sattınız mı? Nedir fiyatınız? Zerdali ağaçları mı, laboratuvarlar mı, emrinize amade ordular mı, lüks kerhaneler mi, saraylar mı, yazı masaları mı, yaldızlı yataklar mı, yakalanmayan cinayetler mi? Zamanın durmasını isteyeceğiniz kadar mutlu bir an oldu mu hayatınızda? Her mutlu anda şeytanla pazarlık mı var acaba? Tanrı, şeytanı niye yarattı? Goethe niye yazdı Faust'u? Siz ruhunuzu satmaktan mı, yoksa ucuza satmaktan mı pişmansınız? Yoksa hiç satmamaktan mı? Zamanı durdurmak ister misiniz? Yoksa zaman mı sizi durdursun istersiniz?
  4. Birçok dönemeçte kaderimize 'buradan sap' diye bağırmak isterken ağzımızı bile açmadan, sesimizi çıkarmadan, geçip gitmişizdir. O dönemeçte karar verebilirsek nereye gidecektik hiç bilemeden ve bunu hep merak ederek başka bir menzile, başka bir geleceğe, başka bir hayata doğru sessizce yolumuza devam ederiz. Nedir bizi sessiz bırakan peki? Nedir isteğimize rağmen karar vermemizi engelleyen? Bazen düşünürüm de, kader bana tuhaf huylu bir arabacı gibi gözükür, sanki sizi hangi şehre götüreceğini seyahatin başından belirlemiştir de, şehre vardıktan sonra bazı dönemeçlerde dönüp adresi size sorar. Hangi semtte, hangi sokakta, hangi evde yaşayacağınızı kendiniz belirlersiniz. O dönemeçlerde kararınız ya da kararsızlığınız çizer yolunu. Kararsız kalırsanız eğer, arabacı o dönemeci geçip devam eder yoluna. Acaba hayatımızın kaç dönemecinde kendimiz karar veririz ne yana sapacağımıza ve acaba hayatımızın kaç dönemecinde kararsızlığımız yüzünden bir dönemeci kaçırırız. Ve, o dönemeçlerde kararımızı ya da kararsızlığımızı belirleyen nedir? Geleceğimizin rotasını kararlarımız mı yoksa kararsızlıklarımız mı çizer? Birçok dönemeçte kaderimize 'buradan sap' diye bağırmak isterken ağzımızı bile açmadan, sesimizi çıkarmadan, geçip gitmişizdir. O dönemeçte karar verebilirsek nereye gidecektik hiç bilemeden ve bunu hep merak ederek başka bir menzile, başka bir geleceğe, başka bir hayata doğru sessizce yolumuza devam ederiz. Nedir bizi sessiz bırakan peki? Nedir isteğimize rağmen karar vermemizi engelleyen? İsteklerimizden daha güçlü nasıl bir duygu var içimizde? Istvan Szabo'nun, neredeyse sanata düşman olan 'sanatçılarla' Paris'te Wagner'in bir operasını sahneye koymaya çalışan Macar bir orkestra şefiyle, onun aşık olduğu Amerikalı bir sopranoyu anlattığı harika bir filmi vardır, 'Venüs'le Buluşma.' Genç orkestra şefi bin türlü engelin, entrikanın, kaprisin arasında istediği gibi bir müzik çalabilmek için kıvranırken, dünyanın en güzel seslerinden birine sahip olan, zeki, güzel, şımarık ve gençliğini ardında bıraktığından kaygılı sopranoya aşık olur. Soprano da bu çocuksu, yetenekli ve çaresiz şefe tutulur. Macar şef evlidir. Güzel soprano ise, artık efsane olmuş çok ünlü bir başka Macar şefle bir zamanlar bir aşk yaşamıştır. Genç şef, sevdiği kadın, karısı ve hayran olduğu eski şefin korkutucu efsanesi arasında sıkışır, bir yandan da orkestradaki çeşitli sorunların üstesinden gelmeye uğraşır. Bütün bunlara rağmen birbirlerine aşklarından sözetmeyi ve birlikte olmayı başarırlar, harika sevişirler, kadınların seviştikten sonra 'bu bir mucize' dedikleri o olağanüstü sevişmelerden. Bir seferinde prova yapılırken gene orkestrayla şefin arasında sorun çıkar, şef provayı izleyen sopranonun yanına gelir, 'bunları azdıramıyorum' der 'ne yapacağım.' - Azdırırsın, der soprano, beni azdırdığına göre onları da azdırırsın. Bu bir tek cümle bile şefe ihtiyacı olan gücü vermeye yeter. Ama hayat her zaman bu kadar güzel değildir şef için. Sopranoya aşık olduğunu anlayan karısı onu evden kovar, soprano şefin evliliğini bozmak istemediğinden telefonlarına cevap vermez. Bütün bu karmaşaya rağmen yeniden biraraya gelirler. Soprano şefe, 'hiç kimseye böyle aşık olmadım' der. Şef de olağanüstü güzellikte sesi olan bu huysuz kadına aşıktır. Ve, o dönemeç gelir. Bir sevişmeden sonra yatağın üstünde çırılçıplak birbirlerine sarılmış vaziyette kucak kucağa otururlarken, soprano 'Paris'ten sonra ne yapacağımızı düşünüyorum' der gülümseyerek. Gelecekle ilgili bir söz bekler şeften. Şef sesini çıkarmadan bakar kadının yüzüne. Tek kelime etmez. Hayatının belki de en önemli dönemeçlerinden birinde, kadere 'buradan sap' diye bağırmak isterken sessizce durur. Soprano anlar. Şef, kadere 'buradan sap' diyememiştir. Operanın ve hayatının 'venüsüyle' buluşamayacaktır. Aşkına ve isteğine rağmen karar verecek cesareti gösterememiş, hayatını bir başka geleceğe döndürememiştir. Kimbilir, belki karısının çok üzüleceğini düşünmek, belki sopranonun kendisinden bıkacağından çekinmek, belki eski ve ünlü şefin hayali altında ezileceğini sanmak, belki de sopranonun kaprislerinin kendi geleceğini boğacağından korkmak. Nedeni ne olursa olsun şef kararını verememiştir. Henüz varolmayan 'gelecekle' ilgili korkular, varolan 'an'ı ve o andaki o olağanüstü isteği hayata geçirmeye engel olmuştur. Kararsız kalmış, kader yoluna devam etmiştir. Peki, gelecek nasıl olur da 'an'ı böylesine önemsiz ve güçsüz kılabilir? Neden insan elindeki 'an'ı yaşamak yerine, geleceğiyle ilgili hesaplara takılıp kararsız ve sessiz kalır bir dönemeçte. Gelecek belirsiz ve karanlık olduğu için mi, aydınlık ve belirgin olan 'an'ı böylesine yenilgiye uğratır. Bilinmeyenden duyduğumuz korku, bilinenin aydınlığı içinde duran istekten kuvvetli midir? Belirsiz olan belirli olandan güçlü müdür hep? O yüzden mi, en önemli dönemeçlerde bazen böyle kararsız ve sessiz kalır da, çok sapmak istediğimiz yollara özlemle bakarak dümdüz devam ederiz? Hayatımızın en önemli zaman parçası, henüz gelmemiş olan ve 'gelecek' denilen zaman parçası mıdır? Böyle zamanlarda kaderimizi belirleyen 'dün' ya da 'bugün' değil de 'yarın' mıdır? Yarın, bu korkunç gücünü bilinmez olmasına mı borçludur? Geleceğin belirsiz karanlığına saklanan korku, bugünün apaçık isteğini neden bir sessizliğe mahkum eder? Şef, o sessizlik anında bile, o güzel sopranoyu hayatı boyunca seveceğini ve özleyeceğini bilir, o kadın olmadan geçecek olan hayatının solgunlaşacağını keskin bir şekilde hisseder. Yaşadığı acıyı sessizliğiyle kabullenir. Gelecekten korktuğu için geleceği istediği gibi yaşayamaz. Karar veremediği için hayatının yolunu kararsızlığı çizer. Hayatlarımızı kararlarımız mı kararsızlıklarımız mı belirler? 'An'ın isteklerini 'geleceğin' endişelerine kurban edenler mi daha mutlu yaşar yoksa geleceğin acılarını kabul edecek kadar güçlü bir şekilde 'an'ın isteğine sarılanlar mı? Kaç dönemeçten 'Venüs'le buluşamadan' geçtik acaba? Ve acaba kaçımız gelecek korkusu yüzünden geleceğimizi kaybettik?
  5. Vazgeçemeyeceğim kadar kıymetli değil benim hayatım, ben şanslı olanlardanım, hayatımdan daha kıymetli bir şeylerim var benim, öyle altı imzalı boş mukaveleler taşımıyorum koynumda, hayatım karşılığında anlaşmalar yapmıyorum. Çıplak ayaklarının altında keskin pürtüklükayalıkları, her seferinde 'belki de bu son'diyerek hissedip kendini bir uçurumdan aşağıya, bir avuç gözüken denize bırakan Amazonlar'ın o yabani çocukları gibi korkudan ürpererek bırakırım kendimi uçurumlara. Siz bir sonsuza doğru düşmeyi bilmiyorsunuz, sonuncu kez olup olmadığını bilmeden ciğerlerinize doldurduğunuz geniş bir solukla, gözleriniz serin bir rüzgarla yanarken, dimdik korkuyla ve şehvetle titreyerek bir uçuruma uçmayı bilmiyorsunuz siz. Hayatınız kıymetli, hayatınızdan daha kıymetli bir şeyiniz yok çünkü. Koynunuzda altı imzalı boş mukaveleler taşıyorsunuz, küçük bir kumarbazın işaretli kağıtları dağıttığı gibi dağıtıyorsunuz onları ve her seferinde kaybediyorsunuz bütün küçük kumarbazlar gibi. Siz o filmi gördünüz mü? Hayatından geleceğinden, ailesinden ve aklından vazgeçmek pahasına o 'üç numaralı konçerto'yu çalan piyanistin filmini gördünüzmü siz? Rachmaninov'un 'üç numaralı piyano konçertosunu' Rachmaninov'un önünde çalıp o ünlü Rus kompozitöre, 'çalarken ruhuma dokundunuz'dedirten ve sol kolunu bir felce kaptırıp sakat kalan hocasının, 'piyano bir canavardır, onu denetleyemezsen yutar seni' dediği genç piyanistin, bir canavar tarafından yutulmayı göze alarak 'üç numaralı konçertoyu' çalmak için ihtirasla titremesini seyrettiniz mi? Hazırlıksız ve kırılgan bir ruhun taşıyamayacağı kadar büyük bir duygusal coşku gerektiren bu parçayı çalarken, yanlış sevgilerle örselenmiş ruhunu ortaya koyan o piyanistin, dünyanın en zor piyano parçası denilen konçertoyu çalabilmek için sağlığını, geleceğini ve bütün hatını tehlikeye atmasını aptalca bulmadan önce, bir insan neden hayatını bir piyano parçası çalmak için tehlikeye atar diye sordunuz mu? Gizlilerde bir yerde böyle bir soru saklıyor musunuz; bir gün lazım olur da belki sorarım diye, hayatınızn bir bölümünde böyle bir soru hazırlayıp koydunuz mu bir yanınıza? Siyah smokini, bağlı olduğu baştan bağımsız ayrı bir canlı gibi kıvır kıvır uçuşan saçları ve kalın gözlükleriyle piyanonun başına gelip parçayı çalmadan önce gözlüklerini çıkartarak keskin bir bıçak gibi simsiyah parıldayan piyanonun üstüne koyan genç çocuğun, dokunduğu her notayla geleceğinden ve hayatından bir parçayı tuşlara bıraktığı o konserde, olağanüstü bir duyarlılıkla çaldığı parçanın bitiminde kendisini ayakta alkışlayan kalabalığın önünde selam verirken yıkılıp kalıvermesini görmelisiniz. Bir insanın hayatından kıymetli ne var ki, onun uğruna, bir piyano parçası için hayatını veriyor diye sormalısınız. Ruhunda ve aklında ne varsa, hepsini son katresine kadar 'üç numaralı konçertonun'ışıltılı tınılarına terk eden çocuğun zaten kırılgan olan iç dünyasının, bir zümrüdüanka yumurtası gibi çatlayıp kendi içindeki büyülü kuşun üstüne çökmesini ve çocuğun o parçayı çaldıktan sonra on yedi yılını akıl hastanelerinde geçirmesini anlamak zor, eğer hayatınızda daha kıymetli birşey yoksa. Sizin hayatınızda çalmak için uğruna hayatınızı vereceğiniz bir 'konçerto'yok mu? 'İşte bunun için yakarım geleceğimi' dediğiniz bir parça bulunmuyor mu repertuarınızda? Yoksa eğer bu, hayatınızda hayatınızdan daha kıymetli bir şey bulunmuyor demektir. Kolay anlaşmalar yaparsınız o zaman.Budalalar karşısında susar, zorbalar karşısında eğilirsiniz. Koşumları yalandan, kırbacı çıkarcılıktan yapılmış arabalara koşulursunuz siz de. 'Hayır'demeyi unutursunuz. Herkese dağıtısınız o lanet olasıca boş mukavelelerinizi. Katiller efendiniz olur, sahtekarlar padişahlık taslar size, kulaklarınız artık hiçbir müziği duymaz, ruhunuz kayalara çarpıp terk edilmiş eski bir gemi gibi yosunlanıp çürümeye koyulur ve ortak bayağılıkların içinde atarsınız kulaçlarınızı. Ve inanın, hayat, içi boşaldıkça ağırlaşır.Taşınması zor bir yük olur. O boşluğu saklamak için siz de başlarsınız yalanlara, ne kadar boşalırsa hayatınız o kadar çok yalan söyler, cakalanırsınız ve boş bir hayatı taşımanın aslında nasılda büyük bir akıllılık olduğunu anlatmaya koyulursunuz. Biliyormusunuz, romantiklerin sonuncu büyüğü denilen Rachmaninov, besteciliğinin yanı sıra çok da önemli bir piyano virtüözüydü, çocuk yaşında saraylarda konserler vermeye başlamıştı.Dokuz yaşındayken gittiği bir asilzade konağında çaldığı bir parçanın orta yerinde daha etkileyici olmak için esas çarpıcı akoru basmadan önce ellerini tuşların üstünden kaldırıp biran beklemişti ve o sırada müzikten pek de anlamayan yaşlı bir kontes çocuğun parçayı unuttuğunu sanıp şefkatli bir sesle, 'istersen daha iyi bildiğin birşey çal' demişti. Daha iyi bildiğiniz birşey çalmak istermisiniz yaşlı konteslerin şefkatine sığınıp? Yoksa müzikten anlamayanların şefkatini reddedebilecek misiniz? Uğruna geleceğinizi mahvedeceğiniz, akıl hastanelerine, hapishanelere, sefaletlere düşeceğiniz bir 'üç numaralı konçertonuz' var mı? 'Ben bunu çalacağım'dediğiniz bir parça.'Bunu çalacağım ve başka da birşey çalmayacağım'dediğiniz bir konçerto için kamaşıyor mu yüreğiniz, parmaklarınız kıpır kıpır oynaşıyormu içinizde? 'Hayat bir canavardır, onu denetleyemezsen yutar seni' deyip vuruyormusunuz hayatın akorlarına, konçertonun bir ucundan girip öbür ucundan ter içinde ve çıldırarak çıkıyor musunuz? Vazgeçemeyeceğim kadar kıymetli değil benim hayatım, ben şanslı olanlardanım, hayatımdan daha kıymetli bir şeylerim var benim. Bir yazı, bir aşk, bir isyan. Belkide bu son kez diyerek Amazon'un o yabanıl çocukları gibi her yanımda kayaların keskin pürtüklerini hissederek bırakacağım kendimi bir uçurumun dibinde küçücük gözüken denize, gözlerim rüzgardan yanacak ve şehvetle titreyecek içim.Suya çarptığımda ince bir ok gibisaplanacağım derinlerine ve eğer çıkabilirsem yeniden suyun üstüne, ıslak sakallarımla gülümseyeceğim ve edepsiz bir oğlan çocuğu gibi övüneceğim size 'hayatımda daha kıymetli şeylerim var' diye. Şayet sizde gülümserseniz, çırılçıplak ve baştan aşağıya ıslak tutacağım ellerinizi, 'çalın'diyeceğim, 'çalın şu üç numaralı konçertoyu'. Bir uçurumdan uçarak basacaksınız tuşlara.Ter içinde ve çıldırmanın kenarında dolaşarak, sevişir gibi hayatı yakıp bir hayatı doğuracaksınız. Bütün mukaveleleriniz parça parça olup kuş tüyleri gibi savrulacak havaya. Hayatla yaptığınız bütün anlaşmaları yırttığınızda ve 'başka birşey çalmayı'reddettiğiniz de, işte o zaman anlayacaksınız belki de hayatın ne olduğunu. Ve piyanistin, bir canavarı yutup çıldıran o çocuğun, niye o 'üç numaralı konçertoyu'çaldığını.
  6. Sevmek dediğimiz... Sevmek, yalnızca sevgiden oluşmuyor. Bir altın madeninin duvarından kopardığımız bir parçanın içinde altınla birlikte nasıl taş, çakıl, çamur buluyorsanız, sevmek dediğinizde de sevginin yanında sevgiye benzemeyen birçok duyguyu buluyorsunuz. Sevmek, yalnızca sevgiden ibaret olsaydı, sevdiğimizin mutluluğunu ister, onun mutluluğundan mutlu olurduk ama biz sevdiğimizin mutlu olmasını değil, bizimle mutlu olmasını istiyoruz. "Bizimle" sözcüğü altının yanındaki çakıl işte. Sevdiğimiz kadın bir başkasıyla mutlu olduğunda bu bizi mutsuz ediyor, sevdiğimiz bir başkasıyla güldüğünde bu bizi ağlatıyor, sevdiğimiz bir başkasıyla seviştiğinde bu bizi yaralıyor. Sevmek, sevdiğimiz bizimle mutlu olduğunda, bizi başkalarına tercih ettiğinde sevgiye benziyor ama sevdiğimiz bir başkasıyla mutlu olmayı tercih ettiğinde, bizi terk ettiğinde sevmek sevgisizliği hatta düşmanlığı andırıyor. Sevmek, ancak bizimle şartı gerçekleştiğinde sevgiyse eğer, o zaman, sevmek karşımızdakine mi yoksa kendimize mi sevgi duymamızdan kaynaklanıyor? Hem seven hem sevilen biziz de, sevdiğimizi sandığımız kişi, kendimize duyduğumuz sevgiyi yansıtan bir ayna mı; sevdiğimizi kaybettiğimizde bizi ve sevgimizi yansıtan aynayı kaybettiğimiz için mi o kadar mutsuz oluyoruz? Peki ama eğer sevmek böyle bir şeyse, niye herhangi birini değil de özel olarak seçtiğimiz birini seviyoruz, niye ancak bir kişi bizim aynamız olabiliyor? Sevmek, yalnızca sevgiden ibaret değil, daha karmaşık, daha anlaşılmaz, daha tehlikeli bir şey. Sevdiğimiz insan uğruna öldüğümüz öldürdüğümüz de oluyor. Bir kadını sevdiğimizde benim olsun diyoruz. Bir erkeği sevdiğimizde benim olsun diyoruz. Sevmek, yalnızca sevgiyi değil sahiplenmeyi de getiriyor. Bir de vatanı sevenler var. Peki onlar ne diyor? Vatan mutlu olsun mu diyorlar? Yoksa vatan benimle mutlu olsun mu diyorlar? Vatanı sevdiği için darbe yapanlar, çete kuranlar, faili meçhul cinayetler işleyenler, siyasete hile karıştıranlar, hukuku çarpıtanlar, vatan mutlu olsun diye mi yapıyorlar bunları yoksa vatan onlarla mutlu olsun diye mi? Vatan, onlarsız daha mutlu olursa, bu, onları sevindirecek mi yoksa üzecek mi? Vatanı sevdikleri için hak etmedikleri iktidarlardan vazgeçmeyenler acaba vatanı mı seviyorlar yoksa kendilerini mi, vatan onların kendilerine duydukları sevginin bir aynası mı, o aynayı kaybetmekten mi korkuyorlar, biz olmazsak parçalanır dedikleri vatan mı yoksa kendi varlıklarını yansıtan ayna mı? Sevmek, yalnızca sevgiden ibaret değil. Sevdiğimiz mutlu olsun değil, sevdiğimiz bizimle mutlu olsun istiyoruz. Sevdiğimiz başkasıyla mutlu olduğunda, sevmek, sevgiden çok düşmanlığa benziyor. Kızıyor, kıskanıyor, öfkeleniyor hatta öldürüyoruz. Sevdiğimiz vatan bizden başkasıyla mutlu olduğunda, bizim iktidarımızı istemediğinde ne yapıyoruz? Kızıyor, kıskanıyor, öfkeleniyor hatta öldürüyor muyuz? Sevmek, karmaşık, anlaşılmaz hatta tehlikeli bir şey. Seven öldürebiliyor da... Öldürülen bazen bir insan oluyor bazen de bir vatan...
  7. Onlar her şeyleriyle vaatkar ve çekicidir; bakışlarıyla, kokularıyla, duruşlarıyla, Sev Beni derler, sev beni, kimse benim gibi sevişemez, benim gibi öpüşemez kimse, kimin dudaklarında böyle karadut tadı var, kim bu kadar güzel kokuyor; ayışığında çırılçıplak dolaşırım, yağmurlarda gülerim; dokun saçlarıma, hiç bu kadar parlağını gördün mü, seni öyle çok severim ki kimse benim gibi sevemez. Kleopatradır onlar, Mara Haridir, Messelinadır, Hürrem Sultandır. Museler gibi her yolcuyu şarkılarıyla sarhoş eder, yolundan döndürürler; her gemi onların sesini dinleyebilmek için felaketlere uğramaya razı olur. Her yerdedirler, her yanda; başınızı çevirdiğinizde bir ışık bulutunun içinden çıkıverirler. Onlar göründüğü andan itibaren bütün duygular, bilinen ne kadar duygu varsa hepsi, saklandıkları köşelerden kuytulardan çıkarak size doğru çılgın bir koşu tutturur; hepsini tadarsınız, en yakıcı olanları, en baharatlıları, en lezzetlileri. Ve, onlar gözyaşı demektir. Acı çektirir ve acı çekerler. Kadınlar için, onlar, bir gün bir yerde mutlaka karşılaşacaklarını bildikleri, bu karşılaşmayı yürek çarpıntılarıyla, korkarak bekledikleri karanlık ve uğursuz hayaletlerdir. Öteki kadının çeşit çeşit kılıklara girebileceğini bilir kadınlar; en yakın arkadaş, komşu, bir başka erkeğin sevgilisi, iş arkadaşı, bir davetteki misafir kılığında yaklaşabilirler; bütün kadınlar diğer bütün kadınlara kuşkuyla, acaba bu mu, bu en yakınımda duran mı öteki kadın çıkacak diye diye bakar, bu meşum ihtimale karşı daima hazır bekler, gizlice silahlanır, her kadının rastladığı diğer bütün kadınlar için yaptığı küçük yorumlar, eksikliklerinin yada fazlalıklarının altını usulca çizip her an olabilecek bir çatışmaya karşı biriktirilen cephane olarak tutulur bir yanda. Kadınların en yakın arkadaşlarını bile hafifçe çekiştirmesi, minik alay oklarıyla daha sonra vurulacak yerleri önceden işaretlemesi, vefasızlıklarından, kötü kalpliliklerinden değildir; öteki kadının hangi kisvenin altından aniden fırlayabileceğini bilemediklerinden ama her yerden çıkabileceğinden emin olmalarındandır. Kızıl bir şeytan, kara bir büyücü, kötü kalpli bir orospudur öteki kadın kadınlara göre; öteki kadının hep güldüğünü, hep eğlendiğini, hep kurbanlarını aşağıladığını düşünürler; öteki kadının nasıl ağladığını, erkeği gecenin bir vakti evine dönmek zorunda kaldığında kendini nasıl yenik hissettiğini, yalnızlığı nasıl bir yenilmişlik duygusuyla yaşadığını, kimsesiz gecelerde Kleopatranın masum ve güçsüz bir kız çocuğuna nasıl döndüğünü bilmezler, bunu umursamazlar da. Birisi onlara öteki kadının acı çektiğini söylese, en iyi yetişmişi, en kibarı bile bir anda değişip, Ne acı çekecek o orospu deyiverir, o amacına ulaşamadığı için ağlıyor yalnızca, müstehaktır ona. Öteki kadın ise herkese karşı dövüşür; sevdiği erkeğe, sevdiği erkeği seven kadına, o kadını destekleyen bütün kadınlara, kalabalıkların ahlakına, kendi çevresine, ailesine karşı tek başına vuruşmak ve bu olağanüstü savaştan galip çıkmak zorundadır; öteki kadının yenilgisi çok acıdır çünkü, savaş meydanına bir kez çıktıktan sonra oradan yenilmiş olarak ayrılırsa ona bu meydana çıkmasını pahalıya ödetirler, laf dokundurmalarla, alaylarla, dedikodularla onu parçalar, bu savaşa girme cesaretini gösterdiğine pişman ederler. O yüzden bu savaş çok şiddetli geçer. Arthur Millerın Cadı Kazanında olduğu gibi yenileceğini düşünen öteki kadın bütün bir kasabayı şeytanların istila ettiğini ve baş şeytanın da kendisinin yenilmesine yol açan erkek olduğunu söyleyebilir, Catherine de Medici gibi rakibelerinin yemeklerine zehir koydurabilir. Hiçbir erkeğin anlayamadığı, bilemediği, inanılmaz yöntemlerle istihbarat faaliyetleri yürütülür, iki kadın birbiri hakkında neredeyse en mahrem bilgileri bile kimsenin anlayamayacağı kaynaklardan öğrenir, bu bilgileri değerlendirir, erkeğe ihbar eder, ihaneti, hatta cinayeti kışkırtır. Eğer bu savaşta iki kadın yenişemeyeceğini anlarsa, erkek bir türlü karar veremez ve savaşın biri lehine bitmesini sağlayamazsa o zaman beklenmedik bir şey olur ve iki kadın birden o erkeği yok etmek için uğraşır; öyle hırpalarlar ki erkeği, onu öldürmekle kesin bir karar vermek arasında bir seçime bütün vahşetleri, bütün cazibeleri, bütün silahlarıyla zorlarlar. Öteki kadın ın ortaya çıkmasıyla birlikte aslında herkes acı çeker. Bir eğlencenin, bir isteğin, bir sevginin, bir bağlılığın bu kadar süratle acı ve kedere dönüşebildiği belki de hayatımızda başka hiçbir örnek yoktur. VIII. Henry gibi hükümranlığını ve krallığın cakasını en pervasızca, en şımarıkça yaşamış bir kral bile Katolik karısı Catherine ile sevgilisi Anne Boleyn arasındaki savaşta sıkışıp yeni bir din icat etmek ve bütün memleketin dinini değiştirip yıllarca bitmeyecek kanlı bir din savaşının başlamasın neden olmak zorunda kalır. Ama o, kral olduğu ve krallar da kadınlar kadar vahşileşebileceği için, kadınlar arasındaki savaşı kazanan Anne Boleyn'i daha sonra o güzel başını vurdurarak cezalandırır. Her türlü duygunun ayaklanıp ortaya çıktığı, bu yer yer çok zevkli, yer yer çok acı, şefkatle şiddetin iç içe geçtiği neredeyse ölümcül macerada, tanrıların ve kadınların erkeklere yaptığı en büyük şaka ise, aslında her kadının öteki kadın olmasıdır. Bütün kadınlar aynı zamanda öteki kadın'dır. En sıradanı, en durağanı, en kibarı, en sadesi, en dürüstü, en güvenilir olanı bile bir anda öteki kadın a dönüşebilir, hayattaki rolünü kendini bile şaşırtabilecek bir süratle değiştirir, bir savaşta kalabalıkları yanına alıp öteki kadın a karşı savaşırken, bir başka savaşta kalabalıkları karşısına alıp herkesle savaşa girebilir; öteki kadın olmanın fettanlığına, çekiciliğine, yalnızlığına ve acısına bir anda kendini bırakabilir, bakışı, konuşuşu, yürüyüşü, saçlarının kesimi, görünüşü, dudaklarına sürdüğü rujun rengi aniden değişebilir. Öteki kadın her kadının içindeki ve belki de bu yüzden onu o kadar iyi tanıyıp ondan o kadar nefret eder. Zevk denizlerinin museleridir öteki kadınlar. HER KADIN ÖTEKİ KADIN'A DÜŞMANDIR. VE, HER KADIN ÖTEKİ KADIN OLMAYI ÇILGINCA SEVER.
  8. Bazen, bir ömür bir uçurum taşırız içimizde ve fark etmeyiz. Bizi biz yapan her şeyin ve adına hayat dediğimiz serüvenimizin kökünde bazen büyük bir boşluk vardır ve biz bu boşluğu, onun orada olduğunu bilmeden, hissetmeden taşır dururuz. Onu görmemiz, hissetmemiz, onun orada bulunduğunu anlamamız, genellikle o boşluğun hiç olmazsa bir kez, güçlü bir duyguyla, keskin bir heyecanla, yakıcı bir istekle dolması ve sonra boşluğu dolduran duygunun yada insanın bizi bırakıp çekilmesiyle olur. Geride kalan, artık doldurmak için çırpındığımız bir uçurumdur. Orada olduğunu her an bütün tenimizde ve ruhumuzda hissettiğimiz büyük bir boşluktur. O güne dek, gizli gizli kendini duyumsatan uçurum ayaklarımızın dibinde açılmıştır artık ve gözlerimiz o derinlikten başka bir şeyi görmez; o uçurum dolmadan önce yaşadığımız her şey manasız ve sıkıcıdır, geçmiş yaşamımıza dönmeyi düşünmeye bile tahammül edemeyiz. Bir uçurumu taşıdığımızı bilmeden manasız ve sıkıcı bir hayatı ömür boyu sürdürmek mi, yoksa orada bir uçurum olduğunu, onu, unutulmaz heyecanlarla, maceralarla, anılarla dolu bir duygu tayfunundan geçtikten sonra anlamak mı daha kötü, o sırada bunu düşünemeyiz bile. İçindeki boşluğu bir kez görmüş olan, zaman zaman 'keşke bunu hiç görmemiş olsaydım' dese de, bir daha asla o boşlukla yaşamaya dayanamaz. Otuz beş yaşında ülkesinden uzak bir senatoryumda veremden ölen yazar Katherine Mansfield, 'Bir Hüzün Güncesi' adını taşıyan anılarında, on sekiz yaşında, kendi hayatındaki boşluğun dolduğu geceyi anlatır: 'Soğuktan, yorgunluktan ölü gibiyim. Uyuyamıyorum; çünkü öylesine birdenbire oldu ki, uzun süredir bunu beklememe karşın, altüst oldum, ezildim altında. O, yorgun. Dün geceyi onun kolları arasında geçirdim -bu geceyse ondan nefret ediyorum- ona tapıyorum anlamına gelir bu. Bedeninin büyülü çekiciliğini duyumsamadan yatağımda yatamıyorum.' Ve boşluğun dolduğu andaki büyük haz: 'Beni büyülüyor, tutsak ediyor, varlığına, bedenine tapıyorum. Başımı göğsüne dayayıp yatarken, yaşamın verebileceği ne varsa duyumsuyorum. Tüm sıkıntılarım, aşağılık korkularım silinip gidiyor' O zamana kadar belli belirsiz bir iç sıkıntısı, hayatın söylendiği kadar güzel olduğundan duyulan kuşkunun yarattığı hafif bir huzursuzluk yaşanırken, o uçurum bir kez dolduktan sonra artık bir daha onun eski haline dönmemesi, hayatın hep aynı dolulukla yaşanması için önüne geçilemez bir tutku duyulur. Hayatın zevkli ve anlamlı olduğu anlaşılmıştır. Ve bu, insanı bağımlı kılar, zevksiz ve anlamsız bir hayat artık karanlık ve kirli duvarlarıyla ruhunuzu ezen, içinde kıpırdayamadığınız dar bir hücredir, duvarları yıkmak için önüne geçilmez bir arzu hissedersiniz. Kısa yaşamını çılgınlıklarla, yazdığı harikulade güzel hikayelerle, hülyalarla ve acılarla geçiren Mansfield, bu bağımlılığı, bazı eleştirmenlerin 'dahice' bulduğu üslubuyla güncesine döker: 'Yaşamımın korkunç bayalığı yok olup gitti. Onun kollarının sığınağından başka hiçbir şey kalmadı. Kuşkusuz, bir hafta önce bütün bunlara katlanabilirdim; çünkü sevmenin sevilmenin, tutkuyla hayran olmanın gerçek anlamda ne olduğunu daha bilmiyordum. Ama şimdi onu yitirirsem, onu elimden alırlarsa, ruhum sokaklara düşer, rastgele bir yabancıdan sevgi dilenir, o değerli zehirden birazcık olsun tatmak için yalvarıp yakarır.' Hayatımızdaki uçurumları coşkulu seller doldurur bazen, kuru bir vadinin tutkulu bir nehre, çorak bir bozkırın Babil bahçelerine dönüşmesindeki sihri şaşkın bir hayranlıkla yaşarız. Ama ne yazık ki, bazen büyük nehir, ardında kurumuş bir nehir yatağı bırakarak akıp gider. Daha önce hiç bilmeden içimizde taşıdığımız, ama o gittikten sonra içimizi parçalayan bir acıya dönüşen boşluk artık bütün hayatımızı esir almıştır. Ölümün ıssızlığını andıran bir karamsarlık çöker. 'Aşktan çılgın gibiyim. Şimdi o benim için her şey, -müzikten de üstün- ama şimdi gidiyor, Beklediğim şey gerçekleşti. Sabun köpüğü gibi uçtu gitti, gerçekten de bu tür yaşantılarımın sonuncusu bu -son yaşantım. Daha fazla dayanamıyorum artık; ruhumu öldürüyor; her seferinde daha derinden duyuyorum bunu, çünkü her seferinde yaram yeniden hançerleniyor, bıçak yarayı deşiyor, eski acıları uyandırıyor. Yanımda bir mum dingince yanıyor; altın renkli bir çiçeği andırıyor; ama burada çok uzun kalırsam alev küçülecek, pırpırlanacak, ölecek. Yaşam da böyle, aşk da -belli belirsiz, geçici, kaçıcı bir şey. Karamsarlık, iç kapayıcı, korkunç, karşımda duruyor; eski düşlere tutunuyorum sıkı sıkı. Gökkuşaklarını, kesme cam bardakları seviyorum ben. Gökkuşağı silinip gidiyor, bardaksa parçalanıp binlerce elmas parçacığa dönüşüyor. Nereye dağılıyorlar, gökyüzünün uçsuz bucaksızlığı içinde, göğün dört bir yanından esen yellere kapılıp yok oluyorlar.' İçinde boşluğu taşıyan hayat, 'korkunç bir bayağılıktır' o boşluk fark edildikten sonra. Bir mumu 'altın rengi bir çiçek' yapan ise o bir tek kişinin varlığıdır. 'Gökkuşağını ve kesme bardakları' seversiniz onu düşündüğünüzde. O gittiğinde, 'altın rengi çiçek' solar, gökyüzü ve kesme bardaklar parçalanır, gökyüzünün uçsuz bucaksızlığı içinde esen yellere kapılıp yok olurlar. YALNIZLIK, HER GİTTİĞİNİZ YERE SİZDEN ÖNCE VARIP SİZİ KARŞILAR. Kuşların kara lekeler gibi uçtuğu bulutlu öğleden sonralara dayanamazsınız. Ruhunuz 'sokaklara düşer', o 'değerli zehir için' yalvarırsınız insanlara. Bulamazsınız. O bir zehirdir, ama değerlidir ve kolay bulunmaz. Kendinizi ve herşeyi küçümsersiniz, siz bir boşluksunuzdur ve herşey bir boşluktur. Ve belki işte o zaman sorarsınız hangisi daha iyi diye, bir uçurumu onu hiç fark etmeden içinde taşımak mı, yoksa hayatın başka türlü yaşanacağını da gördükten sonra kederli bir yalnızlıkla içinizdeki uçurumu fark etmek mi? Ancak uçurumu gördükten sonra sorarsınız bunu. Bunun cevabı hep değişir, ama hep o zehri ararsınız. Bir uçurumla yaşamak aslında yaşamamaktır, anlamışsınızdır bunu, yaşamak ise değerli bir zehri içmektir ve zehir içilirken ne kadar güzelse, bittiğinde o kadar yakıcı olacaktır. Üstelik o zehir sizi diğerlerinden ayıracaktır. Uçurumlarını, hiç fark etmeden yaşayan insanlarla; uçurumlarının 'bir bedenin büyüsüyle', bir başka insanın ısısıyla, kahkahasıyla, sıcak bir öğleni yada erken bir sabahıyla, düşlerinde beliriveren görüntüsüyle dolduğunu görenlerin yaşadıkları ve seyrettikleri hayatlar birbirine hiç benzemeyecektir. İkincilerin hayatında keder, ayrılık, öfke, özlem olsa da 'bayağılık' olmayacaktır. 'Altın rengi bir çiçek' gibi yanan mum sönse de altın rengi bir çiçek gibi sönecektir. Ruhları 'sokaklara düşse' de o sokaklar 'değerli' birşeylerin arandığı yerler olacaktır. Yalvarsalar da, öbürlerinin tadını ve sarhoşluğunu bilmedikleri bir zehri içmek için yalvaracaklardır. Bazen bir ömür bir uçurum taşırız içimizde ve fark etmeyiz bunu. Bir gün o uçurum dolar. Değerli bir zehirle dolar o uçurum. Bizi heyecanlandıran, sakinleştiren, sevindiren ve kederlendiren bir zehirler. Altın rengi çiçekler gibi mumlar yanar. Sonra biri zehrini alıp gider. Gökkuşağı ve kesme vardaklar dört bir yandan esen yellerle dağılır. Ruhumuz sokaklara düşer. Bir uçurum parçalanır içimizde. Ve o değerli zehrimizden içemezsek bizi de parçalar.
  9. ....bostan dolabının yanındaki, suları bana kahverengi gözüken, o küçük ve eskimiş havuzdaki solgun ve kederli nilüferlere gidip bakardım çocukken, babam, onların kökleri olmadığını anlatmıştı bana. Neden bu çiçekleri hep bir şeylere benzetmek için kullandıklarını ancak büyüyünce anladım. Yalnızca bu çiçekler, hep bir yerlere gidecekmiş gibi azade ve özgür oluyorlar ama küçük bir havuzun içinde bir yere gitmeden yaşıyorlardı. Hayat da böyle birşeydi benim için; hep biryerlere gidecek gibi duran, yalnız ve bir yere gitmeyen bir çiçek. Bütün bir hayatin özeti buydu. Bende bir yere bağlanmadım ve bir yere gitmedim, öyle solgun nilüfer gibi bir havuzun içinde yalnız başına durdum, köklerimi salamadım, ne, olduğum yere sağlamca yerleştim, ne, başka diyarlara kaçabildim. Bana bakanlar, beni seyredenler, beni sevenler oldu ama kimse yakasına takmadı beni, kimse odasına koymadı, kimse beni sulayıp büyütmek için uğraşmadı. Onlara ihtiyacım olmadığını, havuzumda tek başıma yüzebileceğimi düşündüler. Ben de bu yüzden; kederi, yalnızlığı, kirlenmeyi öğrendim ve hayata benzedim. Ne garip başka bir şeyde olmak istemedim, beni beğenmeleri yetti bana... Köksüz bir hayat, çaresiz yalnızlık, tuhaf keder.
  10. Nereye gidersin sevdiğim... Hatırlamak için harcadığımızdan çok daha fazla çabayı unutmak için harcıyoruz herhalde. Unutmak... Çaresizlerin, fırtınalar arasında, bir gün oraya ulaşmanın düşünü kurdukları o acıklı sığınak. Hayatımıza girenleri ya da girmek için kapılarımızı zorlayanları silmek aklımızdan, onlar yokmuş gibi davranıp onlar yokmuş gibi yaşamak. Geçmişi, o geçmişi yaşayan parçamızla birlikte çıkartıp atmak içimizden, atılan her parçayla birlikte içimizde bir boşluk kalacağını bilerek yapmak bunu. Ya da yaşanacak birşeyler vaat edenleri, bir gün onları da unutmak zorunda kalacağımızı düşünerek, daha baştan unutmaya çalışmak, geçmiş gibi gelecekten de parçalar ayıklamak. Geçmişimiz ve geleceğimizle bir kazı yerine çevirmek hayatımızı. Nasıl bir öğüt vermeliyiz kendimize? Unut mu demeliyiz? Sana zevk vermiş olanları ve zevk vaat edenleri unut. Hiçbir zaman yekpare bir kıta olamayıp birbirine köprülerle bağlı yüzlerce, binlerce küçük adacıktan oluşan hayatın parçalarını birbirine iliştiren köprüleri yakmalı mıyız? Hafızamızın en çok dönmek istediği, en çok özlediği adacığı mı, köprülerini yıkıp, hayat haritamızdan silmeliyiz? Geçmişimizde en çok özlediğimiz mi en çok unutmaya çalıştığımız? En unutulmaz olan mı en unutulmak istenen? Ya da geleceğimizde en fazla zevk vaat eden mi, köprüsünün başında en uzun oyalanıp gözlerimizi kapayarak, belki ben gözlerimi açana kadar, ışıklarıyla beni çeken o adacık aklımın haritasından silinir diye beklediğimiz? Hatırlamak için harcadığımız çabadan çok daha fazlasını unutmak için harcıyoruz. Unutabiliyor musunuz bari? Hayatınıza kazdığınız o çukurların etrafından dolaşıp geçebiliyor musunuz? Bir zamanlar bütün dünyayı birbirine katan o şarkıyı dinlediğinizde, sorulan sorunun cevabını verebiliyor musunuz: Nereye gidersin sevdiğim, yatağında yalnızken? Nerelere gidiyorsunuz yalnızken yatağınızda? En çok gitmek ve en çok kaçmak isteğiniz yere mi? Geçmişte en yakınınız olmuş olan şimdiki yabancıyı ya da gelecekte en yakınınız olabilecek şimdilik yabancıyı hafızanızın derinliklerinden söküp uzak sürgünlere gönderdiğinizde onunla birlikte giden birşeyler olmuyor mu? Her unutuş bir eksiliş gibi gelmiyor mu size? Unuturken eksilmiyor musunuz? Ve korkmuyor musunuz, sımsıkı kapadığınızı sandığınız o sürgün kapıları bir gün aniden açılıverecek, sürgünleriniz, nerelere gittiğinizi hiç söyleyemeyeceğiniz yalnız yataklarınıza gülümseyerek geliverecekler diye? Ansızın geliveren bir zarftan çıkan Haydar Ergülen'in yanına mavi çarpı atılmış şiirindeki mısralardan haberdar mısınız: Gözlerimizi uzaklıklar değil ki yalnız göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır Acıyor mu gözleriniz, göze alamadığınız yakınlıklardan? Geçmişe ya da geleceğe doğru uzanan kaç köprü yaktınız bugüne dek; hayatınızın haritasını çizerken kendi ellerinizle, sevgiyle, gülümseyişle, sevişmeyle denizlerinize kondurduğunuz kaç adanın, unutuluşun depremleriyle suların derinliğine battığına tanıklık ettiniz? Kaç adayı batırmak için kaç deprem yarattınız, bir adanın üstünü kapatsın diye depremlerinizle yükselttiğiniz o dalgalar, o adayla birlikte daha başka neler yuttu sizden? Yıllar sonra bütün bu depremleri yarattığınız için affedebilecek misiniz kendinizi? ve gözleri ancak gözler bağışlayabilir, öyle acıyor ki gözlerim kim bağışlayacak Acıyor mu gözleriniz? Gözlerinizi bağışlayacak öbür gözleri aramıyor musunuz? Unutulanlar arasında en zor unutulanı olan o gözleri aramıyor musunuz? Kim bağışlayacak gözlerinizi, kim bağışlayacak? Kim bağışlayacak bu unutuşları? sis değil, uykusuzluk değil, iki uzak şehir gibi ayrılıktan kavuşmuyor gözlerim Hatırlamak için harcadığımız çabadan çok daha fazlasını unutmak için harcıyoruz Bize zevk verenleri ya da zevk vaat edenleri unutmak, onları aklımızın haritasından silmek için. Unutuyoruz, her unutuşta biraz daha eksilerek. En hatırlanacak olanları unutmak derin sürgün yaraları açıyor içimizde. Ve biri soruyor bize şarkılar söyleyerek: Nereye gidersin sevdiğim, yatağında yalnızken Geçmiş köprüleri yakıyor, geleceğe uzanan köprülerin başında, o gelecek de kaybolsun diye bekliyoruz, geçmişi unuttuğumuz gibi geleceği de unutmaya çalışıyoruz. Zevk veren ve zevk vaat eden her şeyi unutmak için çabalayıp duruyoruz. Gözlerimiz unutmaktan ve ayrılıktan acıyor. biri hepimizle göz göze gibi hala uykusuz, biri sis içinde kirpiklerine kadar açık bu sessizliği kim bıraktıysa, göremiyorum konuşkan gözlerinde tek sözcük bile, gözlerimiz birbirine değmiyor gecenin iki şehrinde. Bu sessizliği kim bıraktı size? Gözleriniz birbirine değmiyorsa gecenin iki şehrinde bunun suçu kimde, neden değmiyor gözleriniz? Neden tek sözcük bile yok o konuşkan gözlerde? Geçmiş Olan her şeyi biliyor ve unutmak için kıvranarak unutuyorsunuz. Gelecek Olacak her şeyi tahmin ediyor ve kıvranarak unutmaya uğraşıyorsunuz. İki ucunu birden yıkıyorsunuz köprünüzün. Nereye gider bu köprüler, kendi eksilmişliklerinizden başka? Ve sen nereye gidersin sevdiğim, yatağında yalnızken? İki şehri var gecenin, biri gözümde tütüyor, birinin dumanı üstünde yağmur gibi çöken siste, bana bu uykusuz şehri niye bıraktın, göze alamadığım bir şehrin yerine bütün şehirlerdesin. Belki de hatırladıklarımızdan ziyade unuttuklarımızı taşıyoruz şehirlerden şehirlere, göze alamadığımız bir şehir yerine her şehirde, yalnız yatağımıza yattığımızda unuttuklarımıza gidiyoruz. Hatırlamak için harcadığımızdan daha fazlasını unutmak için harcıyoruz. Ve bir şehirde unuttuklarımızı her şehirde hatırlıyoruz. Yekpare bir kıta değil çünkü hayat, adacıklardan oluşmuş dantelli bir harita ve unutmayla hatırlamanın med cezirlerinde, silindiğini sandığımız bir ada birden çıkıveriyor ortaya. Her şehirde çıkıyor. Unutmaya çalıştıklarınız zevk verdi çünkü, unutmaya çalıştıklarınız zevk vaat etti çünkü size. Unutmak, yaşanmış ve yaşanacak olanları yok etmek, silmek, haritanızı derin boşluklara koyu lacivert noktalara boyamak ve eksilmek istiyorsunuz. Unuttukça eksiliyorsunuz. Eksiliyorsunuz, ama unutabiliyor musunuz? Gözleriniz acımıyor mu gerçekten? Gözlerinizi bağışlayabildiniz mi? Peki şu şarkıyı dinliyor musunuz? Nerelere gidersin sevdiğim, yalnızken yatağında?
  11. Dağınık kaşlarınızın sınırlarını çizdiği o ışıltılı gözlerinizden bir pırıltı uçuverdiğini sanki görüyorum. Aşkı aşk yapan duygunun, bütün kadınların peşine düştüğü o suç ortaklığının tadını tadıyorsunuz. Bu yazı size bir suç armağan ediyor. Sanırım Stefan Zweig'ı pek okumadınız, zaten şu sıralarda pek moda değil. Eğer, Zweig'ı okusaydınız, onun bu yazının başlığının tam tersi bir başlık taşıyan muhteşem hikâyesini bilirdiniz. Hani şu Meçhul Bir Kadından Mektuplar isimli şaheserini. İnanin, o hikâyeyi çok severdiniz. O, her kadının içinde saklı olan meçhul bir kadın olma arzusunun bütün yakıcılığını, çekiciliğini ve acısını bir tek hikâyede yaşardınız. Zweig'ın karısıyla birlikte intihar ettiğini de bilmiyorsunuz tabii. Niye intihar ettiğini tahmin edemezsiniz. Dünya Savaşı çıktığı ve insanlar birbirini öldürdüğü için, böyle bir dünyayı daha fazla paylaşmaya tahammül edemeyip kendini öldürdü Halbuki o sıralarda, Latin Amerika'da savaştan epeyce uzakta ve güvenlikteydi. Ama başkaları ölürken, kendini güvende hissetmeye dayanamayacak kadar ilgiliydi başkalarının hayatlarıyla. Bu ilgiyi kendi hayatıyla ödedi. 'Ne kadar aptalca, ' demeyin ne olur, beni çok kırarsınız. Zweigın karısının niye intihar ettiğini ise hep merak etmişimdir. Savaşa dayanamadığı için mi kocasıyla birlikte öldü, yoksa kocasını ölüme gönderirken yalnız bırakamadığı için mi? Dünyanın yanması mı o kadına daha çok acı veriyordu yoksa sevdiği bir erkeğin acı çekmesi mi? Bütün yazarlar ölüme karşı Zweig gibi davranmaz elbet. Zweig'ın görmeye tahammül edemediği savaşa Hemingway gönüllü gitmişti. Eğer ikisi de bugün Türkiye'de yaşasalardı, Hemingway Güneydoğuda bir savaş muhabiri, Zweig İstanbul'da kendini vurmak için elden düşme bir tabanca arayan mutsuz bir yazar olurdu. Graham Green buralarda olsaydı, istihbaratçıların, teröristlerin, kaçakçıların ortaklaşa gittikleri, sınır yakınlarında bir kerhanenin romanını yazardı. John Le Carré, Türk, Alman ve Amerikan casusları arasında geçen görüşmeleri, yapılan anlaşmaları, ikili çalışan casusların psikolojisini anlatır, savaşsız ve düşmansız bir ortama kavuşan gelişmiş dünyanın, kendisini konusuz bırakan sıkıcılığından Türkiye sayesinde kurtulurdu. Savaş ve ölüm, yazarların ilgisini çektiği kadar kadınların da ilgisini çekiyor mu sizce? Avrupa'nın, PKK'yı desteklemekten vazgeçerek, PKK'yı güçsüzleştirirken Türkiye'deki darbe sevdalılarını da güçsüzleştirmesi günlük tartışma konularınız arasında mı? Eğer içtenlikle konuşursak, bunlarla çok da fazla ilgilendiğinizi sanmıyorum. Aşk sizin daha çok ilginizi çekerdi. Acaba beni seviyor mu? sorusu, savaş çıkacak mı? sorusundan daha heyecan verici gelirdi size. Sevildiğinizi öğrenseniz, bu kez de yeteri kadar sevilip sevilmediğinize takılırdı aklınız. Ah, biliyorum, hiçbir kadın yeterince sevilemez. Sarah Bernard, boşuna 'Aşk oburluktan ölür, ' demiyor. Biliyor musunuz, Tanrı erkeklere yaşanan günü, kadınlara ise geçmişle geleceği armağan etti. Siz yaşanan anla pek ilgilenmezsiniz, geçmişin hesaplaşması ya da geleceğin endişesi vardır sizde. Onun için size o an hiç yetmez. Siz geniş bir zamana yayıldığınız için huzursuz, erkekler daracık bir zamana sıkıştıkları için anlayışsız olurlar. Zweig gibileri ise ne o ana sığarlar, ne de geleceğin kancalarına takılırlar. Onların hayatı, karanlık bir boşluktan, arkalarında ışıklı bir iz bırakarak ölüme atlamakla geçer. İçinden geçtikleri boşluğu yazılarıyla ve bazan da aşklarıyla doldururlar. Zweig'ı mutlaka okumalısınız. Yazarların, nasıl yazı yazdıklarını incelediği bir denemesi var. Müthiş bir tevazuyla kendini de sıradan insanlar arasına koyarak şöyle diyor: 'İlk bakışta onlar da sizin benim gibi insanlardır.' Yazarların da herkes gibi yaşadığını, herkes gibi giyindiğini, herkes gibi dolaştığını anlatıyor. 'Bizim yaptıklarımızı yaparlar, ' diyor, 'sonra da masanın başına geçerler ve bizim yapamadığımız bir şeyi yapıp yazı yazarlar.' Aklına su soru takılıyor elbette! Bize bu kadar benzeyen insanlar bizim yapamadığımız bir işi nasıl yapıyorlar? Zweig'a göre, bir yazar yazı yazarken kendisinden başka bir şey oluyor. Ne yaptığını aslında kendisi de fark edemiyor. Yazıyı yazdıktan sonra, ona yazıyı nasıl yazdığını sorsanız, o size, işlediği cinayeti bilmeyen bir katil gibi bakacaktır. Aynı sizin kimliğiniz gibi, yazının nasıl yazıldığı da meçhul kalıyor. Meçhul kalan yalnızca bu değil ki Dağlarda birbirlerini öldürenler, bir insan öldürürken ne yaptıklarını biliyorlar mı, bir insan başka bir insanı öldürürken tam manasıyla kendinde mi? Herkes gibi âşık olan, herkes gibi seven, herkes gibi gülen biri, tüfeğini bir insana çevirdiği anda hâlâ kendisi midir, yoksa o anda başkası mı olur? Cinayetin, yazının ve aşkın arasında garip bir ortaklık var gibi. Bu üçünü de yaparken insanlar kendilerinden başka biri oluyorlar. Âşık olan biri, kendinin âşık olmayan halinden ne kadar farklı. Cinayeti işleyen, öldürmediği andaki kimliğinden ne kadar uzak. Yazıyı yazan, yazmadığı zamanki yapısından ne kadar değişik. Bir insanin, kendinden başka biri haline geldiği anı çok merak ediyorum. Tüfeği kaldırdığı, kalemi tuttuğu, özlemden yandığı anda ne değişiyor içinde? Cinayet, yazı ve aşk, insanın tanrısallığa en çok yaklaştığı üç durum. Biri öldürerek tanrısallaşıyor, biri yaratarak, biri de kendini çoğaltarak. Cinayet, aşk ve yazı birbirine benziyor, ama Zweig cinayetlere dayanamadığı için kendini öldürüyor, Yesenin ise aşka dayanamadığından vuruyor kendini. Siz Yesenini de bilmiyorsunuz. Ben bütün bunları, size anlatabilmek için biliyorum. Yesenin, Sovyet Devrimi sırasında yaşamış serseri bir şairdi. Herkes de onun serseri olduğunu söylerdi zaten. Bir şiiri, yanlış hatırlamıyorsam, şöyle başlıyordu: 'Bilmiyorum niçin bana su Yesenin rezili Bilmiyorum bana şu şarlatan diyorlar.' Devrime içi pek ısınamadı nedense, devrimciler de onu pek sevemediler. Sonra, Isadora Duncan adlı o dans büyücüsüne aşık oldu. Onun peşinden dolaştı durdu dünyayı. Devrimin katılığına ayak uyduramadığı gibi, aşkın acısına da katlanamadı. İntihar mektubu yerine bir şiir bırakarak vurdu kendini. Biliyor musunuz, mutlu yazar pek yoktur. Mutlu katil ve mutlu âşık pek olmadığı gibi. Mutluluk daha sıradan olanlara mı nasip acaba, yoksa daha sıradan olanlar mutsuzluğa daha kolay mı dayanıyor. Siz soruları seversiniz, bütün kadınlar gibi Cevapları sanki sorular kadar sevmiyorsunuz, sanki cevapsız soruları keşfetmenin peşindesiniz. Erkekler cevapları arar, siz soruları ararsınız. Siz sorularınızla huzursuz, erkekler cevaplarıyla SIKICIDIR. Huzursuzluklarınız ve huzursuzluğunuza duyduğunuz merak, aşkı doğurur. Siz Zweig'ı mutlaka okumalısınız. Zweig, sevgilisiyle birlikte intihar eden bir Alman şairi olan Kleist'in biyografisini yazmıştı. Şöyle diyordu Kleist için: 'Bazan, ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan bir şair yaratabilen biri de bulunmalıdır.' Yazdığı kitaptaki gibi, ölümden bir şiir yaratarak öldü kendi de. Ölümlerin bu kadar çok olduğu ülkemizde, ölümden şiir yaratanların çok az olduğunu biliyorum. Ölümü, şiirinden soyduğumuz ve sıradan acılara, manasızlıklara çevirdiğimiz bir zamanda yaşıyoruz. Ölümün manasızlaştığı yerde aşk da ölüyor. Ben ölümden değil, şiirsiz bir ölümden kurtulmak için âşık oluyorum. Zweig, ölümün manasızlaşmasına dayanamadığı için ölüyor. Siz ise Evet, biliyorum, siz mutlu bir gelecek var mı, diye merak ediyorsunuz. Ve, hep aynı soruyu soruyorsunuz kendinize: 'Ne olacak? ' Dağınık kaşlarınız altında ışıldayan gözleriniz her yerde bu soruyu yaşıyor. Zweig öldüğü ve ben âşık olduğum sürece mutlu bir gelecek var. Zweig ölerek, ben âşık olarak, kendi geleceklerimizi yaksak bile
  12. İlişkiler içinde en çok hastalıklı olanları severim, ateşimin yükselmesini, sayıklamalarımı, kabuslarımla hayallerimin birbirine karışmasını, en dokunulmaz yerlerimde hissettiğim sızıları. Hastalığının bütün kıvrımları, hastalığımın bütün kıvrımlarıyla öpüşen bir kadınla denizaltıma binip çıktığım yolculukları. Solgun bir sabah vakti insanların arasından ayrılışımı. Hiçbir yere gitmeyen bir denizaltının içinde, hiçkimsenin gitmediği yerlere gitmeyi. Birçoğumuz çıktık bu yolculuğa.Evet, sevdiğimiz hasta biri. Evet, bu ilişki hastalıklı. Ama bunu ne önemi var. Hastalıklarımız birbirini tutuyorsa,öpüşen dudaklar gibi değiyorsa hastalıklarımız birbirine... Benim de o kristal denizaltıya binmişliğim var. Süt buğusu gibi solgun maviliğin yayıldığı ıssız bir sabah vakti, dönüp dönmeyeceğini bimediğin bir yolculuğa çıkmak için ürpertilerle binip, kapaklarını kapatırsın. Eğer dönersen başka biri olarak döneceksindir yolculuğundan. O denizaltı bir yere gitmez. Giden sensindir. O denizaltının içinde tuhaf bir yolculuğa çıkarsın, o yolculukta gördüklerini, duyduklarını, hissettiklerini hiçkimseye anlatamazsın, senin anlattığını kimse anlamaz çünkü. Onlar da vaktinde o yolculuğa çıkmış olsalar bile, kimse kimsenin yolculuk hikâyesini kavrayamaz. Kristal denizaltının çevresinden geçip de senin içerde yaptıklarını görenler şaşarlar sana, şaşılacak şeyler yaparsın gerçekten. O denizaltıya binenler kendilerini bile şaşırtacak davranışlarda bulunurlar. Bir orospuya aşık olmaktır o denizaltıya binmek. Bir serseriye tutulmak. Bir çılgının peşinden gitmek. Bütün hayatını bir bencilin yanında geçirmek istemektir. Geleceğini, bir dakikasını bile kendine ayırmadan, verdiğin armağanın değerini belki de hiç bilmeyecek birine vermeye hazırlanmaktır. Seni seyredenler hastalığını düşünürler. 'Hastalıklı ilişkiler' tanımlamasının içindesindir artık. Denizaltının dışındakiler, seni iyileştirmek için sana bağırırlar, nasihatler verirler, yardım etmeye çabalarlar. Seslerini duyar ama yalnızca gülümsersin. Fuzuli'nin şiiridir artık senin duyduğun: 'El çek ilacımdan tabib...' İyileşmek istemezsin. Yalnızca, seni hastalıklı insanların arasına atanı değil hastalığı da sevdiğini kim bilebilir ki seni seyredenler arasında. Sen artık Zelda'ya tutulan Fitzgerald, Wagner'e tutulan Cosima'sındır. Kulağına sesler gelir. - Senin sevdiğin çirkin bir kadın, o adam bencil, güvenilmez biri senin güvendiğin, hastalıklı bir ilişki bu. Gülümsersin. Onlara şöyle demek istersin: - İlişkinin hastalıklı olması önemli değil ki, önemli olan iki kişinin hastalığının birbirine, biribiri için yaratılmış iki parça gibi uyması. Zaten hastalıklı bir ilişkinin olabilmesi, insanın o kristal denizaltıya binip bilinmez yolculuklara çıkması için, birbirine tutulan iki kişinin değil, onların hastalıklarının birbirine değmesi, o hastalıkların kıvrımlarının denk gelmesi gerekir. Seyredenler, hastalıkların uyduğunu görmezler. Onların gördüğü birbirine uymayan iki kişidir. Çirkin bir erkek ve güzel bir kadın gibi, fedakâr bir kadın ve çıkarcı bir erkek gibi, sevecen bir erkek ve sinirli bir kadın gibi iki benzemeyen insanın aynı denizaltının içinde acılarıyla ve mutluluklarıyla tuhaf bir seyahate çıkmasına şaşar insanlar. Sorarlar kendi kendilerine: - Neden bu iki insan aynı kristal denizaltının içinde. Cevap çok basittir aslında: - Çünkü onların hastalıkları birbirine uyuyor. O kristal denizaltıya binmişliğim var. Hastalıkları hastalıklarımın kıvrımlarına uyanlara rastlamışlığım var. Fuzuli'nin mısraını mırıldanmışlığım var: - El çek ilacımdan tabib... İtiraf edeyim ki, ilişkiler içinde en çok hastalıklı olanları severim, ateşimin yükselmesini, sayıklamalarımı, kabuslarımla hayallerimin birbirine karışmasını, en dokunulmaz yerlerimde hissettiğim sızıları. Hastalığının bütün kıvrımları, hastalığımın bütün kıvrımlarıyla öpüşen bir kadınla denizaltıma binip çıktığım yolculukları. Solgun bir sabah vakti insanların arasından ayrılışımı. Hiçbir yere gitmeyen bir denizaltının içinde, hiçkimsenin gitmediği yerlere gitmeyi. Birçoğumuz çıktık bu yolculuğa. Evet, sevdiğimiz hasta biri. Evet, bu ilişki hastalıklı. Ama bunu ne önemi var. Hastalıklarımız birbirini tutuyorsa,öpüşen dudaklar gibi değiyorsa hastalıklarımız birbirine. Hangi sağlıklı ilişki böyle ateşler içinde yanabilir ki, hangi sağlıklı ilişki benim gördüğüm rüyaları görebilir ki, hangi sağlıklı ilişki böyle sancıyabilir ki. Ateşlerle yanarak, sancılarla kavrularak, çılgın rüyaların içinde kıvranarak, kristal denizaltımda hastalıklı ilişkilerin içinde seyahatlere çıktım. Gezdiğim sıcak sahillerin büyücüleri bana hep aynı şeyi söyledi. - Önemli olan onun sana uyması değil,önemli olan onun hastalığının senin hastalığına uyması. Dolaştığım tarih sayfaları, aşk bölümlerinde hep 'hastalıklı' ilişkileri anlatıyordu, kayda geçmeye değer olarak yalnızca onları bulmuştu. Brahms Clara Schuman'a böyle tutulmuş, Yesenin İsodora Duncan'a hayatını böyle armağan etmişti. Onlar birbirlerine uymuyordu. Uyan, hastalıklarıydı. Solgun bir sabah vakti kristal bir denizlatıya biner hayatın derinliklerine gidersiniz. Dönüp dönmeyeceğinizi bilmeden. Dönerseniz başka biri olarak dönersiniz. Kristal bir denizaltıya binmişliğim var. Ateşler içinde kıvrandığım. Ve sizin ateşler içinde kıvrandığınız. Hiç iyileşmek istemediniz. En iyileşmek istediğiniz, iyileşmek için yalvardığınız zamanlarda bile istemediniz iyileşmeyi. Bir kristal denizlatıya binip gittim bir gün. Garip rüyalar gördüm.
  13. Herkesin, kendisi olmaktan sıkıldığı zamanlar vardır. Dertlerinin, sıkıntılarının, kederlerinin kendi küçük hayatının havuzuna sığmadığı zamanlar. Geçmişini, gününü hatta geleceğini unutmak, bütün varlığını ıslak bir palto gibi bir portmantoya asıp yürümek istediği zamanlar. Hemen hemen herkes bilir bu duyguyu. Bu kendinden kaçma isteğini. Sanırım, bayramlar bunun için icat edilmiştir. Herkes kendi küçük havuzunun suyunu, büyük kalabalıkların denizine boşaltabilsin, bir zamanlığına da olsa kendini unutabilsin diye. Herkesin bir araya gelip oluşturduğu ama kendisini oluşturan herkesten daha başka bir şey olan kalabalıklar iyi sığınaklardır. İnsanların acıları ne kadar artarsa, kalabalıklara olan tutkusu da o kadar artar. Ezilen, acı çeken, hayatın sıkıntılarıyla bunalan insanların, parçası oldukları kalabalıklara, aşiretlerine, dinlerine, milletlerine olan düşkünlüklerinin fazlalaşması, içine akacakları, kendilerini unutacakları bir denize duydukları ihtiyacın güçlenmesindendir. Bazen, insanlar ortak öfkelerinde buluşup, kalabalıklara karışarak, bir düşmana karşı kinlerini bileyerek unuturlar kendilerini. Bu tür kalabalıkların içinde acılarını unutanlar, kısa süre sonra daha büyük, daha ortak ve daha unutulmaz acılarla karşılaşırlar. Savaşlar, kıyımlar, kanlı saldırılar, bu tür kalabalıklara karışan insanların aktığı karanlık denizlerdir. Böyle zamanlarda, kalabalıkları uyarmak henüz kendini ve aklını kaybetmemiş olanlara düşer. Öyle zamanlarda durun diye bağırmaya uğraşırsınız. Bir de bayramlar, ortak sevinçler vardır. Bence, öyle zamanlarda, o kalabalığın içine akmamış olanlar da susmak nezaketini göstermelidir. Gerçekleri unutmak isteyenlerle birlikte birkaç günlüğüne siz de gerçekleri unutabilirsiniz. Hatta o kalabalıklara karışabilir, bir süreliğine, başkaları gibi siz de kendinizden kurtulmayı deneyebilirsiniz. Genç bir çocuğun vurduğu topun kaleye girmesiyle birlikte gol diye bağırabilir, bunu hayatınızın en sevinçli anlarından biri haline getirebilir, coşabilir, sevinebilir, sizi kucaklayıp, size kendinizi unutma imkanını verecek kalabalıklara karışabilirsiniz. Bir çiçek tarhının içine yatar gibi çocuksu bir neşeyle kalabalıklara bırakabilirsiniz kendinizi. Çiçekten bir spalto gibi sarınırsınız kalabalığı O, sizi kucaklar Sizi ısıtır. Size, kendinizden başka bir şey olma olanağını bağışlar. Bayramlar bunun içindir. Kendisi olmaktan sıkılanların, yeniden kendileri olmadan önce durup, rahat bir soluk alarak, güç toplayacakları mola yerleridir onlar. Bugünlerde bize böyle bir bayram bağışlandı. Ait olduğumuz kalabalığın renklerini taşıyan genç çocuklar futbol denilen tuhaf ve eğlenceli oyunda mucizeyi andıran başarılar gösteriyorlar. İnsanın kendisi olmasının, bir kalabalığın parçası olmaktan daha önemli olduğunu bilebilirsiniz, kendinizi kalabalıklara bırakıp gerçekleri unuttuktan sonra yeniden kendinize döndüğünüzde gerçeklerin orada duruyor olacağını unutmayabilirsiniz. Ama her zaman kendiniz ve her zaman akıllı olmak zorunda değilsiniz. İnsan bazen kendinden başka biri olmak ister. Kalabalıklara karışmak ister. Bayramlar bunun içindir. Kapınızı çalan bir bayramı bence, cevapsız bırakmayın. Açın kapıyı, kendinizden ve aklınızdan çıkıp yürüyün. Korkmayın. Döndüğünüzde sizi bekleyen gerçekleri ve kendinizi bıraktığınız yerde bulacaksınız.
  14. Kıskançlıklarla, kuşkularla, hesaplaşmalarla süren sancılı bir aşkın orta yerindeki bir sevişmeden sonra adam seviştikleri odadan çıktığında başlayan bir hava bombardımanında ev isabet alıyor ve adamın biraz önce geçtiği bölüm çöküyor. Daha iki dakika önce koynunuzda olan birinin yok olduğunu görüyorsunuz. O korkunç anda kadın yaşadığı çaresizlik karşısında, aslında pek de inanmadığı Tanrı ya sığınıyor. Dizlerinin üstüne çöküp yalvarıyor. "İnandır beni" diyor, "o yaşarsa sana inanacağım. Ona bir fırsat tanı. Bırak mutluluğuna sahip olsun. Bunu yap, inanacağım sana." Ve Tanrı'yla bir pazarlığa oturup en çok sevdiğini geri alabilmenin karşılığında Tanrı'ya en çok sevdiğini vermeyi öneriyor. Eğer biraz önce o kapıdan çıkan erkek yeniden o kapıdan sağ olarak dönerse, o erkeği bir daha hiç görmeyeceğine söz veriyor Tanrı'ya. "İNSANLAR BİRBİRLERİNİ GÖRMEDEN DE SEVEBİLİRLER, değil mi" diyor, seni hayatlarında bir kere bile görmeden seviyorlar. Graham Greene, Zor Tercih isimli romanında, erkeğin dönüşünü gören kadının duygularını yalın bir dille anlatıyor. O anda Maurice girdi içeri. Yaşıyordu. İşte şimdi onsuz olmanın ıstırabı başlıyor diye düşündüm ve yine kapının ardında ölmüş yatıyor olmasını istedim.' Kadın, sevdiği erkeğe kavuşmuş ve onu kaybetmişti. Ve onun yaşadığını gördüğü anda, biraz önceki pazarlığın ağırlığını fark edip, keşke ölseydi diyordu. Bundan sonra, bir insanı görmeden de sevmenin mümkün olup olmadığını öğrenecekti. Romandan yapılan filmde, Tanrı'yı görmeden seven insanların birbirlerini de görmeden sevip sevemeyeceklerini, iki sevgili unutulması zor cümlelerle tartışıyordu. - İNSAN SEVDİĞİNİ GÖRMEDİĞİNDE AŞK BİTER Mİ? - Düşünsene, Tanrı'yı bir kez bile görmedik ama onu seviyoruz. - Ama benimki o tür bir sevgi değil, Sarah. - Belki de başka bir tür sevgi yok, Maurice. Aşk, bir insanı Tanrı'yı sever gibi sevmek mi, onu görmeden ama onu hissederek onun varlığına bağlı kalmak mı? Bir dokunuşa, bir bakışa, bir sese, bir işarete muhtaç olmadan, onu besleyecek bir bedene, bir vaade, bir ümide ihtiyaç duymadan, tek başına da sürebilecek kadar güçlü bir sevgi mi aşk? Sevmeye devam edebilmek için onu görmeliyim demeyecek kadar büyük bir iman, büyük bir bağlanma mı? Bir ruhun bir başka ruha sarılması ve bu sarılışı bir bedene gerek duymadan da sürdürebilme mi? Tanrı'yı sevdiğim kadar severim seni diyebilmek, böylesine korkunç bir bağlılığa rıza göstermek mi aşk? Peygamberler bile Tanrı ya bir kere yüzünü göstermesi için yalvarırken, hiç görmeden de ruhunu bir başka ruha adamak mı? Hayatın içinde, insanların sevmek için görmeye ihtiyaç duyduğuna şahit oluyoruz; kaybedişler unutuşları da getiriyor; bir bedenin aracılığı olmadan bir ruha bağlılığımızı da çok sürdüremiyoruz. Tanrı'mız olmuyor sevdiğimiz; imanımızı çabuk kaybetmeye, bütün inançsızlar gibi sevgimizin sürmesi için bir kanıt görmek istemeye çok yatkınız. Belki de sevmenin başka türü yoktur diyen birilerinin romanların, filmlerin arasında dolaşması ve bizim o insanları hayatta da bulacağımıza dair ümidimiz, bizi aşka doğru çeken. Böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar yazıyor, böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar okuyoruz. Neredeyse bütün hayatını kendi inancıyla dövüşerek geçiren Graham Greene'in Tanrı'yı görmeden seviyorlar, ben de onu görmeden severim diyen bir satırı yazması, bize aşkın çekiciliğini yaşatan. Bu satırı okumak, bunun gerçek olabileceğine inanmak, bu hayali benimsemek, bizim sıradan hayatımızı, bizim yaşadığımızdan daha renkli, daha çekici, daha heyecanlı kılan. Hiç rastlamasanız da bir insanı sevmenin bir Tanrı'yı sevmek gibi bir şey olduğunu yazan birinin varlığı, sizi, bunu söyleyebilecek birinin varlığına da inandırır ve o inançtır ki, bence, sizin hayatınıza mana katan. Aynen, Tanrı'yı görmeden sevmek gibi siz de bir insanın başka bir insanı hiç görmeden sevebileceğine, o insana hiç rastlamadan inandığınızda, romanların size itaat ettiği o kutsal topraklara girmek için, o toprakların sınırlarında içiniz ürpererek dolaşmaya başlarsınız. Birisi tarafından öyle sevilmek istersiniz. Ve birisini öyle sevmek. Ancak o zaman, gerçek bir mümin gibi, çekilecek olan acıları değil, bir tanrısı olan bir kainatta yaşamanın mucizesinin fark edersiniz. Acı dolu, isyan dolu bir mucize. Keşke inanmasaydım dedirtecek, keşke onu böyle sevmeseydim dedirtecek bir mucize. Ama bütün acısına, bütün kederine, bütün yalnızlığına rağmen vazgeçilmeyecek bir mucize. O mucizeyi görenlerin ondan kolay kolay kopabileceklerini sanmam. İnsanların bütün nankörlüklerine, alaylarına, hor görmelerine, inanmamalarına karşın tek başına kendi inancıyla yaşayan, kendi inancının yüceliğinde diğer insanların zavallılığını, yetersizliğini, aşksızlığını görüp, onlar için üzülen ve kendi sevgisine sıkı sıkıya tutunan bir ahir zaman peygamberi gibi, başkalarına bomboş gözüken bir çölde, o çölün boş olmadığını hissederek yürürsünüz. Sizin bu yürüyüşünüz, bir gün bir romanda ya da bir yazıda bir satıra dönüştüğünde, sizinle alay eden nice insanın çorak ve loş hayatına sizin hayatınızdan bir ümit ve ışık sızar. Büyük bir ödülün ve büyük bir cezanın sahibisinizdir. Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek bir güçle ödüllendirilmiş..... Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek kadar güçlü olduğunuz için de cezalandırılmışsınızdır. İnsanlar Tanrı'yı görmeden seviyorlar. Ama Tanrı'ya inananların çoğu, bir insanın bir başka insanı hiç görmeden sevmeyi sürdürebileceğine inanmıyor. Ben, Tanrı'yı inanan Graham Greene'e inanıyorum, bir insan başka bir insanı hiç görmeden de sevmeyi sürdürür. Benim inancımı paylaşanlar, bir gün öyle sevmeyi ve öyle sevilmeyi bekleyecekler, bu inanç, onların içinde kapatıldıkları küçük hayatların sınırlarını yıkıp onları vaat edilmiş hayallere taşıyacak. Bir gün biri onlara diyecek ki: - Belki de başka tür bir sevgi yok, Maurice.
  15. Öylesine bütünlüklü ve öylesine sade güzelliği var ki bu erken yaz sabahının, başka hiçbir güzelliğe içinde yer bulunmuyor; belki de ilk kez, bir başka güzelliğin, bir mısranın, bir şarkının, hatta uzun bir şampanya kadehinin içinde duran şu çiçeklerin, derin bir duygunun, eğlenceli bir düşüncenin bozabileceği böyle bir vakte rastlıyorum. Sabah, sanki bir beyaz manolya yaprağı... Parlak, mavi bir yaz sabahı. Sakin, sessiz. Sanki hiçbir sese, hiçbir harekete tahammülü yok. Müziği kapattım. Dümdüz lacivert bir deniz, koruluklarının yeşili bile gözüken adalar, bir beyaz yelkenli, uzaklarda bir şilep. Balkondaki sardunyaların kızgın kızıllığından bile rahatsız olan bu masum ve aydınlık sabah, kendi mavi masumiyetiyle hayatın bütün karmaşasını, düşünceleri, duyguları reddediyor sanki. Bu ışıklı sessiz örtünün altında yatan heyecan verici karanlıklara uzanan yollar erken yaz sabahının sükunetiyle kesilmiş. İnsan, bu durgun güzelliğe boyun eğmekten başka bir çare bulamıyor. Sessiz mavi bir yaz sabahının bir parçası oluyor. Bir sevinç bile istemiyor. Hiçbir duygu olmamalı, bir düşünce bulunmamalı. Bir maviliğin içinde süzülmelisin. Bu sabah vaktinin bir parçası olmalısın. Ve bunun için, bütün varlığından, geçmişinden, hayallerinden bir anlığına da olsa vazgeçmeli, bu sükuneti bozacak hiçbir kıpırtıyı içinde taşımamalısın. O sessizliğin içine kendimi istekle bıraktım. Hiçbir şey olmamanın muhteşem sükunetiyle uçuk bir maviliğe büründüm, kendimi terk ettim. Minik bir yaprak bile değilim, kavak ağaçlarının uçuşan pamukçukları da değilim, bir ağaç ya da bir çiçek de değilim. Mavi bir sabahım şimdi ben. Bütün derinliklerim sessiz. Beni çağıran hiçbir şey yok. Hiçbir yere gitmeyeceğim. Hiçbir şey düşünmeyeceğim. Hiçbir şey hissetmeyeceğim. Kendi sesim de dahil bütün seslerden uzaklaştım. Öylesine bütünlüklü ve öylesine sade güzelliği var ki bu erken yaz sabahının, başka hiçbir güzelliğe içinde yer bulunmuyor; belki de ilk kez, bir başka güzelliğin, bir mısranın, bir şarkının, hatta uzun bir şampanya kadehinin içinde duran şu çiçeklerin, derin bir duygunun, eğlenceli bir düşüncenin bozabileceği böyle bir vakte rastlıyorum. Sabah, sanki bir beyaz manolya yaprağı. Ona hiçbir şey değmemeli, dokunmamalı, değerse küser ve kararır. Hatta güzelliğini bile seyretmemelisin. Bir parçası olmalı, o maviliğe karışmalısın. Uyandığımda bende olan ne varsa artık yok. Ben yokum. Bir sabah vaktiyim. Sessizim, sakinim, maviyim. Beni terkeden her şey, bütün sesler, bütün düşünceler, bütün duygular, bütün kaygılar, bütün özlemler aniden ve büyük bir gürültüyle geri dönecekler, bunu biliyorum. Ben, yine ben olacağım. Hayat, yine hayat olacak. Bu mavi örtünün altında dolaşan o olağanüstü karmaşa, bütün karanlığı ve çekiciliğiyle yeniden ortaya çıkacak. Onları yeniden gördüğümde belki de çok sevineceğim. Ama, şu kısa an, sabahın içinde dağılıp bir mavi sabah olduğum şu vakit, neredeyse inanılmaz olan bu tanrısal armağan, herkes gibi benim de en çok kurtulmak istediğimden, kendimden kurtarıyor beni. İçimde dolaşıp duran, birbiriyle çatışan, beni bazen eğlendirip bazen yoran bütün o 'ben'ler sustular, gittiler, yok oldular. Issız içim. Kendi ıssızlığını da özlüyor bazen insan. Bunun asla ele geçemeyeceğini, o kalabalığın asla beni terk etmeyeceğini sanırken, erken bir yaz sabahı, beni kalabalıklarımdan kurtarıp içine aldı. Görkemli bir cömertlikle kendini bütünüyle bana verirken, beni de inanılmaz bir hoşgörüyle kendi içine kabul etti. Bir şarkı duymak istemiyorum. Hiçbir şeyi, bir çiçeği, bir insanı, bir ağacı, bir kuşu, bir duyguyu tek başına görmek istemiyorum. Bu bütünlük, kalabildiği kadar bir bütün olarak kalmalı. Onun parçası olmalıyım. Tek olan her şey bu bütünlüğü bozacak. Ben bir bütünün parçası olamayacağım o zaman. Bütüne bazen hayranlıkla, bazen merakla, bazen dehşetle bakan, ayrı bir parça haline geleceğim yeniden. Buna da sevineceğim belki. Ama şimdi... Şimdi değil... Parlak, mavi bir yaz sabahı. Sessiz ve sakin. Ben yokum. Siz yoksunuz. Kimse yok. Mavi bir sabah var yalnızca. Ve, mavi bir sabah vaktiyim şimdi ben.
  16. Bir kadın 'ben üşüyorum' dediğinde, bunun cevabının 'üstüne bir şey al,' 'istersen bir taksiye binelim,' 'eve geldik zaten' türünden bir söz olmadığını, 'üşüyorum' dediğinde kadının 'bana sarılsana' demek istediğini ve ona sarılmak gerektiğini öğrenmek epey zamanımı aldı. Sanırım binlerce yıl boyunca isteklerini açıkça söylemelerine izin verilmediği için 'gizli bir dil' geliştirmek zorunda kalan kadınlar, bu kadar basit bir şeyin erkekler tarafından niye anlaşılamadığını, niye 'emeceklerine üflediklerini' hiç anlayamazlar. Erkeklerin, bakkal dükkanının arka tarafındaki salak küçük oğlana benzediğini düşünürler: 'Anlayışsız ve beceriksiz salaklar.' Ben ne zaman bu konuyu düşünsem aklıma hep Amarcord filmindeki o sahne gelir. Koca memeli bakkal kadın, köyün ufak oğlanlarından birini bakkal dükkanının arka tarafına çeker. Hayatında hiç çıplak kadın görmemiş oğlanın meraktan ve heyecandan fal taşı gibi açılmış gözleri önünde o inanılmaz büyüklükteki memelerini çıkartır. Kendisine bakan küçük oğlanın ağzına verir memelerinden birini. Ve öfkeyle azarlar sonra oğlanı. - Üflemeyeceksin salak, emeceksin. Kadınlarla erkeklerin konuşmalarının bir yerinde hep, 'üflemeyeceksin salak, emeceksin' tuhaflığının yaşandığını düşünürüm. Kadınların bir şey söylediklerinde aslında başka bir şey söylemek istemiş olabileceklerini kendim mi fark ettim yoksa bunu bana bazen usulca bazen sabırsızca sözleriyle kadınlar mı öğretti şimdi tam çıkartamıyorum. Ama bir kadın 'ben üşüyorum' dediğinde, bunun cevabının, 'üstüne bir şey al,' 'istersen bir taksiye binelim,' 'eve geldik zaten' türünden bir söz olmadığını, 'üşüyorum' dediğinde kadının 'bana sarılsana' demek istediğini ve ona sarılmak gerektiğini öğrenmek epey zamanımı aldı. Sanırım binlerce yıl boyunca isteklerini açıkça söylemelerine izin verilmediği için 'gizli bir dil' geliştirmek zorunda kalan kadınlar, bu kadar basit bir şeyin erkekler tarafından niye anlaşılamadığını, niye 'emeceklerine üflediklerini' hiç anlayamazlar. Erkeklerin, bakkal dükkanının arka tarafındaki salak küçük oğlana benzediğini düşünürler: 'Anlayışsız ve beceriksiz salaklar.' Sevgi ve şefkat eksikliğine hiç tahammül edemeyen, bunların 'açıkça' söylenerek elde edilmesinin ise elde edilenin değerini düşüreceğine inanan kadınların niye isteklerini düpedüz söylemedikleri ise erkekler için hep bir sırdır. Duygularını göstermenin kadınlara özgü bir davranış olduğunu sanan erkekler, açıkça sevgilerini ve şefkatlerini göstermekten hep utanırlar. Farkında olmadan, onlar, bu duyguların gösterileceği tek yerin yatak odası olduğuna inandıklarından, kalabalıkların içinde sevgi ve şefkat gösterdiklerinde, herkesin seyrettiği bir yerde sevişiyorlarmış hissine kapılıp tedirgin olurlar. Erkekler için duygular, kapalı yerlerde yaşanması gereken 'mahrem' şeylerdir, kadınlar ise bunu hayatın her anında yaşanması gereken bir şey olduğunu düşünürler. Hemen hemen hepsi gizli bir 'derebeyi' olan erkekler, kadınların her isteğinde, her talebinde bir isyan, bir başkaldırı hatta bir hakaret görürler. Erkeklerin bekledikleri, kadınların 'üşümeleri' ya da 'acıkmaları' değil, erkeğin yanında soğuğu ve açlığı hissetmeyecek kadar kendinden geçmiş bir aşka kapılmaları ve bu aşkı taleplerini dile getirmeyerek göstermeleridir. Galiba o yüzden, erkeğin biraz kadınlaştığı ve duygularını alabildiğine özgür bıraktığı aşkın ilk günleri geçtikten ve erkek yeniden erkekliğine döndüğünde, kadınlar 'üşümeye' başlarlar. 'Benim uykum geldi' dediğinde erkeğin onla beraber yatmamasını, perhize başladığı sırada aniden bir hoşluk yapma isteği duyan erkeğin ona sevdiği yemekleri almasını 'düşmanca' bulmaya koyulurlar. Artık erkeğin her davranışı ince eleklerden geçirilip, onun sözlerinde ve davranışlarında 'sevgisizlik' işaretleri tek tek saptanır. Ve o gizli dil daha sık ortaya çıkar. Kendilerinden yakınırlar önce, 'çok şişmanladım,' 'çok yaşlandım,' 'çok çirkinleştim,' bunları söyledikten sonra erkeklerin ne söyleyeceklerine, ne yapacaklarına bakarlar. Kendilerine büyük bir ilgi eksikliği olarak gözüken o anlayışsızlıkların, artık eskisi kadar beğenilmemelerinden ya da sevilmemelerinden mi kaynaklandığını anlamaya uğraşırlar. Baştan savma verilecek her cevap, bakkal kadının öfkeli tepkisini hakeder. - Üflemeyeceksin salak, emeceksin. Ama erkekler bu durumlarda genellikle üflerler. - Yoo, hiç de şişmanlamadın, iyisin, biraz kilo aldın belki ama önemli değil. Bu yakınmalar onlara manasız ve çocukça gelir çünkü. Kadınlar ise sinirlenmeye başlarlar. - Sen beni eskisi kadar sevmiyorsun. Bunun cevabı elbette, 'nerden çıkardın bunu, tabii ki seviyorum' değil, sıkı bir sarılış ve iyi bir öpüşmedir. Bir şeylerin yanlış gitmeye başladığını gören erkek ise, güzel bir hediye almanın ya da daha kestirmesi 'biraz para vermenin' zamanı geldiğini düşünür. Onun için sorunun tedavisi öpüşmede değil paradadır. Kabul etmeli ki, kendi değerini, gizliden gizliye kendine verilen parayla ölçmeye yatkın kadın için yapılacak 'fedakârlığın' miktarı bir zaman işe yarar, kadın, 'salağın' duygularını böyle ifade etmeye çalıştığını anlar. Erkek ise, o düz vahşeti ve insafsızlığı ile 'ağlıyorsa biraz para ver,' çözümlemesini benimser. Ama hediyelere ve paralara çabuk alışılır, sarılışların ve öpüşmelerin özlemi yeniden başlar. Kadın 'üşür.' Son bir iki deneme daha yapar, bazen güzelliği ve cinselliğiyle, bazen sinirli çıkışmalarıyla, erkeğe 'üşüdüğünde ona sarılması gerektiğini' bir daha öğretmeye uğraşır. Ama erkek hâlâ, emeceğine üflüyorsa, o tehlikeli sapak yaklaştı demektir. Ya kadın kadere rıza gösterip teselliyi hediyelerde, parada, çocuklarında, kendisine sağlanan güvende aramaya razı olur ve arada sırada tutan 'ben çok yalnızım' yakınmaları ve ağlama nöbetleriyle hayatını sürdürür ya da 'üşümeye' fazla dayanamayıp, 'sarılmasını bilen' biri var mı diye etrafa bakınmaya koyulur. 'Sarılmasını bilenler' bu sapaktaki kadınları keskinleşmiş radarlarıyla hemen bulurlar. Bir vakit işler iyi gider. Ama sarılmasını bilenler de bir süre sonra kaçınılmaz erkekliklerine geri dönüp, üşüyen kadına, üstüne bir hırka almasını söylerler. Ve, bu, hem acıklı hem eğlenceli süreci başlatan ilk uyarı da, her kadının kendi özel lisanında hemen söylenir. - Üflemeyeceksin salak, emeceksin.
  17. Diğer insanlarla olan ilişkilerimizde, genellikle, daha önceden belirlenmiş rollerden birini benimser, karşımızdakinin de bilinen rollerden birini üstlenmesini bekleriz; ilişkilerde, biri beklenildiği gibi davranmadığında, rolünü oynamayı reddettiğinde, rol dağıtımını küçümseyip aşağıladığında, aslında hayatımızı ne kadar kırılgan bir zeminin, her an hırpalanabilecek alışkanlıkların üstüne bina ettiğimizi görürüz. Rolünü reddeden biri, bu insan ne kadar önemsiz biri olursa olsun, bütün hayatımızı karmakarışık edip, üstünde durduğumuz zemini çökerterek bizi beklenilmeyen takıntıların, tutkuların esiri haline getirebilir. Size şimdi anlatacağım hikaye karlı bir kış gecesi Paris'te başlıyor. Hikayemizin kahramanı genç bir adam, geceleri geç saatlere kadar çalıştığı bir işi var ve kendi yaşındaki biri için çok iyi para kazanıyor. Hemen hemen her gece yaptığı gibi gene bir gece geç vakit, işten döndükten sonra biraz hava almak ve işin gerginliğinden kurtulabilmek için köpeğini gezdirmeye çıkarıyor. Kar yağıyor. Her zaman hareketli olan Paris bile sessizleşip sakinleşmiş, herkes evlerine çekilmiş. Sokaklar bembeyaz. O durgun beyazlığın bir kenarında, çirkin bir leke gibi siyah bir karaltı yatıyor. Soğuktan korunabilmek için, altından sıcak buharların tüttüğü bir metro ızgarasının üstüne kıvrılmış, paçavralara sarınmış, kir pas içinde, yaşlıca bir 'clochard' bu; Paris'in, hayatın içinde koşuşturmayı, başarılı olmaya çabalamayı reddeden 'filozof serserilerinden' biri. Köpek, beyazlıklar içindeki karaltıyı görür görmez ona doğru hamle ederek, mazgalın üstünde büzüşerek uyumaya çalışan yaşlı serseriyi uyandırıyor. Genç adam köpeğini çekerek oradan uzaklaşıyor. Beyazlaşmış sokaklarda köpeğiyle epeyce gezdikten sonra aynı yoldan evine dönerken, biraz önce köpeğinin adamı uyandırmış olmasından duyduğu rahatsızlıkla, siyah karaltının başucuna bizim paramızla yaklaşık bir milyon lira bırakıyor. Karşılığında, farkında olmadan beklediği tek şey, yaşlı serserinin 'minnettarlığını' gösteren küçük bir tebessüm, bir teşekkür mırıltısı. O sessiz beyazlığın ortasında, yerde yatan yaşlı serseriyle, başucunda duran genç adam bir an birbirlerine bakıyorlar. Kirden rengini kaybedip keçeleşmiş saçlarıyla biçimsiz bir çirkinlikle uzamış sakallarının arasına saklanmış, çizgileri alabildiğine derinleşip keskinleşmiş, yıllarca sokaklarda kalarak eskimiş yüzde bir 'minnet' ifadesi değil tam tersine aşağılayıcı bir ifade beliriyor; 'sadakayı' alan sadakayı vereni, sadaka verebilecek durumda olduğu için küçümsüyor. İyilik yapmanın gizli gururunu taşımaya hazırlanan genç adam, yaptığı iyilik karşılığında aşağılandığını görerek şaşırıyor. Ertesi gece, gene sabaha karşı ıssız ve beyaz sokaklarda köpeğini gezdirmeye çıkarıyor. O çirkin leke, o tuhaf karaltı, bir gece önceki mazgalın üstünde yatıyor. Köpeğiyle birlikte karaltının yanından geçiyor. Bu kez köpek yaşlı serseriyi rahatsız etmiyor. Genç adamın kendisini yaşlı serseriye borçlu hissetmesi için hiç bir neden yok. Köpeğini dolaştırıp dönerken, anlayamadığı bir nedenden dolayı gene yaşlı serserinin başucunda durup, bir milyon lira daha bırakıyor. Paçavralarının içinde büzüşmüş yaşlı adam başını çevirip, bir gece önceki küçümseyici bakışlarıyla bakıyor. Tek kelime bile konuşmuyorlar. Ertesi sabah uyandığında genç adam, sokakta yatan o yaşlı serserinin görüntüsünün aklına takıldığını farkediyor. Gece işten dönünce tekrar köpeğiyle dolaşmaya çıkıyor. Ama artık amacı köpeğini gezdirmek ya da biraz hava alıp günün yorgunluğunu tmak değil, o partal adamı görmek istiyor. Serseri herzamanki yerinde yatıyor. Mazgaldan tüten dumanların arasında rengi solmuş eski bir kilim gibi kıvrılıp yatmış serserinin yanından ona hiç bakmadan geçtikten sonra dönüşte, 'hayır, bu sefer ona para vermeyeceğim' diye kendi kendine söylenmesine rağmen gene durup parayı bırakıyor. Aldığı karşılık gene o küçümseyici bakış. Yaşlı serseri bir kerecik gülümseyip teşekkür etse genç adam ondan kurtulacak, ona bir daha para vermeyecek belki bir daha o sokaktan bile geçmeyecek ama serseri ya bu gerçeği bilecek kadar akıllı olduğundan ya da gerçekten 'iyilik yapabilecek' durumda olan herkesi küçümsediğinden asla gülümsemiyor. Ve, o aşağılayan bakışlarıyla genç adamın hayatının vazgeçilmez bir parçası, bir tür hastalığı haline geliyor. Her gece sabaha karşı gidip yaşlı adamın yanına parayı bırakıyor. Her akşam yaşlı serserinin gözlerinde aynı küçümsemeyi görüyor. Bir ay geçiyor, iki ay geçiyor. Karlar eriyor, sokaklar kalabalıklaşıyor. Genç adam hiç aksatmadan her gece, artık kendisine acı vermeye aşlayan gezintisine çıkıp, dönüşte 'küçümsenmesinin bedelini' ödüyor. Her gün bir daha o sokaktan geçmeyeceğine yemin edip her gece oraya gidiyor. O parayı bırakıyor. Üç ay geçiyor, dört ay geçiyor. Her gece birbirlerinin yüzüne neredeyse düşmanca bakıyorlar. Birçok dostlukta rastlanmayacak kadar güçlü bir ilişki ve koparılması her gün biraz daha zorlaşan bir tutku haline geliyor bu düşmanlık. Beşinci ayın sonunda, ihtiyarın hiç bir zaman gülümsemeyeceğini ve kendisinin, hayatını, alışkanlıklarını, beklentilerini altüst eden bu takıntıdan kurtulamayacağını anlıyor. Yapabileceği tek şeyi yapıyor. Evini bırakıp Paris'in uzak bir mahallesine taşınıyor. Bir zaman sonra adam Paris'ten ayrılıp memleketine dönmek zorunda kalıyor. Aradan yıllar geçiyor, bir gün yeniden Paris'e dönüyor ve Paris'teki ilk gecesinde, ihtiyar serseriye ilk rastladığı sokağa gidiyor. Mazgalın üstü boş. İhtiyar serseri yok artık. Ama o küçümseyici bakış hâlâ o genç adamın aklında ve hep orada kalacak.
  18. Andre Gide, Dar Kapı isimli kitabında, yaşanılanın değil yaşanılmayanın hikayesini anlatır; birbirlerini seven iki insanın bir türlü bir araya gelememesinin hikayesidir bu kitap. Ve birleşememelerinin nedeni, başkalarından ziyade kendileridir, kendi inançları, kendi korkuları önler onların aşklarının ifade edilmesini. Koca bir hayatı, istediklerini yapamayarak geçirir kitabın kahramanları. Yaşamak istediklerimizle yaşayabildiklerimiz arasında ortaya çıkan büyük uçurumun esas sorumlusunun aslında kendimiz olduğunu anlatır kitap. Bütün kitap boyunca okuyucu hep aynı isyanı hisseder, söyleyin artık, birleşin artık neden duygularınızı gizliyorsunuz, diye bağırmak ister. Ama, kitabın kahramanları, kendi yarattıkları o 'dar kapıdan' geçemezler bir türlü, orada sıkışıp kalırlar. Herkesin hayatı, dar kapılarla çevrilmiştir aslında. Rahatlıkla geçip feraha ulaşacağımız birçok kapıyı, kendi inançlarımız, korkularımız, endişelerimizle daraltıp kendimizi kendimize tutsak ettiğimizi çok geç farkederiz. Yaptıklarımızdan ziyade yapamadıklarımızdan daha çok pişman olmamızın gizli nedeni de budur zaten, yaptıklarımızın sonuçları kötü çıksa da, çıkan sonuçlarda bizimle birlikte başkaları da sorumludur, başka birilerinin iradesi işin içine girmiştir, pişmanlığımızı ve öfkemizi başkalarının üstüne yıkabilir, pişmanlıktan kendi payımıza düşeni azaltabiliriz. Ama yapmadıklarımızdan duyduğumuz pişmanlıkların bizden başka sorumlusu yoktur, bizden başka bir suçlu bulamayız, o pişmanlığı tek başımıza sahiplenmek zorunda kalırız. Kendi geçmişimizden geleceğimize uzanan yolda karşımıza çıkan dar kapıları neden aşamayız, neden takılır kalırız oralarda, nedir bizi durduran, nedir bizi gelecek pişmanlıklara hazırlayan. Neden bir türlü istediğimiz gibi yaşayamayız? Neden ıslak bir kil parçası gibi elimizde duran hayatımızı şekillendirirken, bir yerinde takılır ve onu istemediğimiz bir biçimde şekillendiririz, kendi isteklerimizden daha önemli ne olabilir? Korkularımız tabii. Gide'nin romanındaki kahramanlar gibi Tanrı'dan korkabiliriz. Çekeceğimiz acıdan korkabiliriz. Ya da Benjamin Costant'ın 'Adolphe' romanında anlattığı gibi başkalarının acı çekmesinden korkarız. Constant, kendi hayatından esinlenerek yazdığı romanında, kendinden daha yaşlı bir kadınla birlikte olan genç bir erkeğin o kadını neden bırakamadığını anlatır. Kadının duyacağı acıyı düşünmek, erkeği hareketsiz kılar, bu çaresizliğine öfkelenip kızsa da bunun üstesinden gelemez. Adolphe, ne zaman yeni bir hayata hazırlansa, yaşlı sevgilisinin gözyaşları engeller onu. Aynı çaresizliği Daudet'in 'Sara' isimli kitabında da görürüz. Orada da romanın kahramanı bir türlü kendini geçmiş bağlarından kurtarıp yeni bir hayat kuramaz. Bütün bunlar, insanın kendi hayatını belirlemekte sandığı kadar özgür olmadığını gösterir. Üstelik özgürlüğü kısıtlayan, kendi dışımızdaki dünya değildir. Hayatımızı değiştirmemizi engelleyen polisler, hakimler, savcılar, ordular, yasaklar değildir; yasak kendi içimizdedir, kendi korkularımızdadır, kendi geçmişimizdedir. Yaşadığımız her gün kendimize biraz daha tutsak oluruz, yaşanan her gün hayatımıza bağlanan zincirlere bir halka daha ekler ve biz yaşadığımız her gün o zincirlerden kurtulmakta biraz daha zorlanırız. Yaşamak istediğimizi yaşamamamızın nedeni, yalnızca o isteğin yeterince güçlü olmadığı söylenerek açıklanabilir mi? İsteğin güçsüzlüğü değildir her zaman asıl neden. Yeni bir hayata başlarken, dar kapıları kırıp geçerken, arkamızda bırakacağımız acıların, uzun selvileri olan bir eski mezarlık gibi gölgesini geleceğin üzerine sereceğini hissederiz. Gelecek, temiz ve aydınlık bir yaz sabahı gibi aydınlık başlamayacak, aksine geçmişle lekelenmiş bir halde başlayacaktır. En çok o gölge korkutur bizi. Yaşamak istediğimizin de gölgelenmesinden endişe ederiz. Çılgınca yaşamak istediğimiz yeni günlerin, bize geçmişle gölgelenmiş olarak gelmesi düşüncesine tahammül edemeyiz. Korkaklığımız, biraz da geleceği kurtarmak endişesindendir. Geçmişten gelen gölgelerle soluklaşan bir gelecek mi yaşamalı, yoka hiç yaşanmayan, yaşanmadığı için de gölgelenmeyen, yaşanmamış ışıklı bir hayal olarak mı saklamalı isteklerimizi. Dar Kapı'da olduğu gibi sevdiğimizle yaşayacaklarımızı bir günahın gölgesinden mi esirgemeli, Adolphe'da olduğu gibi bir başkasının ruhumuza sinen acısından mı sakınmalı, Sara'da olduğu gibi vicdanımızı damla damla lekeleyen gözyaşlarından mı kurtarmalı? Yaşanan ilk aşkla birlikte, geleceğe düşen gölgeler de uzamaya başlar. Geçmiş olduğu sürece gelecek gölgeli olacak. Yaz sabahlarının temiz ve gölgesiz aydınlığı kalmayacak geleceğimizde. Geçmişin gölgelerini taşıyan bir gelecek mi, gölgesiz, dokunulmamış ve yaşanılmamış bir hayal mi bizi daha mutlu eder? Ne Gide, ne Costant, ne Daudet buna bir cevap vermiyorlar. Anlattıkları, yaşayamamanın acısı yalnızca. Yaşamamak, kendini kendi geçmişinin gölgesinden kurtaramamak acılı bir tortu gibi birikiyor onların kahramanlarının içinde, isyan krizlerine tutulsalar da kendilerine yeni bir hayat yaratamıyorlar. Dar kapılardan geçemiyorlar. Çünkü yaşadıkça kalabalıklaşıyoruz. Gide'nin kahramanlarının hiçbir kapıdan sığmayan günah korkuları var eteklerinde. Costant'ın kahramanının yaşlı sevgilisinin acıları var kolunda. Sara'nın kahramanı vicdan azabını taşıyor beraberinde. Günahı, acıyı, vicdan azabını kapılardan sığdırmak kolay değil, bütün kapıları yıkmak gerekiyor, yıkıntılardan bir ışığa çıkılır mı peki? Yaşayamadığımız için pişman olacağımızı bile bile geleceğimizi feda etmeli miyiz? Yoksa, gölgeli de olsa o benim istediğimdir, yaşamalıyım mı demeliyiz? Geleceği yaşarken geçmişin gölgeleri zamanla solup silinir mi? Geçmişle gelecek arasındaki o dar kapıdan geçerken, oraya buraya sürünüp örselenen ruhumuz, geleceği istediği gibi kucaklayabilecek mi? Yaşam dar kapılarla dolu. Yıkmalı mıyız o kapıları? Günahı, acıyı, vicdan azabını silip atmalı mıyız? Duyduğumuz istek, günahı, acıyı, azabı silmeye yeter mi? Yoksa, günah korkusu, geçmiş acılar, vicdan azapları geleceği mi karartır? Neyi seçmeli insan? Kendi geçmişinden, hafızasından, hatıralarından, inançlarından nasıl kurtulmalı? O dar kapılar bizi yaşamamaya mı mahkum ediyor? Kendi geçmişiyle hüküm giymiş birer mahkum muyuz? Hayat, kurtulamamanın hikayesi mi? Peki, o aşk romanları ne öyleyse, anlatılan aşklar nasıl yaşanıyor? Geçmişin bittiği, bizi sahipsiz olarak, boşlukta terk ettiği zamanlar vardır, Tanrıyı, aşkı, sevgiyi, sevgiliyi kaybettiğimiz, yalnızlıktan, inançsızlıktan kıvrandığımız dönemler vardır, lekesiz bir aşk ancak böyle bir boşluğun, yalnızlığın, böyle bir kıvranmanın içinden doğar. Kaybetmenin acısını yaşamadan, kazanmanın lekesiz sevincini yaşamaya izin vermiyor Tanrı. Ve böyle bir dönemde yeni bir hayatı, yeni bir aşkı kazandığımız anda da, geleceğimize giden yolda yeni bir dar kapı örmeye başlarız. Ne yapmalıyız? Dar kapılardan nasıl geçmeliyiz? Yaşayamamanın acısını mı, gölgeli bir geleceği kucaklamanın hüznünü mü tercih etmeliyiz? Duyduğumuz istekler, tutkular, aşklar, geleceğin ruhumuza uzanan gölgelerini silmeye, bizi iyileştirmeye yeter mi? Dar kapılardan geçemediğimiz, yaşayamadığımız için pişman olacağız. Bizi bekleyenin pişmanlık olduğunu biliyoruz. Yaşadıklarımızdan olmayacak pişmanlığımız, yaşamadıklarımızdan olacak. Gide'e, Costant'a, Daudet'ye bir sormalıyız ne yapmamız gerektiğini. Ama onlar bize yalnızca, yaşayamamanın acısını anlatıyorlar. Nasıl yaşayacağımızın cevabını gene kendimiz bulacağız. Bu dar kapılardan nasıl geçeceğimizi kendimiz öğreneceğiz. Öğrenebilirsek eğer...
  19. 'Ben senin her şeyin olacağım' açgözlülüğü, sevdiğin insanı kendi varlığınla sarıp dünyadan kopartarak, yalnızca kendine ait, başkalarının girmeyeceğinden emin olduğun bir kapalı bahçe haline getirme arzusunun boğuculuğu... Oysa tersine bir yolculuk var gibi. Hiçbir şeyi olmamaktan başlarsan, o geniş özgürlük meralarından 'herşeyi olmaya' ulaşabiliyorsun. Her şeyi olmaktan başlarsan, kısa zamanda gideceğin yer 'hiçbir şeyi' olmamak oluyor. Hafızamızın bizden bağımsız bir hayat sürdürdüğünden şüpheleniyorum bazen, kaybolduğunu sandığımız nice anı, nice çehre, söz, cümle, yazı, kendi derinliğiyle bulanıklaşmış kanalların içinde varlıklarını sürdürerek yüzüp duruyor; sonra birden, neredeyse ilk günkü kadar taze ve parlak olarak beliriveriyorlar, o zamana kadar niye saklanmışlardı ve o gün ortaya niye çıktılar, bunu hiç bilemiyoruz. Geçenlerde, her mevsimden kendinde bir şeyler taşıyan kararsız bir sabah vakti, beyaz yelkenler gibi şişen bulutlarla çocuksu bir güneşin yaşadığı saklambaçın bir yağmura mı yoksa ılık bir güne mi döneceğini kestirmeye çalışarak, uzaktan kremalı bir pasta gibi gözüken uçuk sarıya boyanmış konağa yaklaşırken, Goethe'nin Frau von Stein'a yazdığı bir ayrılık mektubundan bir satır, görünürde kendisini çağıran hiç kimse olmadığı halde çıkıp geliverdi. 'Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık ama herşeyi olduk' diye yazmıştı Alman şiirinin Zeus'u. 'Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık...' Bu kısa mektubun tümünü okumak için duyduğum ani istekle hemen eve dönüp 'Goethe'nin Mektupları'nı çıkardım. Kendisinden yedi yaş daha büyük olan, evli ve dört çocuk sahibi soylu kadına bu mektubu yazdığında Goethe yirmi yedi yaşındaydı, bütün hayatını geçireceği ve 'Ben Weimar'lı bir dünya vatandaşıyım' diyeceği Weimar'a geleli henüz bir yıl olmuştu. Daha o yaşında, çok az yazara nasip olmuş olağanüstü bir şöhretin tadını çıkarıyordu, yirmi altı yaşındayken yazdığı 'Genç Werther'in Acıları' yalnızca Almanya'da değil bütün Avrupa'da büyük ilgi görmüş, kıtanın hemen hemen her yanında gençler Werther gibi giyinip Werther gibi konuşmaya, Werther gibi ölmeye başlamışlardı. Sokaklarda, Werther'in kitapta anlatılan kıyafetine bürünmüş, altın düğmeli mavi frak, sarı pantolon, fırfırlı pantolon, fırfırlı beyaz gömlek giymiş binlerce genç dolaşıyordu. Goethe'nin bu kitabında, çok yakın bir arkadaşının sevgilisi olan Charlotte Buff'a duyduğu aşkı ve bu imkânsız aşk nedeniyle çektiği acıları çok içten anlattığı için gençleri bu kadar etkilediği söyleniyordu. Sonunda çareyi tutkuyla sevdiği kadının yanından kaçmakta ve duygularını yazıp kurtulmakta bulmuştu. O büyük aşkın ertesinde rastlamıştı bir başka Charlotte'a. Charlotte von Stein zarafeti ve etkileyici kültürüyle bağlamıştı genç yazarı kendisine. Zor bir ilişkileri vardı. Sık sık yaptıkları kavgalardan birinde Goethe işte o mektubu yazmıştı. 'Neden sana acı çektiriyorum sevgilim? Neden hep, ya sana acı çektirmek ya da kendi kendimi aldatmakla geçiyor günler. Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık ama herşeyi olduk... Seni artık görmeyeceğim. Yıldızları nasıl seyrediyorsam, bundan böyle sana da öyle bakacağım demek.' İnsana ait bütün duyguları şiirlerinde ve yazılarında anlatan Goethe, sanki anlattıklarını daha iyi bilebilsin diye tanrının kendisine bağışladığı bütün çelişkileri ruhunda barındıran bir yazardı ve elbette ki bir aşk ilişkisini tek bir mektupla bitirebilecek birisi değildi. İlişkileri, Goethe çok daha genç ama çok daha basit bir kıza aşık olup onunla evlenene ve von Stein'ı 'Cenazemi onun evinin önünden geçirmeyin' dedirtecek ölçüde kızdırana kadar uzun yıllar sürdü.i 'Birbirlerinin hiçbir şeyi olmayacakken herşeyi olmaya' devam ettiler. Hem çok sevdiği hem çok beğendiği biriyle 'onun hiçbir şeyi olmamak' üzere yola çıkıp onun herşeyi olmaya varmak, kabul etmeli ki, insanın ilgisini çeken bir macera. Hele bunun 'birbirlerinin herşeyi olmak için yola çıkıp birbirlerinin hiçbir şeyi olan' insanların çoğunlukta bulunduğu bir dünyada yaşandığını düşünürseniz, daha baştan 'birbirinin hiçbir şeyi olmamaya' karar vermenin sihrinin etkisinden pek kurtulamazsınız. 'Sen benim hiçbir şeyim olmayacaksın ve ben senin hiçbir şeyin olmayacağım' deyişteki korkunç vazgeçiş, hep biraz uzakta kalıp, aradaki bağın, kararlarla, sözlerle, açıklamalarla, nikâh kağıtlarına atılan imzalarla, birbirinin sahibi olabilmek için duyulan isteklerle değil de yalnızca karşısındakine hissedilen sevgiyle sürebileceğine olan muhteşem inanç, bir aşkı bir buçuk asır sonra da hatırlanır kılıyor elbet. 'Ben senin herşeyin olacağım' açgözlülüğü, sevdiğin insanı kendi varlığınla sarıp dünyadan kopartarak, yalnızca kendine ait, başkalarının girmeyeceğinden emin olduğun bir kapalı bahçe haline getirme arzusunun boğuculuğu; kimse kimsenin 'herşeyi olamayacağından' sonunda insanı sıkıntıyla bunaltarak, karşısındakinin 'hiçbir şeyi olmama' isteğine sürüklüyor herhalde. Tersine bir yolculuk varmış gibi gözüküyor. Hiçbir şeyi olmamaktan başlarsan, o geniş özgürlük meralarından 'herşeyi olmaya' ulaşabiliyorsun. Herşeyi olmaktan başlarsan, kısa zamanda gideceğin yer 'hiçbir şeyi' olmamak oluyor. Hiçbir şeyden başlayan macera artarak, çoğalarak, genişleyerek büyüyor. Herşeyden başlayan ise sürekli eksilmeye, azalmaya, sonunda yok olmaya mahkum gözüküyor. 'Birbirlerinin herşeyi olmak' gelip bir sınıra dayanmanın, her türlü hareketten, kıpırtıdan yoksun iki kişilik bir hapishanenin temellerini atmanın parolasına dönüyor. Sanırım, yeryüzünde birbirini seven hiç kimse 'birbirinin hiçbir şeyi' ya da 'birbirinin herşeyi' olmayı becerememiştir, ikisi de imkânsızdır çünkü. Birbirinizi seviyorsanız 'birbirinizin hiçbir şeyi' olarak kalamazsınız, sevgi hareket eder, yürümek, ilerlemek, 'herşeyi olmaya' doğru gitmek ister, sonunda 'herşeyi olursanız, ' ondan sonrası bir ayrılık mektubudur ya da daha fenası, bir sıkıntı ve kaçış. Ama yine de bu uzun yürüyüşte unutulmayacak epeyce haz ve acı derlersiniz. Herşeyi olma arzusu ise, daha sevgi başlarken onun yürüyeceği yolları keseceğinden, sıkıntı, yaşanabilecek birçok haz daha yaşanmadan gelir, vurur sizi. Goethe 'hiçbir şeyi olmamayı' ve 'herşeyi olmayı' daha yirmi yedi yaşında keşfetmiştir; daha sonra bütün hayatı aşkta ve edebiyatta hep bu iki şeyi keşfederek geçti. Yirmi altısında parlak bir şöhretle taçlanırken kırkında onu derinden yaralayan büyük bir başarısızlığı, okuyucularının kendisini terkedişini, sekseninde ise gelmiş geçmiş en büyük şair ilan edilişini gördü. Yirmi yedisinde sevdiği kadının 'hiçbir şeyi' olmamayı isterken, yetmiş dördünde, karısı öldükten sonra, aşık olduğu ondokuz yaşındaki bir kızın 'herşeyi' olmayı isteyerek evlenme teklif edip reddedildi. 'Biz birbirimizin hiçbir şeyiydik' diyen serazat çocuk, 'herşeyi olmak' istediği kadın tarafından reddedildiği için arabasında ağlayarak evine dönen adamın acısını da yaşadı. Yazarken 'herşeyi' bilen bir yazardı, yaşarken 'hiçbir şey' ona mutluluğun nasıl ele geçirilebileceğini öğretemedi. Hiçbir şey ve herşey, hepimiz gibi onun da hayatını altüst etti.
  20. ...Br insanı bir başka insana kuvvetle bağlayan bağ nedir? İbrişim görünümlü çelik bir yumak gibi insanı ilk bakışta görüp anlayabilirmiyiz ...Neye bağlandığımızı biliyormuyduk bize birisine niye bağlandığımızı sorduklarında, 'çünkü güzel' diyorduk, 'yakışıklı, zeki, güçlü, yetenekli'; bir insanın sevilmesi için geçerli olduğunu kabul ettiğimiz nedenleri sıralıyorduk. Ama belkide güçsüzlüklere, zayıflıklara, çarpıklıklara bağlanıyorduk. Biz 'bağlanmayı' hep zirvelere doğru bir uçuş olarak anlatmaya çalışırken belki de bağlılık, ölümün, deliliğin, kuşkunun, bencilliğin, bozulmanın karanlık uçurumlarına doğru bir kendini bırakıştı. Bağlandıklarımızda, her zaman başkalarının görmediği bir 'acınacak' yan bulmuyor muyduk, bize en çok acı çektirenlere bile daima bizde şefkat uyandıracak bir kırılganlığı görmüyormuyduk? Bağlandığımız insanlar, başkalarına ne kadar güçlü, akıllı, güzel, yetenekli görünürlerse görünsünler, biz onların başlarına saflıklarından, çocukluklarından, güçsüzlüklerinden dolayı kötü bir şey geleceğinden tedirgin olup onları korumaya çalışmıyor muyduk? Bir insana bağlanmak bizi ne kadar zayıf ve çaresiz kılarsa kılsın canımızı ne kadar yakarsa yaksın, biz genede bağlandığımız insana kendimizinkinden daha zayıf ve çaresiz bir yan sezmiyormuyduk? Genellikle bu sezdiklerimiz doğru değil miydi? Sanırım kuvvetli bağları, bağlandıklarımızdaki büyük zayıflıklar güçlendiriyor. Büyük aşkların, büyük bağlılıkların içinde daima biraz acımada bulunuyor, bizi üzdüklerinde, bize ihanet ettiklerinde bile bu yaptıklarının onların zayıflığından kaynaklandığını düşünüp içinde çırpındığımız derin kedere rağmen onlar için endişe ediyoruz. kendimize dahi açıklamadan onların öleceğinden yalnız kalacağından hastalanacağından bizi çeken o karanlık zayıflıklarının içinde bizsiz yok olacaklarından korkuyoruz. Başkaları onların en parlak yablarını görürken biz en karanlık yanlarını görüyoruz. O parıltıyla, o zifiri karanlığın birlikte oluşturduğu tuhaf girdap çekiyor bizi içine; PARILTILARINA GELİYOR YALNIZLIKLARINDA KAYBOLUYORUZ. ...Birine bağlanmadan önce' bağlandığımda acı çekermiyim' diye korkarken bağlandıktan sonra 'acaba o acı çekecek mi'diye korkmaya başlarız; kendi acılarımız bize tahamül edilebilir gözükürken, kendimiz her acıya dayanabilecek gibi hissederken onların hiçbir acıyı taşıyamayacaklarından kendi acılarının altında ezileceklerinden çekiniriz. ...Bir insan bir insana neden bağlanır? Niye bağlandığımızı kendimiz bilirmiyiz? Akıllı nedenler buluruz duygularımıza, ama asıl neden aklın sızmadığı kutuluklarda gizlidir. O gizli kutuluklarda ki zayıflıklar niye çeker bizi? kendi zayıflığımızdan mı? yoksa bağlanan, kendi bağlandığından daha sağlam mı görür, kendi çektiklerine bağlandığı insanın dayanamayacağına mı inanır; bağlanmak bir güçsüzlük gibi görünürken acaba bağlanan kendi gücünü mü hisseder bu bağlılıkta? Güzel güçlü bir zayıflık Karanlığı ışıklı bir siyahlıktan oluşan bir uçurum gibi çeker bizi, bir kere eğilip baktıktan sonra gözlerinizi almak kolay değildir. Karanlıklara bağlanırız ama parlak ve alevli olanlara. böylesine parlak karanlıklar ise ancak ölümde, derinlikte, ihanette, yalnızlıkta bulunur. Ve başkaları onların parlaklığına hayran olurken biz karanlığa acır ve esir düşeriz. Onun için bağlanmak ayırır bizi diğer insanlardan. diğerlerinin meyveleri toplayıp yediği bir bahçede, o meyvelerin bozulmasından elde edilmiş lezzetli ve yakıcı içkileri içmenin sarhoşluğuna, o içkiyi keşfetmiş olmanın ve kalabalıklardan ayrılmanın hazzıyla bırakırız kendimizi. 'niye bağlanırız bir insana' diye sorulduğunda' içkileri meyvelerden çok sevdiğimiz için' deriz.
  21. Beni çevreleyen sükunet içimdeki sükunetle birleşti, ben sabahın solgun sessizliğine karıştım. Küçük bir sazan balığı, bir dağ yemişi, bir zakkum çiçeği gibi o sakin güzelliğin bir parçası oldum. Böyle bir sabah vakti inci grisi bir gölü, nefti dağları, sulara çizilmiş lacivert çizgiyi, kızılımsı zakkumları sevmek için buraların sahibi olmak gerekmiyordu, burası benim vatanım olmasa başkalarına ait bulunsa da hissettim ki ben orayı gene sevecektim. Bu toprakların tarihi ise, binlerce yıldan beri oraların sahibi olmak için birbirlerini öldüren insanları, savaşları, baskınları, felaketleri anlatıyor. O insanlar yok artık. Hiçbir yerin sahibi değiller. Bugün bu ıssız sabah vakti, onların ele geçirmek için savaştıkları göle bakan, huzuru huzursuzlukla karşılayan beyaz sakallı adam onların adını bile duymadıkları bir ırkın çocuğu; hâlâ bir yeri sevmek için oranin sahibi olmak gerektiğine inanan, hâlâ toprağı insandan önemli sayan, hâlâ tanrının kendi şaheserini insanlara tadını çıkarsınlar diye bağışladığını, tadını çıkarmak yerine bunu ölüme dönüştürmenin akılsızlığını anlamayan ırkıyla pek de anlaşamayan, herhangi bir sabahın parçası olmayı bir ırkın parçası olmaktan daha değerli bulan biri. Onca insan, sonunda bu gölü bir sabah benim gibi biri seyretsin diye mi öldü; onlar ölmese belki tarih başka türlü yazılacak, belki bu sabah burada ben olmayacaktım ama başka bir adam olacaktı. Başka biri yerine bu sabahı ben seyredeyim diye bunca insanın ölmesine değmezdi. Bana sormus olsalardi, 'boşuna ölmeyin' derdim onlara, 'tanrı bir sabah bakıp, bir parçası olacağım o kadar çok güzellik yaratmiş ki ben de gider onlardan birine bakarım, benim yerime de buraya bir başkası baksın.' Yeter ki gördüğünü sevsin. Kendini oranın sahibi değil de bir parçası gibi hissedebilsin. Vakti geldiğinde herkes gibi görmüş olduklarından, yaşamış olduklarından minnettarlık duyarak buralardan ayrılacağını, yerini bir başkasına bırakacağını, kimsenin hiçbir yerin sahibi olmayacağını bilsin. Seyrettikleriyle o seyrettiklerinin ardında duran tarihin birbirine değdiği anda Yunus Emre'den bir dize hatırlasın, bu hayata 'biraz oyalanmaya' geldiğini farketsin. Yunus'un 'oyalanmak' dediği hayatın kısacık bir parçasını inci grisi bir gölün kıyısında geçirdim. Ahmet Haşim'in dilediği gibi 'bu dem göllerde kamış' oldum. Hiçbir şeyin sahibi değilim, ne toprağım, ne vatanım, ne ırkım var. Bir sabah göle bakarım. Minnettar bir sazan balığıyım.
  22. Duygularınız sizindir, saklıdır, kimsenin müdahale edemeyeceği bir biçimde size aittir, oradaki her değişiklik yalnızca sizinle ilgili bir keder ya da sevinç yaratacaktır ama hayatınız başkalarının da içinde dolaştığı, başkalarının da kendine bir yer bulduğu, açıkça görülen, izlenen, müdahale edilebilen, oradaki her değişiklikle başkalarının da yaralanabildiği bir duraktır. Vitrinlerindeki mankenleri çırılçıplak soyulmuş, demir parmaklıkları indirilmiş ışıksız dükkanların iki yanına dizildiği, apartman kapılarının sıkısıkıya kapatılmış olduğu, köşebaşlarında çöplerin biriktiği Şişli'nin arka sokaklarından bir gece vakti, korkmayı bile unutarak, aşk acıları içinde ağlayarak geçtiğim o gece on yaşlarındaydım herhalde. Erken gelen bir özgürlük merakıyla tek başıma gittiğim, gazoz ve toz kokulu Tan Sineması'nda seyrettiğim filmdeki siyah gözlü kıza aşık olmuştum. Ama aşktan ağlamıyordum. Kızın adını öğrenemediğim için ağlıyordum, onun kim olduğunu anlayamamıştım. Adını bilmediğim için onu hayallerimin arasına alamıyordum. Hayallerime alamadığım için hayatıma da alamamıştım. Aşıktım ama aşık olduğum, kendisine ruhumda yer açtığım bir kadına hayatımda bir yer açmam, onu hayatımın bir yerine, hayallerimde de olsa, yerleştirmem mümkün olmuyordu. Şimdi büyüklere çok manasız geleceğini bildiğim ama bir çocuğu gerçek bir acıyla acıtan o ani aşkı yaşarken; duygu dünyandaki yeri bu kadar açık ve kesin olan birinin hayatındaki yerini bilememenin, ona hayatında bir yer bulamamanın nasıl yakıcı bir sızıya dönüşebileceğini galiba ilk o gece sezdim. O gece, o kıza hayatımda bir yer bulamamamın nedeni hayal eksikliğindendi, hayal kuramamıştım. Daha sonraları, duygularla hayat arasındaki çatışmaların, yalnızca hayal eksikliğinden kaynaklanmadığını; insanın varlığını oluşturan duygularıyla düşünceleri ve bu ikisini birden kapsayan hayatı arasındaki belirsizliklerin, bunların arasındaki, açılması bazen imkansız olan kapıların tahminimden çok daha fazla olacağını görecektim. Okuduğum kitaplardaki kahramanların çoğu da, duygularındaki belirsizliklerden değil, duygularıyla hayatları arasındaki belirsizlikten acı çekiyorlardı. Sevdiklerine duygularında ve hayallerinde bir yer bulsalar bile hayatlarında bir yer bulamıyorlardı. Sanki duygularımızda çok keskin ışıklarla aydınlanmış, parlak ve canlı duran biri, hayatımızda, sırf parlaklığından dolayı yer bulamıyordu, onu hayatımıza yerleştirmek için birçok ışığın yerini değiştirmemiz, bazı ışıkları söndürmemiz gerekeceğinden karar verirken duralıyorduk. Ve soruyorduk kendimize: - Onun duygularımdaki yerini biliyorum ama hayatımdaki yeri neresi? Bu cevaplandırılması tahmin edilenden daha zor bir soru. Çok sevdiğiniz, çok değer verdiğiniz bir insanı hayatınıza almak istediğinizde, onu hakettiği yere yerleştirebilmek için, onun kadar ya da ona yakın değerde bir başka şeyi hayatınızdan çıkarmak zorunda kalırsınız. Bir vakitler İngiltere kralı, halktan bir kadına aşık olup da kendine bu soruyu sormak zorunda kaldığında, 'onun yeri hayatımın merkezi' cevabını vererek, sevdiğini hayatına yerleştirebilmek için krallık tacını hayatından çıkartıp atmıştı. Ama o kralın yeğeni, aynı soruya amcası kadar güçlü ve açık bir cevap veremedi. Hayatından hiçbir şey çıkaramadığından, gerçekten aşık olduğu kadını hayatına alamadı. Amca kral, kadınını, yeğen prensin kadınını sevdiğinden daha çok seviyordu diye bir sonuç çıkarmak hemen mümkün mü tam bilemiyorum. Ya da prens taca amcasından daha düşkündü demek gerçeği açıklamaya yeter mi, ondan da emin değilim. Prens sevdiği kadın için tacı hayatından çıkarmaya karar verse, bu kararla birlikte sadece müstakbel tacını değil büyük bir ihtimalle annesinin mutluluğunu ve güvenini, babasının oğluyla ilgili beslediği hayalleri de hayatından çıkarmak zorunda kalacaktı. Belki buna gücü yetmedi, belki annesini mutsuz görmeye dayanamayıp kendi mutluluğundan vazgeçti, ki insanın kendi mutluluğundan bir başkası için vazgeçmesi de tacından vazgeçmek kadar, hatta bazen ondan da zor olabilir. Mutluluğundan mı yoksa tacından mı vazgeçen daha büyük bir fedakarlıkta bulundu, buna kim kolayca cevap verebilir. Tek bilebileceğimiz, 'duygularımdaki yerini bildiğim bu insanın hayatımdaki yeri neresi' sorusuna cevap vermenin sanıldığından daha güç olduğudur. En sıradan insanın bile öylesine karmaşık ve kalabalık bir hayatı vardır ki, o hayatın içinde yeni birisine yer açmak daima birilerini huzursuz edecek, birilerinin canını yakacaktır. Bir mutluluk büyük bir ihtimalle bir başkasının mutluluğu karşılığında satın alınacaktır hayattan. Bir başkasının mutluluğu pahasına elde edilecek bir mutluluk, bir sızı, bir pişmanlık, bir keder bırakmayacak mıdır sizde, mutluluğunuz, karar verdiğiniz anda başkasının kederiyle yaralanıp eksilmeyecek midir? Bir başka insana duygularınızda yer bulmak, ona hayatınızda bir yer bulmaktan daha kolaydır. Duygularınız sizindir, saklıdır, kimsenin müdahale edemeyeceği bir biçimde size aittir, oradaki her değişiklik yalnızca sizinle ilgili bir keder ya da sevinç yaratacaktır ama hayatınız başkalarının da içinde dolaştığı, başkalarının da kendine bir yer bulduğu, açıkça görülen, izlenen, müdahale edilebilen, oradaki her değişiklikle başkalarının da yaralanabildiği bir duraktır. Hayatınızdaki her kıpırtı birçok insanı da kıpırdatır. Kıpırdamadığınızda ise acı çeken siz olursunuz, bir de sizin duygularınızda yer alıp da, hayatınızda yer almayı bekleyen insan. Hayatınızdakileri kıpırdatmayıp onları acıdan kurtarırsanız, kendinizi ve sevdiğinizi acıtırsınız, kendinizi ve sevdiğinizi sevindirip hayatınızı yeniden düzenlediğinizde başka birilerini. 'Duygularımdaki yerini bildiğim insanın hayatımdaki yeri neresi' sorusunu sorduğunuzda, bunu sormak zorunda kaldığınızda, bir acının bir yerde kımıldanmaya başladığını hissedersiniz kaçınılmaz olarak. Ben on yaşındayken ismini bilmediğim bir kadına ansızın aşık olup da, onu, adını bilmediğim için hayallerime ve hayatıma alamadığımda ağlamıştım sokaklarda. Sonra, adını bildiğim, hayallerime aldığım ama hayatımdaki yeri neresi sorusuna bir cevap bulamadıklarım için ağladım. Duygularınızdaki yerini bilirsiniz bir insanın. Ama onun hayatınızdaki yerini bilmek... Bu zordur. Vereceğiniz cevap, bu cevap ne olursa olsun, ıssız ve karanlık bir sokakta ağlayan bir oğlanın çektiği acının nasıl bir şey olduğunu size gösterir.
  23. Ben kolay öğrenebilen o şanslı çocuklardan biriydim. O yüzden de ebeveyn olduğumda çocuklarımın her ikisine de bir şeyler okuyup okuma işlemini eğlencevâri bir hale getirirsem benim izimden giderler düşüncesine kapılmıştım. Aynen benim gibi okur, okuduklarını anında öğrenirler diye düşünüyordum. Büyük çocuğum Amanda, benim izime kolay girdi. Hızlı öğrendi ve iyi notlar aldı. Oysa onun küçüğü olan oğlum Eric ile de ayni yöntemleri uygulamamıza ve kullanmamıza karşın hayatın sadece Eric ve öğretmenleri için değil, benim için de zor geçeceğini anladım. Hiçbir disiplin sorunu olmayan bu sevecen ve tatlı çocuk için üzerime düsen ne varsa yaptım. Her gece ödevlerini bitirip bitirmediğini kontrol ettim, öğretmenleriyle bağlantımı koparmadım ve okulun sunduğu bütün ek derslerin hepsine kaydını yaptırdım. Ama ne kadar uğraştıysa da aldığı karneler hep hayal kırıklığı ve üzüntü yaratıyordu. Cesaretinin kırıldığını ve böyle devam ederse bütün hevesini kaybedeceğini görebiliyordum. Sonra kendimden şüphelenmeye başladım. Nerede başarısız olmuştuk? Neden oğlumun başarılı olmasına yardımcı olamıyordum? Neden onu motive edemiyordum? Okulda başarılı olamazsa ve sivrilemezse, iyi bir hayatı olamayacağına ve ayakları üzerinde duramayacağına hatta aile kuramayacağına inanıyordum. Gözlerim açıldığında Eric 16 yaşında sarışın bir delikanlıydı. Oturma odasında oturuyorduk. O sırada telefon çaldı ve babamın ağır bir kalp krizi geçirdiğini ve 79 yaşında hayata gözlerini yumduğunu öğrendik. "Papa" diye seslendiği babam Eric'in hayatinin özellikle ilk beş yılında çok önemli rol oynamıştı. Eşim geceleri çalışıp gündüzleri uyuduğundan Eric'i traşa, dondurma yemeye ve top oynamaya hep "Papa"si götürürdü... Papa, Eric'in bir numaralı dostuydu. Babam yanımızdan ayrılıp büyüdüğü kasabaya geri döndüğünde, Eric onsuz ne yapacağını şaşırmıştı. Ama zaman yaralarını sardı ve zaman içinde dedesinin geçmiş yaşantısına ve eski arkadaşlarına ihtiyacı olduğunu anlamaya başladı. Dedesiyle yaptığı telefon görüşmeleri ve dedesinin ziyaretleri Eric'in hayattaki en büyük umudu haline gelmişti. Ve Papa'si onu asla unutmadı. Cenaze töreninde kapıda durdum ve babamın yüzüne baktım. Tanıdığım adama benzemeyen son derece ifadesiz bir durum içindeydi. Her iki yanımda çocuklarım dedelerine doğru ilerlerken Eric'in elimi tuttuğunu fark ettim. Görevimizi yerine getirdikten sonra yüzlerce dostumuzun yer aldigi salondaki yerlerimize geçtik. Herkesin babamla ilgili paylaşacağı bir anısı, söyleyeceği bir cümlesi vardı. Bazılarıysa sadece elime dokunup uzaklaştılar. Birdenbire Eric'in yanımda olmadığını fark ettim. Dönüp etrafıma baktım ve hemen girişte merdivenleri çıkmakta güçlük çeken yaşlılara yârdim ettiğini gördüm. Ellerinde bastonları, tanımadığı bir sürü insan ona yaslanıyor o da bu insanların dedesine son görevlerini yerine getirmeleri için basamakları çıkmalarına yardımcı oluyordu. O gün akşamüstü cenaze düzenleme koordinatörü bana cenazesinin taşınması için bir kişiye daha ihtiyaçları olduğunu söyledi. Eric hemen atladı ve "Lütfen anne, ben yardımcı olabilir miyim?" dedi. Koordinatör benimle ve kız kardeşiyle kalmasının daha uygun olabileceğini ifade etti. Eric başını salladı ve "Papa küçükken beni taşırdı", dedi. "Şimdi ben onu taşımalıyım." Bu sözcükleri duyunca gözyaşlarıma engel olamadım. Sanki hiç susmayacakmışım gibi ağlıyordum. O andan itibaren aldığı düşük notlardan dolayı oğlumu bir daha asla azarlamamaya söz verdim kendi kendime. Onun hayalimde yarattığım insana uyması mümkün değildi. Zaten benim hayalimde yarattığım insan oğlum kadar iyi bir kişiliğe sahip değildi. Tanrı onu sevgi, iyilik ve yardımseverlik duygularıyla ödüllendirmişti. Hiçbir kitap ona bunları veremezdi. Hiçbir mezuniyet derecesi ona sahip olduğu bu değerleri kazandıramazdı. Şimdi yirmi yaşında ve her gittiği yere dostluk, yardımseverlik, espri ve nezaket taşıyor. Kendi kendime su soruyu yöneltiyorum: "Fen ve matematik notları neyi değiştirecek? Genç bir adam elinden geleni yaptığı sürece, kalpten bir AA notunu zaten hak etmiyor mu?
  24. "Hiçbir şeyi özlemedim Seni özlediğim kadar" Kavanoz dipli dünyada ilkönce en aziz varlığımı yitirdim. İlham kaynağımı, sevgi çağlayanımı, bana can veren hayat pınarımı en erken kaybettim. Henüz dört yaşımda iken annem vefa etti. Bu öyle büyük bir kayıp, öyle bir derin acı ki; o giderken benim de pek çok yanımı, yanına aldı götürdü: kollarım, bacaklarımı, ellerimi, yüzümü, parmaklarımı ve yüreğimi... Evet yüreğimi.... Bunların hepsini alıp götürdü sanki. Çünkü ben daha serpilmemiş körpe bir yavru idim onun gittiğinde. Onun sevgi dolu kacağına koşup atlamak istiyordum. En güzel düşüm kollarında uyumaktı. Uyandığımda bana sevgiyle bakan gözlerini görecektim. Gülen, hep gülen... Karşılıksız bir sevgi ile bakan gözlerini... Sımsıcak gülüşlerine, altın sarısı saçlarına açacaktım gözlerimi... Kadifemsi narin elleriyle okşayacaktı yüzümü. Varsa gözümdeki çapakları, beni incitmeden silecekti. Bir öpücük konduracaktı yanağıma. Kollarımdan yakalayıp tay tutacaktı beni. Havaya zıplatacak, boynuma, kulaklarıma yüzünü sürecekti. Koltuk altlarımdan gıdıklayacaktı doya doya... Ben katıla katıla gülerken o, bu alemin en mesut kadını, en bahtiyar annesi olacaktı. Dünyaları verseniz, yine de değişmeyeceği bir mutluluk tadacaktı o anda. Gamsız tasasız benim güldüğümü... Gülerek gözlerini içine baktığımı görünce; bütün dertlerini unutacaktı. Takatsız kollarına derman gelecekti. Ciğerlerini paralayan amansız öksürüğün geçtiğini düşünecekti bir anda. Hasta yatağından kalkıp sıcak bir çorba pişirecekti ikimize; tarhana. Dünyanın en leziz çorbası. Kendi elleriyle biraz daha büyütebilseydi beni; belki ekmeğime yağ sürüp sokağa salacaktı. Gaga pişirecekti. Sonra üfleyerek soyacaktı yumurtayı. Allahım! Nasip olsaydı da tatsaydım; o çorba, o ekmek, o yumurta ne tatlı olurdu. Hiçbir şeyle değişmezdim onları. Belki de yemezdim o yağlı ekmeği, hiç soydurmazdım o yumurtayı, ölünceye kadar saklardım o çorbayı. Çocuklarıma, torunlarıma bırakırdım o kıymetli varlığın yadigarını. Ama olmadı işte. Biz annemle hiçbir zaman onun pişirdiği bir tas çorbayı oturup yemedik. Kendimi bildiğim vakit, o hasta yatağında inliyordu. Dermansız kollarını bileklerinden bağlayıp, başucundaki dolabın kapağına asmışlardı. Kalp çarpıntısını hafifletir, kan dolaşımına faydası olur diye öyle yapmışlardı. Annem benim, canım annem! Sana ne kadar muhtaç, ne kadar susamış olduğumu gün geçtikçe, yaş kemale erdikçe daha iyi anlıyorum. Kılcal damarlarımda, bütün benliğimde hissediyorum yokluğunu. Atıfet teyzem bir tas çorba getirdiği vakit, yüklüğün orada asılı duran kaşıklığa tırmanır iki kaşık kapıp gelirdim sessizce. Hiç konuşmadan sokulurdum yanına. "Benim ortakçı geldi." derdin solgun dudaklarınla. Şükürler olsun Rabbime... Buna da şükür diyorum şimdi. Sen pişirmiş olmasan da, seninle aynı tastan çorba kaşıkladık ya. Onunla avunuyorum artık... Hem zaten teyzeler anne yarısı değil mi? Bu durumda yarı yarıya senin çorbanı yemiş sayıyorum kendimi. Benim buradaki tahassürüm; boş hayaller, uçuk temenniler değil. Evet, dört yaşıma gelinceye kadar annem sağdı. Ama o, yakasını bir türlü kurtaramadığı ölümcül bir hastalıkla boğuşan dertli bir anne idi. Zaten babamla evlendiklerinde Bekir Çavuş'un hastaca kızı olarak biliniyormuş. Naif bedeni daha körpecikken hastalıkla boğuşmakta imiş. İlk iki çocuktan sonra doktor : "Bebeğiniz olmamalı artık." demiş. "Bebek sizin bünyenizi daha fazla yıpratır." Ama işte imkansızlıklar... Bilgisizlik günlerinde önce abim sonra ben dünyaya gelmişiz. Böylece kader ağını örmeye devam etmiş... Az denilebilecek aralıklarla doğmuşuz çünkü. Bu da onun kendini toparlamasına engel olmuş. Zaten boğuşmakta olduğu hastalığa tamamen yenik düşmüş. Bir de o mahut derede... Gürlek'in başında, kar altında kazan kaynatıp çamaşır yıkarken kızgınlığa su içmen yok mu anneciğim? Buz gibi kar suyunu tasa koyup, terli terli içmişsin hani. İşte o su, kızgın ciğerine cosss etmiş. Senin ve benim ciğerimi... Kardeşlerimin ciğerlerini kavurup atmış, tahta gibi olmuş ciğerlerin, doktorun dediğine göre. Artık o hastalık seni almış götürmüş. Ve götürürken çok ızdırap çektirmiş. Benim bebekliğim de tam o acılı, ağrılı günlere rastlıyor sanırım. O sebeple beni dolu dolu sevemediğini düşünüyorum. Ve benim de anne sevgisini yaşayamadığımı... Daha doğrusu beni sevecek zıplatacak takatin kalmadığını sanıyorum... Duyduğum kadarıyla o günlerde normal bir anne ile bebeği gibi ayrılmaz bir bütün olamamışız seninle. Çünkü senin çoğu günlerin-ayların hastahane köşelerinde, yollarda geçiyormuş. Şöyle bir zihnimi yokladığımda senin varlığın-canlılığınla ilgili iki; evet sadece iki hatıra var hafızamda: Onlar da hayal meyal... Hani bizim oralarda net hatırlanmayan rüyalar için ne denirdi? "İmir-simir" bir şeyler... İşte öyle... Bunlardan birincisi Atıfet teyzemin çorba getirdiğini görünce kaşıklığa tırmanıp, sessizce yanına sokulmamdı. Hiç konuşmadan yerdik o çorbayı.. ikincisi de kollarının bileklerinden bağlanıp da dolabın kapısına asılmasıydı. İnlemelerindi anneciğim. Solgun yüzüne ümitsizce bakışım. Bana bakarken ışıldamayan gözlerin. Başımı okşamaya uzanacak takati olmayan bağlı ellerin... Ve içimi yakan öksürmelerin. Bereketli bir sahur vaktinde anneciğim; dört yavruyu ardında çil çil serperek uçup gitmişsin öteler ötesine. O yavruların en küçüğüyüm ben. Ve o günkü olanların en az farkında olanı. Babamın söylediğine göre; "Hanım sahura kalkalım haydi" deyince "Ben bugün kalkamayacğım Ahmet" demişsin.... "Bari Saniye'yi çağıralım. O bir şeyler hazırlasın." Bunu söyledikten kısa bir süre sonra ölümün belirtileri başlamış. Babamla halam çeneni çekebilmişler sadece... Gecenin bir vaktinde uyandığımda (Herhalde hıçkırık seslerinden olacak) evimizin içi insan dolu idi. Ne olduğundan haberim yok; Sabahattin dayım, Halil dayım, Atıfet teyzem, teyzemin kızları ve halamlar... Herkes bizim eve doluşmuş, hıçkıra hıçkıra ağlamakta. Baktım ablamlarla abim de yüklüğün üzerine çıkmışlar, ağlaşıyorlar. Annemin yorganı tamamen üzerine örtülmüş... Korkmuştum. Hiçkimseye bir şey soramadım. Hıçkıran insanların niye bize geldiklerine ve niçin ağladıklarına bir anlam veremeden bir müddet öylece bakıp kaldım. Dayım başımı okşadı usulca. Teyzem kucağına alıp bağrına bastı, öptü, kokladı. "Haydi sen yat kuzum" dedi. "Daha sabah olmasına çok var." Uyumuşum ondan sonra. Evet anneciğim, senin öldüğün gecenin sabahında ben mışıl mışıl uyumuşum. Kuşluk vakti beni uyandıran, benimle ilgilenen "Gıcıgızı" Selime teyzemdi. "Gel gıcı, seni bir yere götüreyim" diyerek bir peşkirle beni sırtına aldı. Peşkirin ucundaki sicimlerle sımsıkı sarındı. Nedense hep ağlıyordu bunları yaparken. Evimizde birçok kadınlar vardı. Nerede ise bizim köyün bütün kadınları. Ve hatta Karaburun'dan Akkaya'dan gelenler. Ortalıkta bir sürü dolaşan insanlar ve evin bir köşesine oturup ağlaşanlar vardı. "Nereye gidiyoruz?" dedim teyzeme. "Bize gidiyoruz gıcı" usulca. Sonra çıktık kapıdan. Bekir dedemin arpalığının üst yanından ve bizim samanlığın arka tarafından geçerek Karacaların evine doğru gidiyoruz. Teyzem başını sol tarafa çevirip bakıyor sık sık. Baktıkça hıçkırıklara boğuluyor. Ben de baktım o tarafa. Bizim samanlığın ardındaki kuytu yerde, evdekilerden daha çok bir öbek kadın var. Büyükçe bir kazanın altına ateş yakılmış. Su kaynatılıyor besbelli. Kalabalığın tam ortasına savakları alınarak bizim öküz arabası çekilmiş. Etrafına çöreklenen kadınlar yüzünden arabanın üzeri görülmüyor. Çok şaşırdığım bu manzaralara hiçbir anlam verememiştim. Teyzeme de soramadım nedense... Zaten onun da tutulduğu hıçkırık nöbetinden konuşacak hali yoktu. Bundan sonra olanları uzaktan da olsa ben göremedim anneciğim. Aziz naaşını kefenleyen kadınlar tabuta koyup, başucuna bir tülbent bağlamışlar. Sonra cemaate verilen tabutun ardına saf saf insanlar dizilip; hatun kişi niyetine, uyun hazır olan imama "Allahuekber!" diye cenaze namazı kılmışlar... Ve bir avuç cemaat seni omuzlayıp götürmüşler sonsuzluk evine... Bir daha hiç gelmeyeceğin ebedi yurduna... Kırkoyak'tan aşırıp gitmişler. Gedik yaylalarındaki mezarlığa, meşe ağaçlarının serin gölgesine, kara topraklara... Artık hiç acı çekmeyeceksin orada. Bana bir tas çorba pişiremediğine yanmayacaksın. Başımı okşamaya elin varmıyor diye dert edinmeyeceksin. "Gücüm-takatim kesildi. " demeyeceksin... Ağlamayacaksın... Çünkü artık sen bir ölüsün. Ölüler ağlamaz. Ölmüş anneler üzülmez... Geride kalan çocukları ağlar onların. Eli-yüzü yıkanmaya, başı okşanmaya, karnı doyurulmaya muhtaç; talihsiz çocukları... Hem de üç beş gün, bir ay, bir yıl değil. Bu, hiç bitmeyen bir ağlamadır anneciğim... Yıllar var ki senin yasını tutuyorum: Kırk yaşlarında "esnan dışı" kaldığım ve akranlarımın torun-torba sahibi oldukları şu günlerde bu yazıyı kaleme alırken; katmerlenen hasretinle üretiyorum satırlarımı. Anne sevgisine, anne şefaatine duyduğum derin bir istençle akan gözyaşlarım kalemime mürekkep oluyor. Meryem teyze hep anlatır dururdu: O acılı günlerde bana "Aneni seviyor musun?" diye sormuş. Ben de; "Ölmüş anneyi ne yapayım ki" demişim çocukca. İşte o bilinçsiz günlerim su gibi akıp geçti anneciğim. Henüz acı nedir bilmiyordum o zamanlar. Sonra aylar, yıllar birbirini kovaladıkça ilk zamanlar mahiyetini bilemediğim talihsiz acıyı yudum yudum tattım. Öksüzlük şurubunu bütün ömrümce içtim, içmekteyim. Öksüz çocuk olmanın ağırlığını iliklerime varıncaya kadar yaşadım, sevgisiz şefkatsiz büyümenin zorluğunu omuzlarımda hep taşıdım. Ve bugüne kadar iyi-kötü her ortamda; bayramda, düğünde seni aradım. Kızımı "Annem benim!" seviyorum. Ablamların yüzüne her defasında senden bir şeyler görebileceğim umuduyla bakıyorum. Küçüklüğümüzde bize, yani Firdevs'in yetimlerine köyümüzdeki kadınlar şöyle derdi : "Babaların evladına karşı bir gözü kör olurmuş. Annesi ölürse, öbür gözünü de yumuverirmiş." Bu rivayet aynı zamanda gönlümüzü kırmadan bize iletilmeye çalışılan bir gözlem miydi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Sensiz hayat ne acı, ne zor anne! Bugüne kadar hem okudum hem yazdım. Pek çok memleketler gezdim. Bu öksüz halimle bizim köyden annesi-babası başında olan akranlarıma nasip olmayan nimetler bana kısmet oldu. Dünyanın maddi-manevi güzelliklerini gördüm. Sensiz hiçbir şeyin tadı yok be anne! Ama ne yazık ki acı gerçek ortada. Bugüne kadar hiç alışamadığım annesizliği kabullenmem gerekiyor artık... Şurası muhakkak; artık sen fatihalarda, yasinlerde, hatimlerdesin. Rüyalarımın erişilmez meleğisin. Sevgili torunlarının kara gözlerinde görünmez babaannesin. Gözlerimizi kısıp baktığımız gerçek bir ufuksun sen. Ve dualarımızın baştacı yaralı gönüllerimizin ilacı... Annem benim! Şimdi, ilkokuldan başka on dört yıl süren tahsil hayatım boyunca sıksık duyduğum bir sözün kavuruyor içimi... Ölümün soğuk nefesini yanında hissettiğin vakitlerde ziyaretine kimler gelmişse onlara hep tenbih etmişsin; halamlara, teyzemlere, onların büyük kızlarına ve komşu kadınlara ayrı ayrı söylemişsin. "Bak, eğer bir gün ben ölürsem... Ben ölürsem bu çocuklarım anasız kalacak. Büyüklerim bir parça kendilerini kurtarabilirler belki. İşte şu küçüğümü, Caferimi düşünüyorum en çok. O daha körpedir... Eğer onu sokakta görürseniz, üstü başı yırtık olursa dikiverin... Eli yüzü kirli ise, bir tas su ile yuyuverin. Karnım aç derse bir delim ekmek veriverin ne olur!" Ne çok insana bunları söylemişsin be anne... Yıllar var ki köye izne geldiğimde mutlaka başka bir kadın senin bu vasiyetini bana iletir ve karşımda ağlardı. Bu vasiyetini farklı insanlardan dinledikçe gözümden yaş aksa da akmasa da yüreğim burkulurdu benim de. İçime atardım, biriktirirdim hasretimi... Muhakkak sensizlikten payımıza düşen acıyı hepimiz ayrı ayrı tattık. Ancak "Firdevs'in kuzuları"nın en küçüğü olduğum için acıların en büyüğünü ben çektim sanırım. Bu da bir yönüyle iyi oldu diyorum şimdi; yanıp kavrulmuştum adeta. Bu sebeple olsa gerek, başkalarının feryad ü figan ettiği bazı sıkıntılara ben gülüp geçiyordum çoğu kere. "Bunlar da bir şey mi?" diyordum sızlananlara. Korkmamayı, yılmamayı, tırsmamayı öğrenmiştim. Çünkü benim için kolay bir şey yoktu hayatta. Bir kanadım kırık olarak başlamıştım mücadeleye. Zaten kanadın biri kırılınca öbüründen gereği gibi yararlanamıyorsun ki. Hayattaki her ızdırabın, insanı kıvrandıran yönlerini en iyi ancak o acıyı çeken bilir. Ve yeryüzündeki her acının (dışarıdakilerin farkına varamadığı) ancak katlananın bildiği dayanılması güç yönleri vardır. Kanımca akla gelebilecek ızdırapların en çetini; bir çocuğun küçük yaşta ebeveyninden birini veya her ikisini kaybetmesidir. Ben burada belki bazılarına çok abartılı gelebilecek bir söz söylemek istiyorum : "Küçük yaşta annesiz kalan bir çocuğun acısı, elemi, hasreti babasını yitirenden en az üç kat daha fazla olur... En az!" diyorum. Çünkü yuvayı kuran civcivleri kanatları altında koruyan dişi kuştur. Ve bir gün olur o da alınırsa göklere... Allah katına. Yavru kuşlar birer ikişer uçup gitmez mi gurbet ellere? Hacıpaşalara besleme, Domaniç'te Kazım ağalara sığırtmaç ve Hacı Hafızlara geri dönüşü olmayan sığıntı talebe olmazlar mı? İşte bizler tam da öyle olduk anneciğim. Pek de uzun sürmeyen bir geçiş döneminden sonra yukarıdaki son bir cümlede özetlediğim noktalarda bulunarak başladık, senin himayenden yoksun olduğumuz yıllara... Şu kadar var ki, hamdolsun dördümüzde pek güzel yerlere geldik anneciğim. Binlerce kez hamd ü senalar ediyoruz Rabbimiz'e. Ve senin "garik-i rahmet" olacağını umuyoruz, O'nun engin merhametine. Bağışlanmanı diliyoruz, can u gönülden kopup gelen dualarımızla... Arşa varan yakarışlarımızla. Çektiğin ızdırapların, günahlarına keffaret sayılmış olmasına... Kuşlar gibi kanat çırptın, uçuverdin fani dünyamızdan; bu uçuşun Cennet'te son bulmasını. Adını daşıdığın saadet yurdunda Firdevs cennetlerinde olmanı niyaz ediyoruz Allah'tan. Burada yazmak cüretinde bulunduğum satırlarımın; kendimi bildim bileli temiz ruhuna okuduğum ve Rabbim ömür verdikçe okuyacağım hatimleri, yasinlerin manevi birer şahidi olmasını diliyorum. Bu satırları okuyacakların hayır dualarına vesile teşkil edeceğini umuyorum. Diyebilirim ki bunlar içimdeki hasret denizinden süzülen bir damladan ibaret... Gönül deryasından kopup gelen çağlayanların, zihin süzgecinden geçebilen kırpıntıları... Kalemin yazabildiği, kağıdın üzerinde taşıyabildiği... Bizden sonraki nesillere, yüreği sevgi ile çarpan kullara... Yetimlere, öksüzlere düşülen bir not... Farklı zamanlarda benzer duyguları birbirimizden habersizce paylaştığımız geleceğin "pişkin çocukları"na bir mesaj. Sevgi ve selam... Umudu hiç yitirmemenin denenmiş örnekleri. Şükürler olsun, annemin aziz hatırasına arzettiğim kırık dökük cümlelerde ifadesini bulan acı gerçekler; beni hayata biledi. Güçlüklerin rüzgarı yaladıkça benim alnım yağız oldu... Hayatın zorluklarına kararlılıkla bakmayı öğrendim, diye düşünüyorum. Ancak bu sırada pek çok insanda olduğu gibi benim de sahip olmayı istediğim bir özelliği yitirdim; gerçek anlamda gülme yetisini... Sevgi ile bakmayı... Gözlere de yansıyan mutlu gülüşü... Gülmek nedir bilmez ki benim gözlerim. Can u gönülden nasıl güleceğimi öğrenemedim ben. Bu yaşa geldim hiçbir zaman, hiç kimse bana; "gülünce gözlerinin içi gülüyor" demedi diyemedi. Bundan sonra diyeceklerini de sanmıyorum. Çünkü ben; yıkılası dünyada en aziz varlığımı ilkönce yitirdim. İlham kaynağımı, sevgi çağlayanımı, tenime can katan hayat pınarımı en erken kaybettim. Henüz dört yaşımda iken annem vefat etti.... Hep yanımda olmasını istediğim canım annem... Yüzünün dinginliğinde, sevgi dolu bakışlarında kendimi bulacağım, hayattaki en kıymetli varlığım yok oldu. Beni sevmesini beklediğimi elleri uçup gitti. Bakmaya kıyamadığım gözlerine kara topraklar doldu. Dokunmak, koklamak istediğim saçları çürüdü. Gedik Yaylası'ndaki bir metrelik toprak evini, yağmurlar karlar ıslatıyor şimdi. Ulu ağaçların dallarını yalayıp geçen deli rüzgarın uğultusu var yurdunda. Koyunlar, davarlar otluyor civarında. Çobanlar türkü söylüyor karşı yamaçlarda; mevtaları umursamadan, yakınları duyar mı demeden... Akşamların "tüllenen mağribi", gecenin karanlığı çöküyor oralar.... Sokak lambası nedir bilinmeyen bir diyarda; bazen gelip geçen bir aracın farları ve bazı gecelerde saatlerce ayın şavkı vuruyor ölü evlerine. Toprak yığınlarını hüzme hüzme geçip ölülerin olmayan yüzlerini aydınlatıyor sanki. Ve bazı gecelerde yıldızlar... Evet yıldızlar iniyor yeryüzüne. Nurlu kandil gecelerinde, nurdan meleklerin kanadında, adını taşıdığı cennetlere nail olası annemin saçlarına konuyor binlerce hilal, milyonlarca yıldız... Tabutuna sarılan boyalı yazma kutlu bir sancak gibi dalgalanıyor mezar taşında. Bırakıp gittiğin dört körpe yürek üredi, onlarca gönül oldu; dua çağlayanlarını sana akıtmakta. Saçlarına yıldızlar kondurmakta solgun dudakların sakın kıpraşmasın; o yıldızlar dualarımızdır anne.
  25. Yüreğime umut diye ektim seni can, diye koydum seni canımın en güzel yerine biliyorum sen sonum olmalısın ve ben seninle aşkta sonsuzluğu tatmalıyım. İnanır mısın, güne başlamaktan dahi korkmuyorum artık ve yaşamak bile zor gelmiyor bana, gece olduğunda umutsuzum diye uykusuzluk da çekmiyorum. Dedim ya umut oldun bana, dedim ya canıma can kattın bu dünyada... Hani bazen; anlat diyorsun ya bana ve ben öylece susup kalıyorum karşında... Anlatamıyorum. İşte o an gözlerinin içinde kaybolup gidiyorum; damla damla, adım adım yok oluyorum gözlerinin derinliklerinde, sonra susuyorum sen hâlâ beni anlamıyorsun bense, hâlâ sana anlatamıyorum. Çünkü dünyada anlatmaya değer tek şey varsa o da sende evet sende ; 4 mevsim çimenlere inat yemyeşil açan o güzel gözlerinde... Seni Seviyorum Bi'tanem.