Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine

afflicted_

Üye
  • Katıldı

  • Son Giriş

afflicted_ tarafından gönderilen her şey

  1. bir gül takıp da sevdalı her gece saçlarına çıktı mı deprem sanırdın 'kara kız' kantosuna titreşir kadehler camlar kırılır alkışlardan muammer bey'in gözdesi karantina'lı despina çapkın gülüşü şöyle faytona binişi kordelia'dan ne kadar başkaydı her kadından her bakımdan sınırsız bir mutlulukta uyuturdu muammer bey'i ustalıkla damıttığı o tantanalı aşklarından işgal altüst etti nasıl da izmir'de her şeyi öğrendi kullanmasını despina bu yanlış geceyi körfezde parıldayan yunan zırhlılarına karşı miralay zafiru'la ispilandit palas'ta sevişmeyi gemi sinyallerinin gece bahçelere yansıması havuzda samanyolunun hisarbuselik şarkısı demlendikçe yanlızlığı aydınlanıyor muammer bey olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması
  2. Sabit dudak ruju epeyce telefon Kirpikleri devirip göğüs geçirmeler Burnu rendelenmiş memeleri silikon Ağızlıkla çakmağın alevini içmeler Yarı ömrü meyhane yarısı berber Aşk faslını unuttuk Hey Allah pardon Yuvası aşk yuvası görkemli salon Kapısı vızır vızır spor mercedes'ler zar saydamı bluz bluejean pantolon Kadın erkek farketmez asıl olan çekler Lafı hiç uzatmaz sevişmeye geçer Az buz kazanmıyor Gecesi üç milyon Kalk gidelim kadınları bu ne ilk ne son
  3. kadınlar sonbahar yapraklarını dökmeye başlar titrek dudaklarında sarışın bir keder nabız kaybolur kan susar dolaşım yavaşlar sisli bir nebuloz gökte yazılmamış şiirler dargın sevgililer yalnızlıklarına uzaklaşıyor anlaşılmaz çocukluğun ortaokullarından ders zilleri kilitli defterlerde kurutulmuş menekşeler tehlikeli yolculukların kanat çırpan mendilleri sazdan saza azalan hicranlı köçekçeler dünkü delikanlıları yaşlılığa taşıyor eylül şehirleri yağmurlu gürültülerle alır yerlerini deniz kahvelerinde son kadehlerde bulutlar birikir ılık bir aydınlıkla yıkayıp yorgun ellerini görgülü ihtiyarlar bir bir ortalıktan çekilir yaşlandıkça insan dünya başkalaşıyor
  4. o kızı nerede nasıl görsem aklımı başımdan alır ağzı saçları şıra köpüğü desem kaşları bıçak izi kırmızı yakut pulları mı/bu ne görkem kanlı gözbebeklerindeki yazı beni nasıl büyüledi bilmem kirpikleri örümcek kırmızı kızıl demirden bir ünlem salınması yangın yalazı korkmasam öpmeye eğilsem dişleri elektrik kırmızı çarpılmışım başım sersem sevdim jilet yiyen kızı göğsündeki kumrulara değsem gagaları zehirli kırmızı gece gündüz tek düşüncem kasıklarımdaki ince sızı artık kimseyle sevişemem anladım sevişmek kırmızı jilet yiyen kız merih'li gecem birlikte bulacağız belâmızı sonumuz kuşkusuz cehennem kırmızı kırmızı kırmızı
  5. kanatları parça parça bu ağustos geceleri yıldızlar kaynarken şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen sen eğer yine İstanbul'san yine kan köpüklü cehennem sarmaşıkları büyüteceğim pancak pancak şiirler tüküreceğim demek yine ben limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler yahudi sokaklarını aydınlatan telaviv şarkıları mavi asfaltlara çökmüş diz bağlıyor eğer sen yine İstanbul'san kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan sirkeci garı'nda tren çığlıklaıiyle bıçaklanıp intihar dumanlari içindeki haydarpaşa'dan anadolu üstlerine bakıp bakıp ağlayan sen eğer yine İstanbul'san aldanmıyorsam yakaları karanfilli ibneler eğer beni aldatmıyorsa kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar yine senin emrindeyim utanmasam gozlerimi damla damla kadehime damlatarak kendimi yani şu bildigim attila ilhan'i zehirleyebilirim sonbahar karanlıkları tuttu tutacak tarlabaşı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor imtihan çığlıkları yükseliyor üniversite'den tophane iskelesi'nde diesel kamyonları sarhoş direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şoförler uykusuz dalgalanıyor ulan İstanbul sen misin senin ellerin mi bu eller ulan bu gemiler senin gemilerin mi minarelerini kürdan gibi dişlerinin arasında liman liman götüren ulan bu mazot tüküren bu dövmeli gemiler senin mi akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar neden durmaksızın imdat kıvılcımları fışkırıyor antenlerinden neden peki İstanbul ya ben ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu abbas ya benim kahrım ya senin ağrın ağır kabaralarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın çaresiz zehirle kusan çılgın bir yılan gibi burgu burgu içime boşalttığın o senin ağrın o senin eğer sen yine İstanbul'san yanılmıyorsam koltuğumun altında eski bir kitap diye götürmek istediğim sicilyalı balıkçılara marsilyalı dok işçilerine satır satır okumak istediğim sen eğer yine İstanbul'san eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim ulan yine sen kazandın İstanbul sen kazandın ben yenildim kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar yine emrindeyim ölsem yalnız kalsam cüzdanım kaybolsa parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam hiç bir gün hiçbir postacı kapımı çalmasa yanılmıyorsam sen eğer yine İstanbul'san senin ıslıklarınsa kulaklarıma saplanan bu ıslıklar gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir ulan bunu sen de bilirsin İstanbul kaç kere yazdım kimbilir kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken 1949 eylül'ünde birader mirc ve ben sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık sana taptık ulan unuttun mu sana taptık
  6. bu döşeği sen mi serdin elin dert görmesin ana ana uyuyacağım ninni çağır danalar girsin bostana çetin bir yörük kızı hoyrat murat dağı'ndan bir papatya getirsin bir gelincik getirsin elimden tutsun beni metristepe'ye götürsün gönlümce bir hu diyeyim hısımım ali osman'a yamacına yöresine rüzgarlı camlar dikeyim bu hosşerimi sen mi ettin eline sağlık ana ana lokma dökelim aşure kaynatalım hayır dağıtalım hayır ali osman dayıma ördüğün bu çorabı sağlıcakla giyiyorsam tuzladığın bu ayranı afiyetle içiyorsam tuttuğun bu yoğurdu yoğurduğun bu ekmegi kaynattığın bu bulguru çalakaşık yiyorsam etime ve sütüme ineğimin ıslıklı memelerine kabıma kaçağıma toprağıma bu benim diyebiliyorsam ali osman dayımın yoksul yüreği bunun bedeli metristepe göğüne uğru yıldız uğramaya ana bu benim yüreğim hısımım ali osman'ın yüreği
  7. hacı murad'la olduk eski kafkasya'da ihtiyar çuvaşgili santur çalıyordu ne çaldığı zaten anlaşılmıyordu oğlu belki o saat asılıyordu şarap patlak vermişti isyan masada atlas gömlekleri boyundan ilikli sabahlara kadar hançer dokuyanlar mezmur okuyarak duvar duvar dudaklarında karanlık ilkbahar gözbebekleri çelik çekirdekli çalarak getirdiği korkak tatarların bakunin yazması kitaplarından dinamitler yürür bakü sokaklarından siyah bir toz olur doru kısraklarından öfkeli kazakları II'nci nikola'nin ölmek fısıldadıkça son semaveri bulutlanır çay kristal fincanda ıslıklar gizlice bilenir zindanda bir ustura çizgisi azerbeycan'da hacı murad'ın üzengileri
  8. yorgun kadınlar içtik yalnızlıktan uğuldayan tuzlu kan gibi nice akşamlar devirdik çengi kıyamet 'kızıl sultan' gibi vurdukça mızrap öyle yoğun bir melâl dağılır ki tamburdan bastırır eski sevdalar göz gözü görmez duman gibi su karanlıktır ve kadehler boşalmış leylaklar darmadağan kıvılcımlar savurup narçiçeği çöker bir daha başımıza gökyüzü tutuşmuş tavan gibi kanlı hesapları vardır kıyamete kadar sürecek ölümlü şairlerin kim bilir nerden bilecek ne çığlıklar geçer daha dünyadan attilâ ilhan gibi
  9. Bütün kapilar kapandi, dişardayim Birden karşima çikmayin korkuyorum Uykusuzum fena halde, sokaktayim Karanlik bastirdi mi bozuluyorum Fena bir yerimden koptugum dogru Kendimden çok fazla yaşamaktayim Nereye baglanacak bu işin sonu Aslinda ben kimim meraktayim Bütün kapilar kapandi, sokaktayim...
  10. söyleşir evvelce biz bu tenhalarda ziyade gülüşürdük pır pır yaldızlanırdı kanatları kahkaha kuşlarının ne meseller söylenirdi mercan koz nargileler zamanlar değişti ayrılık girdi araya hicrana düştük bugün ah nerde gençliğimiz sahilde savruluşları başıboş dalgaların yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller elde var hüzün o şehrayin fakat çıkar mi akıldan çarkıfeleklerin renk renk geceye dağılması sırılsıklam aşık incesaz kadehlerin mehtaba kaldırılması adeta düğün hayat zamanda iz bırakmaz bir boşluğa düşersin bir boşluktan birikip yeniden sıçramak için elde var hüzün
  11. kaman civarina bahar gelince yikilir ovadan apdal çadirlari yücesinde pare pare duman tutmuş düdüldag'in yaylasinda mekan kurulur hoş gelmişsin evvel bahar nisan ayi içinde donanir daglar donanir yeşilinden alindan istasyon deresi kabarmiştir hacidag'in selinden daglar sira siradir eylim eylim daglar uzanir bir uçtan bir uca daglar bir birinden yüce yamaçlarinda kireç yakilir bir ömür boyunca kahri çekilir kimse anlamamiş sirrini hikmetini bu bereket nereden gelir başinizdan duman eksilmesin gavurdaglari siz hikayet eylediniz bana bahçe kazasinin kaman köyünden cebbar oglu mehemmed'in hikayesini yillarin yücesinden şöyle bir seyran edelim bir avuç topragima çöreklenmek için yürümüş selamsiz sabahsiz destursuz girmiş memleketime yedi çeşit frenk askeri ugursuz bir hava çökmüş üstüne memleketimin ugursuz ve karanlik çocuklar gülmemiş artik sessiz sessiz aglamiş analar oduna giderken vurulmuş ve yahut harman yerinde avuçlari bugday kokan delikanlilar ve nice gavurdagi kizlarinin birer birer irzina geçilmiş yalvarmiş ihtiyarlar allah'a - rivayet şöyledir kim - dumanli bir güz akşami şu mor daglar efendim destur demiş de yürümüş silkinip kalkmiş ayaga gel haberi öteden verelim çikmiş daglara kendiliginden cebbar oglu mehemmed fransiz'a silah çekmiş hür yaşamak ugruna irz ugruna namus ugruna ana için baba ve kardeş için şu mübarek topraklar şu mübarek vatan için derken efendim bir gün kaman'dan öte ugrun ugrun haber ulaşmiş urfa'nin antep'in köylerine gözü kanli maraş beylerine cebbar oglu mehemmed burcu burcu çam kokan bir yaz akşami omuz vermiş bir agaç gölgesine usul usul türkü söylüyor - hasret kuşun kanadinda deli kuşlar uçun gayri yazimiz böyle yazilmiş bu diyardan göçün gayri - kirveleri durdu ve süleyman on sekiz adim gerisinde şahin gibi tünemişler kayalarin üstüne avuçlari sicak bakişlari ok gibi deliyor her dokundugu yeri biri doguya bakiyor digeri batiya iptida durdu görüyor geleni yel midir toz mudur anlamiyor lakin biyiklari terlemeden çeteci olan garip ökkeş çok geçmeden getiriyor haberi tabur tabur üstümüze variyor düşman yola çikti savranli'dan hemen mevzie sokuldu mehemmed yanibaşinda durdu ve gerisinde süleyman çeteler yer tutup pusu kurdular kanli geçit boyuna düşman yanaşirken kaman köyüne bekletmeden yaylim ateşi açildi mermi kurşun yagmur gibi saçildi ilk seferinde on beş kişi vurdular ve bir hayli düşman kirdilar yamaçlarda koptu kizilca kiyamet cesaretlerine söz yoktu ama neyleyip nitsinler düşman daha çoktu düştü birer birer bütün yigitler gürültüler bogazda sustu nihayet demek diz üstü düşmüş mehemmed kirvesi durdu'nun yanibaşina kanlar akar yarasindan al al olmuş çevresinden köpük köpük gözlerini doldurur bir başina mehemmed yedi düşman öldürür mavzerinin namlusu hala sicak tutulmaz ölümün derdi büyük yigenim çare bulunmaz ayni akşam dogurmuş karisi döne mavi gözlü bir çocuk sarişin bir avuç toprak sarmişlar altina ve kemal koymuşlar adini
  12. yerinden kaldırmasalar tedirgin etmeseler armonikle ezbere polkalar çalan alsace'li kör kadını türkülerin başladığı bittiği yerdeki kız raspail bulvarı'ndan yine gelip yine geçen her akşam yalnız tedirgin etmeseler armonik çalan bir kadını ışıklar yola çıkınca herhangi bir akşam beni alıp duvarların arkasına götürmeseler seni alıp götürmeseler zuider-zee körfezi'nin mastor bulutları bir bir hatırında hep böyle cam yeşili gökler boyar durur sabahtan akşamlaradek hollanda'lı bir ressam orfevre rıhtımı'nda demek bir türkünün kıyısından çocuklar geçer ellerini tertemiz bir yağmurda yıkamış yalınayak macera gözlü çocuklar geçer gülmüş gülmüş ağlamış ağlamış ben hızlı yıldızları deniz boylarında gördüm ateşten oyulmuş çizgileri vardı gözbebeklerinde yıldız rüzgârları geçtiler poyraz rüzgârları geçtiler üşüdüm büyük büyük üşüdüm deniz fenerleri akşamın içinden öksüz bakarlardı palermo ve calabria sahillerinde güvertede serseri ve mahzun gemiciler ve gemicilerin gözbebeklerinde bilmediğim görmediğim duymadığım bir melankoli vardı palermo ve calabria sahillerinde deniz fenerleri akşamın içinden öksüz bakarlardı ben örsün kerpetenin şairi istanbul limanından marsilya limanına kadar kurşun döker gibi döktüm mısra mısra bütün namuskâr bütün insancıl şiirleri bulvarlarla rüzgâr luxembourg bahçesi'nde rüzgâr çoluk çocuk son yaprakları savuruyor şimdi yerin altında bir başka dünyanın nabzı gibi vuruyor maden işçilerinin otomatik çekiçleri ve köstebek yavrusu metrolar armonik sesi utangaç uzaktan kaldırımlarda paris manzaraları gökyüzünde bir çabuk bir açık bir hızlı mavilik bir hızlı bulutlar kırmızı kuşlarla süslenmiş yün eldivenlerin gökyüzü kaldırımlar sen ve paris şehri sen ve paris şehri sevgilim ve her biri bir başka türlü çığrışan yol-cu-luk-lar ubangi- şari'- de el değmemiş yıldızların altındaki şehirsiz ve radyosuz dört duvarın el değmemiş namuslu gözlerinde ve yabani sarmaşıkları misli görülmemiş hayranlıklar içinde yabani yabani aydınlatan beş alevlik ateşimiz sonra bir adam uğultulu ormanı küstah çakal seslerini ve bizzat çakalları omuzlarına almış yağlı simsiyah bir adam yağlı ve kıvırcık simsiyah sakalları ben adam başka adam yürük adam yıkmış sokaklara boylu boyunca gençliğini ümitlerini güvercinler gibi uçurmuş binlerce defa kaybetmiş ümitlerini gemilerin kayboldukları yerde kaybetmiş hain şiirlerde hain türkülerde kaybetmiş binlerce defa yeniden bulmuş ümitlerini sonra fecir çığlıklarının saçlarından tutmuş deniz gider o gider bulut gider o gider ben adam başka adam yürük adam
  13. hacet yok hatirlatmasina seni hatiralarin bir dakika bile çikmiyorsun aklimdan koşar gibi yürüyüşün karanlikta bir işik gibi aydinlik gülüşün hacet yok hatirlatmasina seni hatiralarin uzak uzak yildizlarla çevrilmiş kainatin karanlik boşluklarinda akip giderken zaman adimla nasil berabersem öylece beraberiz seninle her saat seninle her dakika seninle her saniye gönlümüz mutluluga inanmiş olmanin gururuyla rahat koltugumuzun altinda birer dinamit gibi kellemiz ve sonra her zaman her ölümlüye ayni şartlar altinda kismet olmiyan gerçekleri görmenin aydinligi alinlarimizda hacet yok hatirlatmasina seni hatiralarin sen bana kalbim kadar elim kadar yakinsin
  14. İşte yine can sıkıntısı bana bir şiir yazdıracak. Tırnaklarım uzamış, İçimde yaralı bir aşk. İçimde yaralı bir aşk ve birkaç piyes ölüsü, birkaç gözyaşı kırıntısı, intihar gelgiti birkaç. Sırtüstü uzandım dünyaya, odamın ampülüne bakıyordum, ampulün bağlı olduğu borunun tavanda kıvrılışına. Tavanda kıvrılışına birkaç damla gözyaşının birkaç damla tentürdiyot, kalbim ağrıyordu, bir yaz- günü düştüm sokaklara, karanlık sokaklara düştüm, bir yaz gecesiydi galiba, ürpererek indikçe bayırlardan, kimsesiz ve boş alanlara, çaresiz, bomboş bir cesettim, bir suyla dolu bir kova olarak kalmışım dünyada. Herkes kim bilir nerdedir- şimdi? sevgilim...Kim bilir- nerdesin? Kalbim -ki bir gün durur- var mıydı acaba? Ölümü ve tuzlu fıstıkları unutmadım, bayat tuzlu fıstıkları. Sarhoşlar kusardı bir de ben varken orda. Dünya'da. 1965 yılında. Bir savaş ve hüzün korkusuyla kahvelere dolardı insanlar Sevgilim! Sevgilim! "Kanayan yerim benim" çürük yumurta, bayat pastırma ve bamya yenilen bir lokantada mareşal fevzi çakmak, koca yusuf dünya güzeli fatma dostumdular. Ben o şehirde yalnızdım bunu kimseler bilemez gidip gidip rıhtıma dururdum. Kör bir dilenci vardı, o da- dostumdu, beni- evlendirmek isterdi kızıyla. Ben içimde bir acıyla boyna bir resim yapardım. Sarı kurdeleli kızlara- hikayeler anlatırdım hatta uzak dünyalar ve albert aynştayn hakkında. Onlar uzun uzun susarlardı. Güzelim kızlari Hürriyet- gaztesi okurlardı Ses ve Hafta. Her şey o kadar birbirinin aynıydı, hayat- akıp gidiyordu sıkıntıyla. Domino taşlarına ve bir nehrin akışına benzeyen cesur ve genç hayat. Akıp giden. Kitapçı vitrinlerini ve alanları hızla eskiten- hayat, bazen- beni heyecanlandırırdı. Yağmurlu, ıhlamur ağaçlı bir yolda kocaman, eflatun, bir güneş tıkanırdı gırtlağıma onu karnıma sokardım. Güneşi, göğsüme ve karnıma. Akşam- beni bulurdu bir koyda. Kırlara doğru koşardım bir bağırtıyla. Az önce ıslanmış kırlara, serin ve bereketli, her zaman bağışlayan, o taze, ve hüzün- anası kırlara... Sevgilim! Sevgilim Gece- yürüyor, Dünya- yürüyor ordularla. Kitaplarla ve matbaacı- çıraklarıyla. İçimde- bir dağ çeşmesi akıyor... Sabah oldu oluyor anında- eski, külüstür, kömür- yüklü sarı bir kamyonla yanında durmuştuk, orman- battaniyeliydi hala. Bir hastane odasında- sabaha karşı, yaralı- bir onbaşı gibi uyuyordu. Sabaha- karşı bir hastane odasında- aklıma çanlar geliyor. Bir adam- kesik çocuk başları satıyor. Yeniden hüzünle başlıyorum bir romana...
  15. Ayvalar ve güneş sarardı Yıldızlar daha parlak Ve ay daha soğuk şimdiden Güz denizi yutkunuyor Ardısıra yitik bir aşkın Kıyıya çarpıp geriye çekilirken. Kağıttan taşan mürekkep gibi Taşıyor içimden Özlemi geçmiş yazın.
  16. Günümüzde insan olmanın Çok ağır bedeli var Ya parçası olacaksın alçaklığın Ya seni parçalarlar Oysa insan olmak Çoğalabilmektir başkalarıyla İnsansın , birinin canı yanarken Seninde canın yanıyorsa Bir bombayla canına kıyılan Çoğalmasını bilen biriydi Daha az Uğur Mumcu'yduk dün Daha çok Uğur Mumcu'yuz şimdi
  17. Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum Boynu bükük ay çiçeği Şiirin ve aşkın geleceği Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum Dağ rüzgarı, portakal balı Alçak gönüllü, hünerli, sevdalı Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum Yazgısı kara yazılmış gelin Kurumuş sütü memelerinin Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum Harlı bir ateş gibi derinde yanan Haramilerin elinde bulunan Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum Güngörmüş, bilge toprağım Yunus, Pir Sultan ve Nazım Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum Bozlak, ağıt, halay ve zeybek Dumanı üstünde ekmek Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum Yüzü kırış kırış anam Ağlayan narım, gülen ayvam Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum Asmaların üstünde gün ışığı En güzel geleceğin yakışığı Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum Zinciri altında kımıldayan Bitecek sanıldığı yerde başlayan
  18. Ona "Haydi Savaşa dediler Başkaca birşey Söylemediler Aldılar köyünden Davulla zurnayla Geride üç çocuk Bir eş ve bir ana Eline bir silah Tutuşturdular Ve karşılaştı Düşman ordular Vurulup düştü İlk çatışmada Göğsünde bir oyuk Üç delik alnında "Ey bu topraklar için Toprağa düşen" Bir karış toprağın Var mıydı yaşarken?
  19. Bütün insanları dostun bil, kardeşin bil kızım Sevincin ürünüdür insan, nefretin değil Zulmün önünde dimdik tut onurunu Sevginin önünde eğil kızım
  20. Parkta rastladığım adamın Bir kolu kesikti bileğinden Çiftçiymiş Tekirdağ' ın köylüklerinden Bir kızı veremden ölmüş Bu şehri İstanbul' da Karısı tutturmuş: Kızımın mezarı nerde ben orda Satmış savmış ihtiyarcık Varını yoğunu Feriköy' de bir evceğize Sokmuşlar başcağızlarını İkinci kız desen Kibarca: Akıl hastası Anaya babaya Vermez bir rahat yüzü Oğlanlardan büyüğü Dört çocuklu bir şoför Küçük oğlan Bir tamirhanede ömür çürütür Fayda yok anlayacağın Ne oğlanlardan, ne kızlardan Bir fabrikada iş bulmuş Kaçak işçi çalıştıran Kırk yılın köylüsü Ne yapsın işçi olursa Daha yılı dolmadan Kaptırıvermiş elini çarka Gerisi bilinen hikaye Patrondan imdat görmez Evde karı ağlar Deli kız vermez rahat Kendisine rastladığımda Düşünüp duruyordu bir kanepede Ben sordum o anlattı Güzelim Tekirdağ şivesiyle...
  21. Paristi , geceydi , gençtim Koyu simsiyah akıyordu seine Sarhoştum , ıslaktım , esriktim Aşktan ,şiirden , kederden Paristi , binbir surat paris Bir zaman benimde sevgilim olan Kanatır gibi bir akşamüstü Öpünce eylül dudaklarımdan Paristi , hüzünlerden hüzün beğen Orada ölmek istiyordum Yazılmamış şiirlerimi Ardımsıra sürüklüyordum Paristi , akşamın paris'i Her gülüş , her söz bir sır küpüydü Tepeden tırnağa bir kalptim sanki Özleyitlerle örtülü Paristi hangi zamanın paris'I Uçup giden yatamla uçarak Anıya dönüttü her tey birden Anıya dönüştü aşk Paristi , gecenin hüznün paris'I Yağmurun ve gençliğin Teşekkürler , esirgediğin Ve sunduğun her şey için
  22. İsim nedir ki Bulutlara yazılır geçer Yüzüm nedir ki Akar suya çizilir geçer Ömür nedir ki Kurulur bozulur geçer Sevda nedir ki Dokunursun süzülür geçer Şiir nedir ki Sezilir geçer İnsan nedir ki Bir şeylere sevinir üzülür geçer
  23. Ne anlatır Yunan şarkıları Geceye dair, aşka dair Ne anlatır Yunan şarkıları Hayatımıza dair Ne anlatır Yunan şarkıları İnsanı tepeden tırnağa saran bu hüzünle Sanki hep anlatılmayan bir şey kalmıştır İçimizi ne kadar döksek de Ne anlatır Yunan şarkıları Biten bir aşk mı, başlayan bir aşk mı Bir kız mı, yüzünü hiç görmeyeceğimiz Çayırlarına hiç uzanamayacağımız kırlar mı Ne anlatır Yunan şarkıları Bu sürekli, bu yumuşak ısrarla Ne anlatır Yunan şarkıları Yüreğimize işleyen tempolarla Ne anlatır Yunan şarkıları Sonsuzluğa güzelliğe, sonsuz barışa dair Acılarla dolsak da ne kadar Sımsıcak yaşamaya dair Ne anlatır Yunan şarkıları Bir gün birleşeceğini mi bütün şarkıların Ne anlatır Yunan şarkıları Bu kadar uzak...ve bu kadar yakın
  24. Kuşatma altında vermem gerekiyor Ömrümü etkileyecek kararları. Kuytu bahçelerde değil Sarsak odalarda yaşıyorum aşkı. En güzel dizeyi buluyorum derken Bozuyor düşümü bir klakson sesi Aklımda hayatım üstüne düşünceler Ve pantolonumdaki yağ lekesi. Sırıtkan, şırnaşık bir reklam spotu Ekleniyor sonuna duygulu bir filmin Sevgi yitiriyor anlamını Kaypaklaşıyor kin. Bir çocuk ölüsüyle yan yana Yaşıyor içimde gülen çocuk. Katıksız sevinç duymayı Ve üzülmeyi artık unuttuk. Gök diye bir şey vardı bir zaman Sonsuz, engin, mavi Şimdi sünepe bulutların Hasta köpekler gibi gezindiği Ve dalgakıranlarla zincirlenmiş deniz Gitgide çürüyen bir su olmada artık Akıtmada zehrini doğaya İçimizdeki bataklık... Kuşatma altında vermem gerekiyor Ömrümü etkileyecek kararları, Fakat hiçbir sey kurutamayacak Çorak topraklarda yeşerttiğim aşkı?
  25. Küçük heyecanlara paydos Çünkü rüzgarla aynı yaştayım Çünkü güneş kardeşim Bir ırmakla sevişmekteyim Bana artık dingin olmak Bana yalınlık yaraşır İçimde şiirin güzelliği Yaşamak sevinciyle yarışır Güzeller güzeli ömrüm Sana gitgide sevdalanıştayım Nice emeklerle dokunmuş Bir ince, bir nazlı nakıştayım Küçük tasalara, tutkulara paydos Çünkü evrenle aynı yaştayım Başsız sonsuz doyumsuz Bir başdöndürücü akıştayım